İlyas Amangeldi İle Kitaplar ve Edebiyat Üzerine

İlyas Amangeldi İle Kitaplar ve Edebiyat Üzerine

İlyas Amangeldi İle Kitaplar ve Edebiyat Üzerine

23.11.2011 - Şeniz AYAZ
İlyas Amangeldi İle Kitaplar ve Edebiyat Üzerine
Kitap Haber'in bu ayki konuğu Türkmen edebiyatının değerli isimlerinden İlyas Amangeldi. Söyleşimize hoş geldiniz hocam.


Söz konusu Türkmen Edebiyatı olunca akla ilk gelen düşünce, edebiyatın sınır tanımaz bir yapısı olduğudur. Türkiye'de belli bir okur kitlesine sahip olan değerli yazarımıza bu bağlamda yönelteceğimiz ilk soru: İlyas Amangeldi Türkiye ile nasıl tanıştı?

Türkiye ile orta okulu bitirdikten sonra Ziraat üniversitesinde okurken 1970 li yıllarda ilgilenmeye başladım. Gerçi bu hayali bir ilgiydi. Türk şarkıları, Cengiz Aytmatovun “Elvan Yemenili Servim” eserinden esinlenerek çekilen Türk filmi İstanbul’unun gözalıcı güzellikte şehir olduğu, Aziz Nesin’in mizahları, Nazım Hikmet’in Türkçeden Rusçaya çevrilmiş şiirleri…Türkiye ile ilgili görüp duyduklarım bunlardan ibaretti. Sonra abimin çocuklarından Türkiye’ye okumaya gidenler oldu. Onlar tatile geldikleri zaman ilk ilgilendiğim Türk edebiyatı ile ilgiliydi. Türkiye’de edebiyat ile ilgili gazete olmadığını duyduğum zaman çok şaşırmıştım. Bizde Türkmenistan’da “edebiyat we sungat” diye gazete var. O zamanlar Türkmenistan daha bağımsızlığını ilan etmediğinden dolayı yayıncılık kötüydü.. Dergiler zamanında çıkmıyordu. Gazeteler ise devamlı ve zamanında yayınlanıyordu. Belki bu yüzdendi gazeteler halkın arasında edebiyata olan ilgiyi, sevgiyi arttıran en büyük etkiydi, “Türkiye de edebiyat gazetesi yok” dendiği zaman orda ‘ o etki yok’ gibi gelmişti. Gerçi çocuklar ‘işte edebiyat gazetesi’ diye önüme koysalar da onu okuyup anlayamazdım. Benimki sadece hayali bir ilgiydi. Geldiğim sonuçlar ve düşüncelerim hayaldan farklı değildi.

Bu hayali ilgi Türkmenistanda Türk okullarının açılması ile gerçeğe dönüşmeye başlamıştı. Kendi oğullarım o okullara kabul edilmişti. Türk öğretmenler ile tanıştım. Onların arasından edebiyatı olanını aramıştım. Sonunda kendi aradığımı bulmuştum. Hüdayi Can diye gözlüklü, saf-temiz, çocuk gibi gülümseyen, görmüş geçirmiş büyüklerimiz gibi düşünen, Türkmenler ile kaynaşmaya hevesli bir genç. Şiir yazıyormuş. Türkmenceyi arkadaşlarından daha iyi biliyordu. Benim şiirlerimden birisini Türkçeye çevirip, Türkiye’ye gittiğinde yanında götürmüştü. O şiirimi yayınlanması için ‘Türk Edebiyatı’ dergisine vermiş. Tatilden döndüğü zaman benim şiirimin yayınlandığı dergiyi getirdi. ‘Bu kadar çabuk yayınlanmasını beklemiyordum’ diye sevinip çocuk gibi gülümsedi. O günden beri on beş sene geçmiş ve hala Türk edebiyatı ile derinden ilgileniyorum. Necip Fazıl, Mehmet Akif , Sezai Karakoç... gibi şairlerin şiirlerini Hüdayi bey ile okuyorduk. Türkiye ile tanışmam Hüdayi beyin sayesinde başlamıştı. Bu iyiliği için Hüdayi beye teşekkür ediyorum.

Hocam Ziraat Fakültesi mezunusunuz ve edebiyatla iç içesiniz. Klasik bir soru olacak ama ziraat ve edebiyat zıt kutuplar gibi göründüğü için sormak istiyorum. Edebiyata merakınız ne zaman ve nasıl başladı?

Edebiyat ile ziraat zıt diyorsunuz. Belki öyle de olabilir. Bazen bahçemde yapılacak işlerin vaktinde yapılması gerektiği için yazmamı ertelediğim zamanlar da oluyordu. Ancak Mehmet Akif, Cengiz Aytmatov da ziraatçılar. Meyve sebzeyi kendi elinle yetiştirmenin ve hasatını almanın da kendi edebiyatı var. Toprağın kokusunu kitaplardan okumayıpta kendi ciğerlerine doldurmak, aniden yaprağı sararmış ağacına üzülmek, bazı ağaçların da kendisinin taşıyamayacağı kadar meyve veripte ağırlığına dayanamayıp kırılmasına acımak... Bunların bir insanda her hangi bir duygu uyandırmaması imkansız. Bir de ben limon ağacı yetiştiriyorum. Limon bizim iklimin ağacı değil. Türkmenistan ikliminde limon ağaçları açık havada yetişmiyor. Onları seralarda yetiştirmek zorundayız. Bahçenden limon çiçeği ve limon kokusu gelmesi egzotik oluyor. Edebiyatı mı yoksa ziraatı mı seçmem lazım sorusu gençken de aklıma gelmedi, şimdi de gelmiyor. Çünkü edebiyatçı dendiği zaman benim gözümde çiftçilerle kırda yeşillik toplayan Lew Tolstoy canlanıyor. Böyle yazarlarda taklitçi edebiyat olmuyor. Onlar masum çiftçi gibi, yaptığı her işi yürekten yapıyor. Hatta yaptığı işin sonucuyla da pek ilgilenmiyor. Aynı çiftçi gibi ‘Ben elimden gelenin en iyisini yaptım, neticesi Yaradan’a kalmış’ düşüncesinde oluyor. Çiftçinin de mahsulü sadece kendine bağlı olmuyor. Hava durumu, tohum.. ansızın esen sıcak rüzgar bile bütün hasılatı berbat etmeye yetiyor. Edebiyattada aynı bunun gibi. Yazdığın eser kitap olupta yayınlanabilir, okuyucu kitlesini de bulabilir, ama yazdığın şey gerçek eser olmuş mu yoksa olmamış mı sadece zamanın geçmesiyle belli olur.

Doğrusu, edebiyata ilgi duymaya başladığımda onun degişik yönlerinin olduğunu bilmiyordum, bahçemde limonum da yoktu. On dört on beş yaşlarındaki ergin çocuktum. Ancak edebiyatın tadını almıştım. Abim Hıdır ile biz ikiz kardeşleriz. Beş erkek iki kız evladı olan büyük ailenin biz en küçüğüydük. Türkmenlerde en küçük çocuğu daha çok seviyorlar. Biz de bir birimizden ayırt etmek zor olan ikizler olduğumuz için daha çok seviliyorduk. Beş yaşımızda okumayı öğrendik. Kız kardeşlerimize ‘Leyla Mecnun’, ‘Şahsenem Garip’ gibi eserleri okurduk. Babam ise bize Mahtumkulu’nun şiirlerini okutup dinlemeyi daha çok severdi. Bir keresinde evimize gelen misafirlerden birisinin ‘Oğulların bunun gibi şiirler okumak için henüz küçük. Sen onlara Mahtumkulu okutup beyinlerine baskı yapıyorsun’ dediğini hatırlıyorum. Babam bu öneriyle ilgilenmedi bile. ‘Abuk-subuk şeyler okumaktan iyidir’ dedi. Sonra Gurbannazar Ezizov’u tanıdık. Onunla tanışmak gerçek canlı şairi, belki de gerçek canlı ‘edebiyatı’ gözlerinle görmekti. Çünkü onun şiir gibi kalbi vardı, şiirleri gibi yumuşak, dünya edebiyatını da çok iyi bilirdi. Onun ‘Kargalar’ şiirini büyük hayranlıkla kendi ağzından dinlemiştik ve tekrarlaya tekrarlaya ezberlemiştik.


KAR*

Kara kara kargalar
Kar-gar**
“Biz bir konsak,
kararır
Kar! Kar! Kar!”

Konar kara kargalar,
Kara kargalar.
Gerçekten de, kararır
Kar! Kar! Kar!

Kara kara kargalar,
Efelik taslarlar
“Karga kara konarsa
Kararır bütün kar.”

Akşama kadar kararır,
Kar! Kar! Kar!
Karanlıkta kargalar
Yerlerinden kalkar.

İçlerinden yalnız biri
Olsa da işin zoru
Hep oturuyor, kalkmıyor
Karı karartmakmış zoru

Gecenin ayazında
Azaplıdır kar.
Karga ayağından
Beynine dek donar.

Ertesi gün erkenden
Bir çöpçü küreğiyle
Kara kargayan kargayı,
Atar yandaki çöpe.

Kara kara kargalar
Dallardan kalkarlar
Kara kargayan
karganın
Leşine bakarlar

... Her gün kara kargar
Kargalar: “Gak!
Gak!”
Kar derseniz her zaman
Ak!
Ak!
Ak!

Gurbannazar’ı tekrarlamak, onun taklidini yapmak değil de, aynı o olmak hevesi ile ilk şiirleri 7-nci 8-nci sınıflarda yazmıştım. Gurbannazar’ın ve onun en yakın arkadaşı olan abim Bayramgulı Amangeldiyev’in yardımı ile edebiyatı anladım ve sevdim. Ben geleceğim ile ilgili meslek seçmekte artık endişe duymayacaktım. Endişe duymadım da, edebiyatı seçtim.


Beklediğim güzel bir cevaptı. Sizi yeni tanıyan dostlarımız için sormak istiyorum. Kaç kitabınız bulunmakta?

Türkiye’de üç kitabım çıktı ‘Üç Noktadan Biri’ ‘Kalır Dudaklarda Şarkımız’ ‘Önce Kalp Ölür’. Konusu Türkmen atları olan abim Hıdır ile beraber hazırladığımız albüm kitap ‘Cennet Bedevleri’ Moskova’da iki kez yayınlandı. Türkmenistan’da bir kitabım yayınlandı ‘Üç Noktadan Biri’. Burada bu sorunun cevabını tamamlasam da olurdu. Ama nedense içime kulak veriyorum. Kaç tane çocuğun var diye sorulduğu zaman düşündürdüğü gibi. Her çocuğun gözünde canlanıyor. Oysaki düşünmeden 3 ise 3, 5 ise 5 desen oluyor. Böyle yapanlar da az değil. Ben ise düşünüyorum. Çocuklarımın sayısının çok olduğu için değil. Gerçi o kadar da çok değil 3 kız 3 oğlan. Ama onların her biri birer insan. Her birinin bu dünyaya gelmesinde benim de katkım var. Birisi yanlış hareket yapsa, kimin çocuğu denilecek. Ben de benim diye cevap vermeliyim. Yanlışsız da insan yok. Kitaplar da böyle. Hiç eksiği olmayan tek kitap Kuran-ı Kerim’dir. O zaman yazdığın kitapların yetersiz olan yerlerine cevap vermekten kim seni kurtaracak, hiç kimse. O zaman onların çok olmasından az olması iyi gibi. Ancak o da kendine bağlı olmuyor. Yazar olunca yazmak borcunmuş gibi geliyor insana. Evlenme yaşına yetmek gibi... Çok da olsa az da olsa yazıyorum ve Allah’tan yazdığım kitapların sayısının az olmasını diliyorum.


Şiir yazdığınızı biliyoruz. Herhangi bir şiir kitabınız veya çıkarmayı düşündüğünüz bir şiir kitabınız var mı?

Şiir kitabım yok. Bunun sebebini anlatmak için yukarda verdiğim cevabın doğurabileceği sorulara cevap vermem gerekecek. Neden Türkmenistan’da bir tane kitabım çıktı? Bizde kitap yayınlanması devlet tarafından kontrollü olarak yürütülüyor. Misal, Türkiye’de tüm kitapların bir neşriyattan yayınlanması lazım deseler nasıl zorluklar çıkabilir? İlk zorluk yayınlanacak kitabı aynı insanlar seçer ve o insanların beğenmediği kitaplar yayınlanmaz. Yayıncıların beğendiği yazarların kitapları ise ardı ardına yayınlanır. Ne yazık ki bizde kitabın yayınlanması okuyucuya değil de yayıncıya bağlı. Bu konuda değişiklik olmasını bekliyoruz. Bizde de özel yayıncılık açılsa yayınlanan kitapların sayısı artar diye düşünüyorum. Benim şiirlerimin çoğu serbest vezinli şiir. Bizde serbest şiir stili fazla meşhur değil. Bu yüzden şiirlerimi yayına bile vermiyorum. Türkiye ve başka devletlerde şiir büyük ilgi görüyor. Eğer şiirlerimi tercüme edecek birini bulursam hevesle Türkçe yayına verirdim. Gerçi şiir yazmayı roman yazmaktan daha çok seviyorum. Ama şiirler okuyucuyla daha az buluştuğu için yazmıyorum.

Eserlerinizde kültürünüzü başarıyla yansıtıyorsunuz. Eserlerinizdeki kahramanları kendi yaşamınızdan veya çevrenizden mi seçmektesiniz?

Şimdiye kadar kendi hayatımdan esinlenerek yazmış olduğum eser yok. Ama başka birinin hayatını da yazmadım. Sadece ‘Kalır Dudaklarda Şarkımız’ isimli eserim gerçek insanların gerçek yaşanmış hikâyeleri. O yüzden ben onu kendi eserim saymıyorum. O yaşanmış hikâyelerin bir araya gelmiş hali. Ben o eserde kendi duyduğum gördüğüm olayları yazdım. Atlarla ilgili albüm kitabımı da yaşanmış gerçek olaylardan esinlenerek yazmıştım. Ancak bu iki kitapta gördüğüm duyduğum yaşanmış olaylardan alınmışsa da kendimle ilgili değil. Ama yazarlar her eserinde kendini anlatıyor diyorlar. Ben de bu fikre katılıyorum. ‘Üç Noktadan Biri’ kitabımda olayların bin yıl önce yaşanmış olmasına rağmen, baş kahramanın yastığı anlatılıyor. O yastık benim bebek iken yattığım yastık. Annem o yastığı uğurlu saydığı için bugüne kadar saklamış. Sonra o yastıkta benim de çocuklarım büyüdü. Şimdi de torunlarım yatıyor. Çocuk yastığı burada kutsal sayılıyor. Romanlarımdaki kahramanların hiç biri gerçekte yoklar. Ama hepsi de var. Var dediğim, eğer olmasaydı, onlar taklit olurdu, o zaman da okuyucu onlara inanmazdı. Yok demekle onların hiç birini gerçek hayattan alıpta yazmadım. Bir de romanlar kahramanlardan yapılmıyor diye düşünüyorum. Kahramanlar romanda anlatılmak istenen şeyleri açığa çıkarmak için kullanılıyor. Kahramanlar hayattan kopuk olsalardı veya değersiz olsalardı yok olup giderlerdi. Demek istediğim, hiç bir zaman onları canlandırmak için yazmadım. Kahramanlarımı anlatmak benim için ikinci planda duruyor. Ama kahramansız eser yok, şiirlerin bile kendine özdeş kahramanları var. Şiirlerimdeki kesin - o da kendim.

Her şeye rağmen çalışmanız, sürekli yeni eserler vermeniz çok güzel. Daha az yazmak isteyişiniz bambaşka bir bakış açısı. Herhalde yazar olmanın güzelliği burda olmalı. Yazmaya meraklı başka kardeşlerinizin olması da ailede bu merakın olduğunun en güzel göstergesi. Hıdır Amangeldi' de okuduğumuz yazarlardan. Peki ya Türkiye'deki okurlarınıza yeni sürprizleriniz, yeni çalışmalarınız olacak mı?

Gerçi isteğim az yazmak değil de çok yazmak. Yazmak dertlerini paylaşmak gibi bir şey. Dertleri çekmek zor, onun acıları var. Dertlerin tatlı yanı varsa o da paylaşmak olmalı. Bizim büyüklerimizden, merhum şairlerimizden biri ‘Ben şairliği iyi bilirim, bazen bomboş kalmış kuş yuvası gibidir kalbim.’ derdi. Gerçekten de bir eseri yazıp bitirdikten sonra kalbin bomboş kalıyor olmalı. Bende ise tam tersi, iki dize şiir yazsam da, iki yüz sayfalık roman yazsam da fark etmez içime hırs doluyor. Yazmanın zevki değil de, yazmanın gerekliliği duygusu artıyor. Bazen, yazmadığım zamanlarda yazmak neye lazım, yazmak yerine oğlum ile oturup düşüncelerimizi paylaşsak daha iyi değil mi diye düşündüğüm zamanlar da oluyor. Yazmanın güzelliği yazma borcunu arttırdığından olmalı. Her hangi bir kitabı okuduğun zaman o kitaba saygın, hevesin arttığı gibi, okuyucular tarafından iyi karşılanan bir şeyi yazdığın zaman hevesin daha da artıyor. O fırsatı kaçırdığın zaman, yeniden yazma derdi baskı yapıyor ve bu dertten uzak durmayı daha çok istiyorsun. ‘yaza bildiğim için yazıyorum’ diyenler de var. Ben ise, yazdığım için yazıyorum.

Türk okurlarına yeni sürprizler demişsiniz... Türk okuyucuları tüm sürprizleri görmüş gibi geliyor bana. Edgar Po’dan tut da Mevlana’nın Mesnevisine kadar değişik kitaplar çekmecesinde bulunan, onların arasında okumadığı az olan okuyucuları nasıl şaşırtabiliriz ki? Ama okusalar da veya misafirperverlik yapıp kitabımı ellerine alsalar da, sağ olsunlar. Edebiyat şimdilerde çok değişti artık kendini okutabilmek de büyük bir şey. Filmde grafik efektleri yeni bir gelişmeyi getirdi. Edebiyatta ise söylenmedik yazılmadık şey kalmadı sanırım. O yüzden sürpriz değil de kalbindekini söyleyip okuyucuyla dertleşmek daha doğru olur. Dertleşmek de türlü türlü oluyor. Benim dediğim ‘Şöyle ağrı var sen onu oku senin de derdin hafifler’ değil. Tersi ‘Senin de ağrın var, oku derdini hafiflet’ demek lazım. İnsanların el emeğiyle yaptıkları işler hafifledikçe dertleri çoğalıyor gibi. Bana öyle geliyor ki aramızda kimseye belli etmeden ağlayanların sayısı her gün daha da artıyor. On sekiz yaşındaki gencin ‘Beni anlamıyorlar’ diye gözleri doluyor. Yetmiş yaşını doldurmuş ihtiyar da ‘Beni anlamadılar, kendimi anlatamadım’ diye üzgün. (Eğer yanılıyorsam beni affetsinler yanıldığıma sevinirim). Yakınlarda bir hikaye duymuştum. Abdurahman Cami’nin dedeleri olan Ahmet Cami ile ilgili. O önce on sekiz yıl sonra araya biraz ara verip altı yıl daha mağarada yaşamış. Rivayette o mağaradan çıkıp köyüne döndüğünde ona alışan dağ ondan ayrılmak istememiş ve ardından gelmiş. Dağın ardından geldiğini görüp Ahmet Cami ellerini havaya kaldırarak ‘Bes’ diyip dağı durdurmuş. Ahmet Cami’nin mezarının yakındaki dağın adı halen ‘Bes’ dağı. Şöyle baktığın zaman masal gibi hikâye. Ama ben de dağda terk edilmiş bir evde yirmi gün kadar tek başıma kalmıştım. O zaman dağ kendi arkadaşım gibi gelmişti, şaşırmıştım. Dağ canlı gibiydi... Bu hislerimi yazmayı planlıyorum. Bitirdiğim zaman ilk olarak en yakın okurlarım olan Türk okurlarıyla paylaşırım.

Bu sorumu tüm yazarlara sormak istiyorum. Size de sorayım. Yazmaya merakı olan genç yazarlara önerileriniz nelerdir?

Yazmak isteyen genç yazar... Bazen kendimi de onlardan biri gibi görüyorum. Gençlik geçiyor ama yazarlıkta gençlik duygum hiç ayrılmıyor. Kendime olan güvenim veya kalbimdekini kağıda geçirdiğim zaman teknik hatalar yapmak korkusu değil. Oyuncuların kameraya alıştığı gibi kâğıda alışmak kolay değil. Yazarlığın oyunculukla aynı olmamasından olabilir. O yüzden ilk olarak yazdığın şeye beyaz kâğıda yenilmemek lazım. Bir de yazdığın şeyi başkasının rolünü oynar gibi değil de kalbinden yazmak lazım. Oyuncu kameranın önünden gittiği zaman gerçek hayatına geri dönüyör. Ama yazar öyle değil. Binlerce sene geçmiş olan hikâyeyi yazarken de bu gününden kopamıyor. Kendimden örnek verebilirim benim yazdığım şeyin ruh dünyası kendi ruh dünyamla aynı. Belki oyuncularda gerçek oyunculuk seviyesine ulaştığı zaman oynadığı rolün ruhu dünyasında oynadıkları zamanlarda bile kendi ruhunu yansıtmaya çalışırlar. Edebiyatta bu böyle...

Şemseddin Tebrizi Mevlana’yla karşılaştığı zaman onun kitaplarını alıyor. Okuyarak değil de düşünerek Allah’ı bulmayı öneriyor. Okumak, gittiğin yöndeki pek çok yolu bulmaya yardımcı oluyor, düşünmek ise kendi yolunu bulmaya mecbur ediyor. Genç yazar için okumak mı düşünmek mi daha önemli diye sorarlarsa bir okumalı iki düşünmeli derim. Okuduğunu iki kere düşünmek lazım. Yine Mevlana’nın sözüyle anlatırsam Allah bir insanın yetmiş yaşında anlayacağı şeyi yedi yaşında da verebilir. Ama bu genelde öyle olmuyor. Yaş tecrübesi yazarlıkta çok faydalar veriyor. Yirmi dokuz yaşında dünyaca ünlü şair olan Şandor Peterfini’yi örnek getirirsek değişik şekilde olabileceğini de görürüz. Demek ki kafandaki şeyi yazmaktan bunlar bana yakışmıyor diye yazmaktan çekinmemek lazım. Yazarın yazdığı eserden onun yaşını anlamak kolay değil. Örnek Gurbannazar Ezizov’un yazdığı şiirleri okuduğun zaman onun otuz beş yaşında vefat ettiğine inanmak zor. Bu konuda Allah’ın verdiği vergi çok önemli. Çalışma daha sonra geliyor. Ama her şeye rağmen fırsatı kaçırmamak ve çalışmaktan kaçmamak her şeyi hallediyor.

Kitaphaber olarak bize zaman ayırdığınız ve sabır gösterdiğiniz için çok teşekkür ederiz. Yine güzel çalışmalarda buluşmak üzere. Gözlerimize değen ve de değecek olan tüm cümleleriniz için de teşekkürler...

Yaptığınız sohbet için çok teşekkürler. Sorduğunuz soruları kendi kendime sorup, cevabını da kendime cevap vermiş gibiyim. Okuyanlara faydası değer mi bilmiyorum ama faydası olursa ben çok mutlu olurum.

* Çeviri: Hüdayi Can
** Kargamak: İlenmek, beddua etmek. Şeniz AYAZ - 23.11.2011

,

5531

Şeniz AYAZ Hakkında

Şeniz AYAZ

İnönü Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden mezun oldu. Türk Destanlarında Kadın isimli yayınlanmış kitabı bulunmaktadır. Şu anda sosyolog olarak hizmet vermektedir. MalatyaTv de Kadın-Aile üzerine televizyon programı yapmaktadır.

Şeniz AYAZ ismine kayıtlı 19 yazı bulunmaktadır.

Yorumlar
  • İsimsiz 2011.11.30 06:03

    Çok guzel bir sohbet olmus, emegi geçen herkese ve ozellikle Ilyas abimize tesekkurler,

  • Erol Afşin 2011.11.30 09:02

    Öncelikle Şeniz hanıma bu söyleşi için teşekkür ederim. Bizim Türk toplulukları ile kaynaşmamız çok zor değildir çünkü aynı soydan geliyoruz. Ufak tefek anlaşmazlıklar bir süre tatlı bir tebessüme yerini bırakıyor. Burada İlyas beyin "Edebiyat Gazetesi"nin olmamasına dair düşüncesi önemli. Edebiyat gazetesi projesi Türkiye'de ne kadar rağbet görür konusu ise tartışılmalıdır. Çünkü okumayı, kitabı ihtiyaç listesinin sonlarına attığımız gerçeğini unutmamak gerek. Her ne kadar eskiye nazaran daha iyiye gitsek bile, okulda öğrencilerin öğretmenlerini bıçaklaması, dışarıda erkeğin kadını, kadının erkeği bıçaklaması, hırsızlık, tecavüz vs. gibi olaylar hâlâ devam ederken demek ki okumanın hakkını verememişiz. Bir diğer konu edebiyat ile ziraatçilik kıyaslanmış. Esasında baktığımız zaman yazarlarımızın büyük çoğunluğu, hayatını idame ettirmek için bir mesleği icra ediyorlar. Diğer taraftan gönlünden gelen sevgi tomurcuklarını paylaşmak için de kaleme sarılıyorlar. Dolayısıyla edebiyatın hayatın ta kendisi ve insan da bu hayatın en önemli parçası olduğundan dolayı artık bu meslek zıtlığına fazla hayret etmemek lazım diye düşünüyorum. Güzel bir söyleşiydi, tekrar teşekkür ederim.

  • S Ayaz 2011.11.30 17:58

    Erol Bey ben teşekkür ederim. Okuyan gözlerinize sağlık. Evet değinilen birçok güzel başlık var.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin