Hüznün Ortasında Bir Tebessüm: Bulaşık Suyundaki Çay Kaşığı

Hüznün Ortasında Bir Tebessüm: Bulaşık Suyundaki Çay Kaşığı*

Hüznün Ortasında Bir Tebessüm: Bulaşık Suyundaki Çay Kaşığı*

09.03.2016 - Ayşegül Uyar
Hüznün Ortasında Bir Tebessüm: Bulaşık Suyundaki Çay Kaşığı*

“Sıradanlığı şiar edinmiş.” yazar diyorlar Nilgün Bıyıklı için. Hiç söylenmemiş olanı söyleme yarışlarının arasında bir kadın tebessüm ederek sokağı arşınlıyor. Yeterince yorulmuş olsa gerek ki kimseleri yormamaya ahd etmiş gibi yazıyor. Metaforların, simgelerin hükümdarlığından kurtulmuş kelimeler onun satırlarında nefes alıyor. Okuru ile göz hizasında bir diyalog onun kurduğu. Çok söz biriktirmiş bir insanın acelesi değil bilakis çok dinlemiş, çok susmuş bir hatunun sekineti var halinde. Acılarını yarıştırmayı çoktan bırakmış belki de hiç başlamamış.

Acıyı katmerlemekleuğraşacak vakti yok bu sebeple gündelik insan hallerini yazıyor Nilgün Bıyıklı. Hayat yeterince dramatik değil mi zaten? Sokağın,hayatın, hüznün ortasında yaşıyor ve yaşadığı gibi yazıyor. Olağanüstüye gözlerin dikildiği zamanlarda olağandan bahsetmenin zorluğuyla ama o zorluğu diline vurmadan yazıyor diyebiliriz rahatlıkla. Bu sebeple Bıyıklı’nın üslubu akıcı. Sadeliği basitliğe kurban etmeden dokuyor hikâyelerini.

Bıyıklı’nın ilk kitabı Ağaç Kovuğundan Öyküler 2013’te okurla buluşmuştu. Deneme ve öykü kıvamındaki metinlerinde sokağa ayna tutan yazar “Sıradanlık en iyi kamuflajdır.” Diyordu öyküleri için. Çok geçmedi Bıyıklı’nın ikinci kitabı Bulaşık Suyundaki Çay Kaşığı İz Yayıncılıktan okura göz kırptı.Yazar olağan insan öykülerini yazmaya devam etmiş bu ikinci kitabında. Sanat kimin için pardon? Bulaşık suyundaki çay kaşığı, dibinde tortu tutmuş oje, sayıklamalar başlıklarıyla dört bölüme ayrılmış kitabın bölüm başlıkları yazarın tarzını ortaya koyar nitelikte. İlk bölüm için bir alıştırma faslı diyebiliriz. Kısa metinlerde tabiri caizse vur kaç tekniği ile okuru kitaba bağlanıyor. Bir yerlerde hepimizin başına gelebilecek kazalar, yanlış anlaşılmalar, kırdığımız potlar, devirdiğimiz çamlar işte karşımızda. Hayatın içindeki mizahın vurgulandığı, olayın değil tavrın önemsendiği örneklerle çeşitleniyor metinler.

Yazarın yer yer çocukluğuna, öğrencilik yıllarına, aile hayatına, İstanbul maceralarına yaptığı atıflar ve kurguların sahiciliği okuduğumuz metinlerin birebir yaşanmış olduğuna bize inandırıyor oysa bölümler ilerledikçe eldeki malzemenin ustaca kullanıldığını fark edip şöyle bir duraksıyoruz. Bu kertede hangi metnin gerçek hangisinin kurgu olduğunu kestirmek zor, yazarlık marifeti dediğimiz şey de bu değil mi zaten?Sayfalar birbiri üstüne eklendikçe metinlerin etki düzeyi de artıyor okur üzerinde. Parlak hayatlardan uzak, yoksul- gariban, kimi zaman başarısız insanlar var Bıyıklı’nın öykülerinde. Vitrin çağının vitrinsiz insanları bu kahramanlar. Kendilerini sunmak,önemsemek, isimlerinin altını çizmek gibi fikirlerden uzak, görece silik insanlar Bıyıklı’nın kalemi ile yenidennetleşiyor.Mühim tespitler kahramanların ağzından sıradan birer cümleymiş gibi sunuluyor, yazar belki biraz da okurun dikkatini deniyor.

Yazar “Bir acıyı tek başına yaşamadığını bilmek o acının verdiği ıstırabı az daha hafifletiyordu. Bu iyi bir şeydi.”(s./72) diyor öykülerinden birinde. Acı çektiren değil genelde acı çeken,isyan edecekken göğe bakıp tebessüm eden insanlar var bu öykülerde. Başka hayatlara göz dikmek şöyle dursun kendi imtihanından başını kaldıramamış, sitemi kaderden önce kendine olan insanlar besliyor yazarın öykülerini. Yine de tüm bu hüzünlü hayatların ortasında ilerlerken bir kasvet sezmiyorsunuz hatta tuhaf bir mutluluk hali yayılıyor havaya. Yazar ne yapıp ediyor size tebessüm ettirecek bir şey yapıyor anlatılarında.“Gülüşlerim acılarımı örtmeye çalışan ağır işçilerdir.” der Charlie Chaplin. Nilgün Bıyıklı’nın kahramanları da gülüşleri ile acılarını örten, onların sırtını sıvazlayıp semirtmek yerine üstünü örtmeyi yeğleyen tipler oluyor.Şurası muhakkak ki yazarların hayat felsefeleri ile kalemleri arasında sağlam bir bağ vardır. Yazar ister kendini yazsın ister sokağı, ister yaşananı yazsın ister mümkün olanı cümleler sahibinden birer iz taşır. Bulaşık Suyundaki Çay Kaşığı’nın pek çok kahramanında sezdiğim bu durum belki de yazarın hayata karşı tavrının, hüzne bakışının bir yansımasıdır.

Bıyıklı’nın öykülerinde eğitim sisteminden, vefasız kocalara, cimri patronlardan falcı kadınlara ölümden cinayete, sanattan edebiyata çok çeşitli konulara değiniliyor. Ana sokaklar, ara sokaklar hatta arka sokaklar tüm renkleriyle resmediliyor kitapta. Yazarın gözlem gücünü ortaya koyan birer done oluyor her bir bölüm.

Kısa anlatılarla başlayan kitap öykülerle devam edip yeniden anlatılarla son buluyor. Cihan Aktaş’ın benzetmesi ile Nilgün Bıyıklı “Neşteri kendine batırmaktan çekinmeyen biri.” Kısa sürede hem şahsının hem kitaplarının böyle sevilmesinin nedeni bu olamaz mı? Herkesin hançeri başkasının gönlüne batırıp kanırttığı bir çağda bir kadın eğilmiş kendi kalbiyle söyleşiyor, yakacaksa kendi canını yakıyor…

*Bulaşık Suyundaki Çay Kaşığı; Nilgün Bıyıklı, İz Yayıncılık, 2015.

Not: Bu yazı daha önce Ayraç Dergisi'nin Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.

Ayşegül Uyar - 09.03.2016

,

1626

Ayşegül Uyar Hakkında

Ayşegül Uyar

Elma ağaçlarının dallarında dayısının anlattığı masallarla büyüyen bir kız çocuğuydu. Zannederdi ki herkesin bir masalı vardı günü gelince cebinden çıkartıp ortaya koyacağı. Sonra büyüdü ve kendine kendinden başka bir anlatıcı olmadığını gördü.

"Hayat senin kitaplarda bildiğin gibi değil" diyenlere inat kitaplara ve masallara sarıldı. Hukuk tahsili beklerken ilahiyata düşünce kırılır gibi oldu kaleme. Ne ki kitapla ahdi bitmeyince kalemi koyamadı bir kenara. Bir gün tekrar sarıldı kaleme, kelamı yaratan rabbe hamd ile... Artık biliyordu konuşmak, okumak ve yazmak aklı zayi etmemek için birer nimetti.

Şimdilerde yazıyor, en çok kendi için bir de ömrümün duası dediği oğlu için...

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin