Haydar Ergülen İle Söyleşi: Şiir Bir Siyasettir, Ruh Siyasetidir

Haydar Ergülen İle Söyleşi: Şiir Bir Siyasettir, Ruh Siyasetidir

Haydar Ergülen İle Söyleşi: Şiir Bir Siyasettir, Ruh Siyasetidir

20.07.2015 - Mehtap Altan
Haydar Ergülen İle Söyleşi: Şiir Bir Siyasettir, Ruh Siyasetidir

Haydar Ergülen’in sağında, solunda, arkasında, önünde “nar makamında” özlemler var. Sobelenmeyi beklemeyen bir duygunun, şiire gönlünü vermiş anayurdu gibi! Onunla söyleşi yapmak için araştırma yaparken; hayatın sızılı yanlarını iyileştirmeye çalışan nar tanelerine rastladım hep. Rastladığım nar taneleri, onun sanat ve hayat köprüsündeki mecazi sesiydi. Söyleşi esnasında sorduğum bir soru üzerine “Soru sormamışsınız da adeta uzun ve güzel bir şiiri dize dize yazmışsınız. Bunlara yanıt ancak şiirle olur, yeni bir şiir istiyor sizin sorularınız.” Diyerek tevazunun insan ruhundaki asıl başkent olduğunu gösterdi. Ben o şiiri bekliyorum…

 “İnsanlarla birlikte kavramlar, değerler de, ne yazık ki, yaşayacağına, daha da kıymetleneceğine, bir değer yitimine uğruyor, boş sözler haline geliyor, çoğu zaman da yeni hayatta ve yeni dilde karşılığı olmayan, anlamı bilinmeyen ölü ya da yaşlı sözcükler olarak terkediliyor, çürümeye bırakılıyor.”

 Sayın Haydar Ergülen, söyleşiler okur ile sanatçı arasındaki sosyal ve akademik köprülerdir. Ve okurun ilk merak ettiği şey, sanatçının herkesin bildiği yönünü değil o söyleşiye has kurduğu kendini takdimidir. Birkaç cümle ile bize sizden bahseder misiniz?

 Galiba en başa en zor soruyu koymuşsunuz. Üniversitelerde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çeşitli dersler veriyorum, bunlardan biri de yazı üzerine. Orada öğrenci arkadaşlara 'kendinizle söyleşin, söyleşi yapın' diye bir ödev veriyorum, nasıl yapacaklarını da anlatıyorum. Fakat yine de gözlerindeki çaresizliği görüyorum. Şimdi kendimi de onların yerine koyduğumu söylemeliyim.

 Oto tamircisi, kaportacı Kel Hasan usta ile ev kadını ve altı çocuk annesi Nazlıgül Hanımın evladı olmaktan, kızım Nar'ın babası olmaktan dolayı ziyadesiyle bahtiyarım. Geçenlerde genç bir okurum bana bir zarf uzattı, üzerinde adım ve altında “Nar'ın gölgesi” yazıyordu, el hak öyledir, yerindedir, güzeldir. İnsan zamanla tanımsızlığa doğru gidiyor. Arif Sağ'ın çok sevdiğim bir deyişi vardır, “özde ben bir insan olmaya geldim” der. İşte ben de yolculuğun sonunda dünyadan bir 'insan' olarak ayrılmış olmayı diliyorum. Bir insan evladı olarak…

 Ne güzel söylediniz, ‘Yolculuğun sonunda dünyadan bir “insan” olarak ayrılmış olmayı yeğliyorum’ diyerek. Her şeyin özeti, insan olarak gelip insan olarak gidebilmekte belki de! Sayın Ergülen son kitabınızda “Vefa, bazen unutmaktır” dediniz ve aklımızın paslı kıyısına defnettiğimiz bir yüzleşmeyi yeniden hatırlattınız! Bu bağlamda bize neler söylemek istersiniz? Unutmanın gerdanına dizilince daha mı güvende olur vefa?

 Aşınma, aşındırma diyorsunuz ya, aslında tam da bunlarla ifade edilebilecek bir meram bu. Haklısınız. Şu aforizmalar çağında ben de bir aforizma söylemiş oldum “vefa, bazen unutmaktır” diyerek. Ama inanın bunu aforizma niyetiyle söylemedim, öyle olmuş olabileceğini yazınca, kitabın adı olunca fark ettim. Yazmasam da, kitabın adı olmasa da söylerdim bunu, zira uzun zamandır yer etmişti bende. İnsanlarla birlikte kavramlar, değerler de, ne yazık ki, yaşayacağına, daha da kıymetleneceğine, bir değer yitimine uğruyor, boş sözler haline geliyor, çoğu zaman da yeni hayatta ve yeni dilde karşılığı olmayan, anlamı bilinmeyen ölü ya da yaşlı sözcükler olarak terkediliyor, çürümeye bırakılıyor. Bu çok acı verici fakat aynı zamanda da önlenemez bir durum. Ama hiç olmazsa yavaşlatılabilir, daha az yıpranması söz konusu olabilir. O yüzden de bazen kavramları bildiğimiz, alışık olduğumuz halleri, kullanımlarıyla değil de, ters karşılanabilecek, olumsuz ya da karşıt anlamlara yorulabilecek biçimde kullanmayı teklif ediyorum. Bunu niye yaptığıma gelince, insanın çocukluğunun aslında hiç geçmediğini düşünüyorum. Tümden çocuk olmak kabil değil, mümkün de değil, hem galiba gerekli de değil, ama o dünyayı, o duyguyu, o saflığı, kısacası o rüyayı diyelim zaman zaman görmek, bizi büyüklük hastalığından da bir parça olsun koruyabilir. İnsanların o çocuk yanlarına rast gelsin ve onlar da tersini düşünsünler, tersini yapsınlar istiyorum. Çocuk yapma dediğin şeyi yapar, yap dediğin şeyi yapmaz ya. Öyleyse vefanın da unutmak olduğunu söylersek, bunu bir kitabın adı yaparsak, belki o zaman unuttuğu aklına gelir ve hatırlamaya, vefaya yönelir ümidiyle yazdım bunu biraz da.

 Sizin, trenler üzerine yazdığınız “Trenler de Ahşaptır” adlı bir deneme kitabınız var. “Hem aslında tren ne doğuya, ne batıya gider, tren içimizdeki yolculuktur.” diyorsunuz kitabın bir bölümünde. Hayat yolculuğunda, dışımızdaki sorgular konvoyunda kördüğüm olmamızın tek nedeni belki de içimizdeki haritaya bakmamamızdandır. O vakit, cevap içimizde mi? İçimizin raylarını kesen dış dünya telaşında mı? Ne dersiniz Sayın Ergülen?

 Şiire dair söylemeye çalıştıklarımı siz çok güzel ifade etmişsiniz. Şiirin yolculuğu böyle bir şey olmalı. İçimizden çıkıp yine içimize dönen. Hepimizin içine dokunan, değen. İçten içe. İçli. Galiba şiir için tek sözcükle söyleyebileceğim bir şey de bu olurdu: İçli. Öyle olunca kederli de olabilir sevinçli de, ama her ikisinde de 'içli' olarak. İçeri bakmak, içine bakmak ve ruh istasyonundan yola çıkmak. Belki yeterince içimize bakmadığımız içindir bunca bencil ve hoyrat oluşumuz. Dilimiz bizden de kaba ve keskin. Bir çocuğun ne şekilde katledilmiş olursa olsun, ölümüne acımayanların, onun üzerinden siyaset yapanların yadırganmadığı, hatta haklı bulunduğu bir çağda yaşamak ne acı! Bunu hiçbir inanç, hiçbir dünya görüşü ve hiçbir mağduriyet adına hoş göremezsiniz! Aksine tüm inançların, görüşlerin ve mağdurların, mazlumların ruhunu kanatması gereken şey tam da bu değil midir?

 İşte şiir de burada başka bir siyasettir, ruh siyasetidir, vicdan siyasetidir, başka bir ruhun, başka bir vicdanın ve başka bir siyasetin mümkün olduğunu gösteren, göstermesi gereken şeydir şiir: “İnsanın insana gözü değmiyorsa, şiir niye?” diye biter “Sis” başlıklı şiirim. Hem öyle, hem de “insanın insana ruhu değmiyorsa” diye de sürebilir. Bazen içimize dönmek için, dışımızda hayli kalmamız, hayli yolculuk etmemiz, hayli düşünmemiz, eylememiz gerekebilir. Şimdi şiirin içine dönmesi, eve dönmesi için, sokakta bir zaman kalması, gördüklerini hiç unutmaması ve bunları vicdanın, merhametin, iyiliğin defterine yazmak için çalışması, yorulması gerekiyor.

 Nar imgesinin sizde özel bir yeri olduğunu biliyoruz. Kızınız ve bir kitabınızın ismi de nar. Neden “nar” demek istiyorum? Ve diyorum ki umudun, geleceğe açılacak olan pencerelerini kırmaya hazır, gölgeler cenneti hayat! Şu an gözümün önüne bir tren istasyonunda, avuçlarındaki nar lekesi ile vefanın penceresini silen bir çocuk geliyor. O çocuk/lar umudun penceresini gölgeler tamamen kırmadan önce silebilmeyi başarabilecek mi sizce?

 Şiir insanı öncesine çağırır. Gücü, soluğu, nefesi yeterse de oraya götürmeye çalışır. Şiir insanı ait olduğu yere ulaştırma çabasıdır, yoludur, yolculuğudur. İnsanın öncesi çocukluğudur. Ve aynı zamanda da yitirmeye başladığımız yerdir çocukluk. Onu yitirince 'büyük düşünmeye başlarsınız işte. Şimdi 'büyük adamların hepimizi 'büyük düşünmeye davet etmesi, 'büyük' bir ülkeye, adeta imparatorluğa davet etmesi ve insanların da genç yaşlı, kadın erkek demeden çılgınca bunun peşinden koşmaları, o çocuklara, o çocukluğa daha çok ihtiyacımız olduğunu gösterir. Çocuk bahçedir, ağaçtır, yeşildir, tazedir, çocukluğun mavi göğünü evlerle, apartmanlarla, işhanları, alışveriş merkezleriyle kapatmak ezadır, zulümdür ve çocuklar üzerinde büyük büyük kararlar vermek de bana kalırsa günahların en büyüğüdür. Şimdi her şey, çocukları ve çocukluğu ele geçirmek, onu kendi mezhebimiz, meşrebimizce şekillendirmek üzerine kurulu ne yazık ki. Yeni bir rejim inşa eder gibi yeni bir çocuk ve çocukluk inşa ediliyor. Bu ne inanca sığar ne akla, ne vicdana sığar ne hayale. Çocukları özgür bırakın, özgür düşünmeye bırakın, kendi kararlarını verecekleri bir ortam yaratın yeter. Bence çocuklar için yapılacak en hayırlı iş budur. Farkındasınız değil mi, son yıllarda siyaset kurumu, tamamen çocukluğu ele geçirmek, işgal etmek ve onu sanki TOKİ evleri yapar gibi yeniden inşa etmekle meşgul. Böyle siyaset olur mu? Çocukları da kendine benzetmek midir siyaset? O yüzden bir şiir siyasetine, şiir gibi siyasete, siyasete ruh verecek bir şeye, yani çocukluğa ihtiyacımız var. Bir rüyaya ihtiyacımız var ki biz bu rüyayı öncemizde görmüştük. Kalp açıklığı, gönül açıklığı ondan gelir. Gözümüzü gönlümüze kapatmayalım!

  Sayın Ergülen, bir şiirinizde “Bak eski mektuplar deyince gençliğim açılıyor/ve zavallı şiir nasıl biteceğini şaşırıyor!” demişsiniz. Şiir bitmeyen yanının ona kattığı zenginlikle savurur kokusunu, insanlığın aynasına. Sahi! Siz de şiir ne zaman biter ne zaman başlar?

 Şiirin bende başladığını henüz hissetmediğim için, ne zaman biteceğine dair bir şey de söyleyemem. Gerçekten de böyle düşünüyorum, galiba şiir yazan pek çok insanda da var bu düşünce, daha iyisini ya da mükemmele yakın bir şiiri yazmak değil derdim, öyle de olabilirdi, bazı şairler böyle düşünüyor olabilir, benimki daha çok söyleyişe, şiirin içine ilişkin bir dert. Derdimi, meramımı anlatmıyor ya da ben başka bir şey söylemek istiyorum, şiir başka bir şey söylüyor. Bunun gibi bir şey işte. Belki de bu nedenle hep derdimizi, meramımızı dile getiren, onu söyleyen bir şiiri arıyoruz, araştırıyoruz, kimi zaman buna yaklaştığımız da oluyordur kuşkusuz ama olmuyor işte. Asıl şiir, asıl yazmak istediğimiz şiirle bir türlü buluşamıyoruz, ben buluşamıyorum. Peki, durum böyle diye çok dertlenip de çok mu üzülüyorum? Hayır. Çünkü şiir bende başlayıp bende bitmediği için, ne mutlu ki bunu çok iyi bildiğim ve benimsediğim için, üzülmek şöyle dursun, okuduğum kimi şairler ve şiirlere bakıp, işte benim de yazmak istediğim şiirler, benim derdimi ne güzel dile getirmişler diye seviniyorum. Öyle ya, bir başkasının yazdığı şiir de bizi yansıtabilir, bizim içimizden kopmuş, çıkmış, gelmiş gibi dokunabilir, öyleyse şiire bir anlamda öncemiz, ait olduğumuz kolektif ruhun bir parçası diye de baktığım için seviniyorum. Ola ki bir gün ben de özendiğim şiirler gibi bir şiir yazabilirim diye de yazmaya devam ediyorum. Şiir ve gelenek ilişkisinde de düşündüğüm gibi tıpkı, şiir bir devamdır, devamlılıktır. Sonunda her şey tek bir şiire varmak içindir.

 Öğretmek; öksüren insanlığın soluğuna, şifa işlemeli mendiller armağan etmektir… Sayın Ergülen medeniyet bize ne öğretir?

 Medeniyet bize sadeliği öğretir, yalınlığı, diğerkâm olmayı, yetinmeyi, yalnız bırakmamayı, dayanışmayı, iyiliği, alçakgönüllülüğü, yardımlaşmayı, paylaşmayı... Ve bu nev’iden değerleri öğretir öğretmesine de biz medeniyeti yükseltmeyi başka türlü anlarız. Mal anlarız, mülk anlarız, zenginlik anlarız. Oysa medeniyet başka türlü bir zenginlikten söz etmektedir, insan insana zenginleşmekten, dil zenginliğinden, anlayış zenginliğinden... Şimdi hiçbir şey öğrenmemiş olduğumuz belli değil mi ya da yanlış öğrendiğimizi her olayla birlikte bir kez daha görüp yaşamıyor muyuz? Bir görgüsüzlük, kibir, kendini beğenmişlik, büyüklenme her alanda egemen değil mi? Medeniyet, ideolojik bir tasavvura dönüştürüldü ve taraflardan biri olarak konumlandırıldı ne yazık ki. Bir tür ötekileştirme aracı ve vesilesi gibi görülüyor ve yorumlanıyor.Medeniyet bize her şeyden önce de insanın kutsal olduğunu öğretir. Peki, biz bunu öğrendik mi?

 Haklısınız medeniyet bize her şeyden önce insanın kutsal olduğunu öğretir. Peki, efendim gelelim insan ve şehirlere. Tarihsel yapılarına, sanatkârlarına ve sanat eserlerine sahip çıkanlar, bulundukları şehirlerin kalbine soluk olup o şehri geleceğe taşıyan insanlardır. Bu anlamdaki sahiplenme tam tersi bir ilgisizlikle hemhâl olduğunda asıl zararı şehir mi, insan mı, yoksa sanat mı görür?

 Hangisini ve nasıl ayırabiliriz ki? İnsan, şehir ve sanat… Medeniyet nasıl oluşur, kültür nasıl devam eder? Şehir, Medine'den, yani medeniyetten geliyor, öyleyse her şey zarar görür bundan. Biz şehre sahip çıkmıyoruz ki sanata sahip çıkalım! Biz şehrimizi bir turist kadar bile sevmiyoruz. Hatta bir teklifim var, bence şehrimizi, şehirlerimizi, İstanbul'u elbette sahibi ya da sakini ya da yerlisi, buralısı gibi sevmeyelim, yabancısı gibi, geçicisi, konuğu, kısacası turist gibi sevelim. Şehir o zaman razı olur bizden. Ona baktığımızı, merak ettiğimizi, sevdiğimizi düşünür. Bana kalırsa sanatı sevmek de, şehri sevmekle başlar. Eh zaten şehriyle, tarihiyle ilgilenen insan da, bu sürekliliği gözeten insandır.

 Avlusunda acı görmeyenin, kanatlarında sabır olmaz! Sabrın kanaviçesini en iyi şairler işler. İşlerken elinize acısının ya da anısının battığı, kanattığı bir şiiriniz var mı? Varsa, o şiirden birkaç dizeyi okumak isteriz buradan…

 Ali Ekber Çiçek'in çok sevdiğim türküsünü hatırlattınız bana, sağolun, “derdim çoktur hangisine yanayım” der Aşık. Benim de şiirlerimin çoğunda vardır bu. Sözgelimi, Eskişehir, Saraybosna ve Granada’dan söz ederken kimi dizelerini alıntıladığım “Yağmur ve Fransızca” böyle bir şiirdir. Yitik çocukluğa ve o çocuklardan biri olan, benim en yakın arkadaşım, liseyi bitirdiği yıl bir tren kazasına kurban giden Şahin'e dairdir. Özellikle ilk kitabımda ve ikinci kitabımda yer alan şiirler 80'den önce vurulan, öldürülen gencecik arkadaşlarıma dairdir. Daha sonraki yıllarda yazdığım kimi şiirlerse Sıvas'ta Madımak Oteli'nde yakılarak katledilen sevgili şair abim Metin Altok'la, canım arkadaşım şair Behçet Aysan'a dairdir, HrantDink'e, öldürülen çocuklara... Son bir kaç yıldır ise hemen hepsi çok genç yaşta ölen şair arkadaşlarım ki hepsi çok yakınımdı, Süha Tuğtepe, Cenk Koyuncu, Didem Madak, Seyhan Erözçelik, Salih Ecer, Nilgün Marmara, Adnan Azar, Ahmet Erhan'a dair şiirler yazdım. Ne yazık ki.

 Sabrınız, mütevazı yanınız ve nar kokusuna banmış derin duruşunuz iyi ki sanat var iyi ki şiir var dedirtecek cinstendi. Eşliğiniz için Şehir ve Kültür Dergisi adına gönülden teşekkür ediyorum Sayın Haydar Ergülen.

Not: Bu söyleşi Şehir Ve Kültür Dergisi’nde yayınlanmıştır …

Mehtap Altan - 20.07.2015

,

4081

Mehtap Altan Hakkında

Mehtap Altan

1973'de Kayseri'de doğdu. Anadolu Üniversitesi AÖF Halkla İlişkiler Bölümü mezunu. Hâlen İzmir'de yaşamaktadır.

Şiir, deneme, öykü, kitap tanıtım yazıları ve edebî söyleşileri Dil ve Edebiyat, Yedi İklim, Temrin, Acemi, Dîvanyolu, Berceste, Berfin Bahar, Hayal Bilgisi, Şehir ve Kültür, Sincan İstasyonu ve Ihlamur'da yayımlandı. 2014 yılında Yağmur Dergisi Ulusal 6. Hikâye Yarışmasında "Kuyudan Kumbara" adlı öyküsü üçüncülük ödülü almıştır.

Yayımlanmış kitapları:

  • Beyaz Ağıt, şiir, 1995
  • Çivi, şiir, 2014
  • İmgenar Sokağı, öykü, 2015
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin