İngiliz Yıllık Raporlarında 1920 Türkiyesi

İngiliz Yıllık Raporlarında 1920 Türkiyesi

İngiliz Yıllık Raporlarında 1920 Türkiyesi

15.10.2012 - Ömer Ertürk
İngiliz Yıllık Raporlarında 1920 Türkiyesi

Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi, Almanya ve İtalya'nın siyasal birliklerini kurarak pazar arayışlarına girmeleri, İngiltere'nin Almanya'ya karşı Orta Doğu'daki pazarlarını koruma çabası ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Franz Ferdinand,'ın bir Sırplı tarafından öldürülmesi sonucu, 28 Temmuz 1914 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Sırbistan'a savaş açmasıyla I. Cihan Harbi başlamış ve kısa sürede dünyayı sarmıştır. Osmanlı Devleti bu savaşa mecburî bir şekilde girmiştir. Zira Talat Paşa'nın şu sözleri Osmanlı'nın savaşa girme sebebini açıkça gözler önüne sermektedir. "Bu savaş; Osmanlı Devleti'ni parçalamak içindir." Osmanlı Devleti, savaş başlamadan önce İngiltere, Fransa ve Rusya ile görüşmeler yaparak, bu devletlerle ittifak yapmak istemiş ve fakat bu devletler Osmanlı'nın bu teklifini kabul etmemişlerdir. Bu durum; Talat Paşa'nın yukarıda zikredilen sözlerini doğrulamaktadır. Bu sebeple Osmanlı Devleti Almanya ile ittifak kurmuş (ağustos 1914) ve savaşın başlamasından kısa bir süre sonra 14 Kasım 1914 tarihinde savaşa girmiştir. 4 yıl süren savaşın ardından; Osmanlı Devleti'nin de içinde bulunduğu ittifak kuvvetleri mâğlub olmuşlardır. Bu dönemden sonra, Osmanlı topraklarında yaklaşık 5 yıl sürecek olan itilaf devletleri işgali başlamıştır.

Marmara Üniversitesi, Öğretim Görevlilerinden Yrd. Doç. Dr. Ali Satan, İstanbul'un işgal tarihinden (16 Mart 920) işgalin sona ermesine kadar (6 Ekim 1923) olan süreçteki İngiliz Yıllık raporlarını inceleyerek, 4 ciltlik bir eser ortaya koymuştur. Eserin ilk cildinde ilginç konular ele alınmış. Mütareke döneminin yanı sıra, geçmişten günümüze halâ çözülememiş sorunları içeren kitap içeriği bakımından bir hayli zengin.

1- İngiliz yıllık Raporlarında 1920 Türkiye'si
4 ciltlik eserin ilki olan bu kitapta, şu konular ele alınmıştır;
- İstanbul Hükümetleri
- Saray ve Milli Mücadele
- Ermeni ve Kürt meseleleri
- Padişah başta olmak üzere o dönemin önemli şahsiyetleri( Sadrazam Damat Ferit, Mustafa Kemal, Kazım Karabekir) ele alınmıştır.


1920 yılında İstanbul'da bulunan İngiliz yüksek Komiseri Sir H. Rumbold burada bulunduğu süre içinde yaşanılan olayları rapor ederek, 27 Nisan 1921 yılında İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a göndermiştir. Kitabın içeriğini kendisinin dilinden sizlere aktarıyoruz.

1 "Siz saygıdeğer Lord Hazretlerine. Ekteki yazı ile Türkiye hakkında Ateşkes'ten bu yana tutulan raporu ulaştırmanın onurunu taşımaktayım. Diğer sebeplerin yanı sıra, İstanbul'daki durumu da doğru değerlendirebilmek amacıyla, Ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana gerçekleşen olayların bir raporla gözden geçirilmesinin gerekli olduğunu düşünmekteyim.

2 Bildiğiniz üzere, şu anki görevime ancak kasım ayının ikinci yarısı itibariyle atanmış olduğum için raporun daha sağlıklı olabilmesi için Ateşkes'ten bu yana meydana gelen olayların tarihi akışı ve değerlendirilmesinde, Ateşkes'in imzalanmasından beri bu görevde bulunan ve görevini layıkıyla yerine getiren Bay Ryan'ın bir takım katkılarda bulunmasının gerekliliğini hissettim. Bay Ryan'ın 30 Ekim 1918'den bu yana gelişen olaylara ilişkin ortaya koyduğu bu çok değerli ve dikkat çekici raporun yanı sıra, 1920 sonu itibariyle Türkiye'deki durum üzerine değerlendirmelerinin siz Lord Hazretleri'nin bakanlığına önemli katkılar sağlayacağını söylememe müsaade ediniz. Yukarıda arzettiğim gerekçelerle Bay Ryan, İstanbul ve Ankara Hükümetlerinin dış ilişkileri, basına yansıyan konular, ülkedeki gayrimüslimlerin durumu, Kürt Meselesi ve bazı önemli şahsiyetlerle ilgili değerlendirmelerin yer aldığı bölüme de katkı sağlamıştır..."


1920 yılına ait rapor maddeler halinde olup, toplam 180 maddeden oluşmaktadır. Halâ güncelliğini koruyan ve üzerinde tartışmaların devem ettiği bazı konuları maddelerde yer aldığı şekliyle aşağıda zikretmemizin faydalı olacağını düşündük.

Kürt Meselesi

165. İngiltere için askeri çıkarlar ve siyasi açıdan önemli olan Kürt Meselesi'nin geleceği İstanbul'dan ziyade tüm Mezopotamya'yı ilgilendirmektedir. Genel olarak bakıldığında meselenin Türkiye'de oldukça fazla dikkat çektiği gözden kaçırılmamalıdır. Konuya ilişkin iki aşırı yaklaşımdan söz etmek mümkündür. Biryandan Türk milliyetçileri Kürtler ile Türkler arasında bir ayrımı kabul etmezken diğer yanda Kürtler ayrı bir devlet kurmak için Araplar, Ermeniler ve Rumlar kadar ayrı bir ırk olduklarını, Türklerden farklı ırksal niteliklere sahip olduklarını ve Kürtlerin çoğunluk olarak yaşadığı belirgin bir coğrafyanın var olduğunu iddia etmektedirler. Bu tür milli emellerin 1914 öncesi realiteden uzak olması, yerel örgütlenmenin aşiretlere dayalı yapısı ve Türk hükümetinin, aydın Kürtlerin asimilasyonu ve geriye kalanların dağınık, mahallî unsurlar olarak değerlendirilmesi şeklindeki başarılı politikaları sonucu, milli bir eylem planına sahip olmayan Kürtler, savaş sonrası Osmanlı'nın çöküşüyle doğan fırsatı kullanamayacak derecede hazırlıksızdılar. Bu sebeple, yukarıda sözü edilen iki aşırı görüş arasındaki her tür yaklaşıma yer vardı. (166,167,168,169,170,171,172. maddeler aynı konuyu içermektedirler.)

Mondros Mütarekesinden sonra Osmanlı Devleti adeta iki taraftan yönetiliyordu. Bir tarafta Padişah Vahdettin ve 5 kez sadrazam olan Damat Ferit; diğer tarafta Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve beraberlerindeki komutanlar. İngiliz yıllık raporlarında bu şahıslara da yer verilmiş ve kendileri hakkında şu bilgiler verilmiştir.

Önemli Şahsiyetler

Padişah Vahdettin

174. "Ocak 1861 doğumlu Vahdettin, Sultan Abdülmecid'in hayatta kalan tek oğludur ve VI. Mehmet namıyla 4 Haziran 1918'de tahtın yeni sahibi olmuştur. Şehzadelik dönemlerini çoğunlukla Boğaza nazır ikametgâhında gözden uzak olarak geçiren Vahdettin, savaş öncesinde Avrupa çevrelerinde tanınmıyordu. Türk çevrelerinde İttihat ve Terakki karşıtlığı ile bilinen Vahdettin, siyasi arenada açık bir rol oynamaktan genellikle geri durmuştur. Hayli zeki bir adam olan Padişah samimi, gerçekten hevesli ve yapmacık olmayan bir kişiliğe sahip, ülkesine hizmet etme ve hanedanlığını koruma arzusu kuvvetli, ülkedeki her tür topluluğa adaletle davranılması hususuna içtenlikte taraftar olduğu izlenimini veren biridir. Tahta çıktığı dönemden bu yana padişah ve halife sıfatlarının kendisine tanıdığı şahsi yaptırım gücü ile iç meselelerde oldukça etkili olan ve gücün nasıl kullanılması gerektiğini gayet iyi bilen Vahdettin öte yandan ürkekliği, zayıflığı ve aşırı temkinli halleriyle tahtın belirleyici bir rol üstlenmesinin önünü kesmiştir. Buna sadece, kendi kudretinin farkında olmamak denebilir. Müttefik devletler Vahdettin'in konumunu kuvvetlendirmek yoluyla kendisini bir araç olarak kullanma politikası gütmüş olsalardı, kendisi bu amaca fevkalade hizmet edebilirdi. Müttefik devletlerin desteği olmasaydı, Ateşkes'in ardından ortaya çıkan kaotik durumun üstesinden gelebilmesi için Vahdettin'in yüksek vasıflara haiz olması gerekirdi. Türkiye'yi savaşa sürükleyen maceraperestleri ölçüsüz ifadeler kullanarak suçlayan padişah, Türkiye için tek kurtuluş yolunun İngiltere'nin lütuflarına mazhar olmaktan geçtiğine içtenlikle inandığı görüntüsünü vermektedir. Görünüştü kibar ama aslında ciddi sinir hastası olan Padişah, umutsuz, başarısız bir figür görünümünde olmasına rağmen, bu zor görevi vakur bir edayla sürdürmeyi başarmaktadır. bu sinir hali, sözlerine büyük ölçüde yansıyan Padişah, konuşmasını giderek akıcı hale getirerek dolambaçlı bir üslup da olsa, fikirlerini ana hatlarıyla etkili ve açık bir biçimde ifade edebilmektedir. Belli bir düzeyde Fransızca bilmekte ama konuşmamaktadır. Tüm hayatı skandallardan uzak geçmiş olmasına rağmen, yaşadığı hayal kırıklıklarına hanımlarda teselli aramasıyla ün yapmıştır. İki kız ve bir oğlan çocuğu sahibidir. Büyük kızı Tevfik Paşa'nın oğlu ile küçüğü ise tahtın mirasçısı olan şehzadenin oğlu ile evlidir. Bu evlilik bağları, Padişah'ın her iki kızını da bir anlamda Milli Mücadele yanlılarının kucağına itmiştir. Her ikisi de genç olan bu iki hanımdan büyük olanı aynı zamanda ateşli bir siyasetçidir. Padişah'ın henüz yedi yaşındaki oğlu şehzade Ertuğrul ise, Osman soyundan gelen yaşça en büyük şehzadenin tahta geçmesi geleneği doğrultusunda tahta oldukça uzaktır."

Mustafa Kemal

179. Orta halli bir ailenin çocuğu olarak 1881'de Selanik'te dünyaya gelen Mustafa Kemal, ilk askeri eğitimini Selanik ve Manastır idadilerinde almıştır. Çalışkanlığı ile akranları arasından sıyrılmayı başarmış ve listenin ilk sırasında olmak üzere İstanbul Asker İdadisi'ne geçmiştir. Arkadaşları arasında pek de popüler olmayan Mustafa Kemal'in kibirli biri olduğu söylenebilir. Kurmay subaylığa hak kazanmasından sonra 1907'de Selanik'e atanmış aynı yıl içerisinde İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girmek suretiyle farmasonlar arasına katılmış ve ittihatçı fikirlerin en ateşli savunucularından biri olmuştur. Bir asker olarak iyi teşkilatçılığıyla ön plana çıkmaktadır. 1913'te askeri ateşe olarak Sofya'ya atanmıştır. Bugün dahi devam eden eğlenceye ve içkiye olan düşkünlüğünün bugünlere dayandığı dile getirilmektedir. Savaş sırasında üst düzeyde cesaret göstermiş ve bir gözünü yitirmiş olduğu söylenmektedir. Enver Paşa ve Almalar ile olan ilişkileri oldukça kötüdür. viyana'da İmparator Charles'in taç giyme töreninde mevcut Padişah'a eşlik ettiği bilinmekte ve o dönemlerde Veliaht'ın kendisinden Enver Paşa'ya karşı bir denge unsuru olarak faydalanmak arzusunda olduğu ifade edilmektedir. 1919'un ilk dönemlerinde ortaya çıkan Milli Mücadele hareketinin bir anlamda tohumlarının atıldığı İstanbul'daki askeri çevrelerin örgütlenmesinde oldukça tesirli olmuştur. Bu hareket ile olan ilişkisi 1919 Mayıs'ında Anadolu'nun kuzeyinde özel olarak kurulmuş ordu müfettişliği görevine Ferit Paşa tarafından gönderilmesinin hemen ardından başlamıştır. O zamandan bu yana, adı geçen hareketin en önde gelen lideri konumundadır. Ayrıca bu hareket içerisindeki şahsi ağırlığı da oldukça fazladır. İdari ve siyasi yeteneklerinin ve kararlılığının hiç de azımsanmayacak olçüde olması nedeniyle mevcut konumunu muhafaza etmesini bilmiştir. Muhtemelen kendisinin hazırladığı konuşmaları, kitleleri ve her türlü durumu başarıyla yönlendirme yeteneğine sahip olduğunu açıkça yansıtmaktadır. Fevkalade gösterişli ve otoriter bir görünüme sahip olmakla birlikte, kendisini aşırı vatanseverlik ve dürüstlükten yoksun biri olmakla suçlamak için ortada bir sebep görünmemektedir.

Kitap dönemi birinci ağızdan anlatan bir şahsın raporlarından hazırlandığı için Cumhuriyet Tarihi için önemli bir yere sahiptir. Sadece bazı kısımlarını aktarabildiğimiz kitabın tamamı okuyucularına çok faydalı olacak ve okuyucuların bu dönemi itilaf kuvvetlerinin ve özellikle İngiltere'nin gözüyle değerlendirme imkânı olacaktır.

Ali Satan
Tarihçi Kitabevi
222 sayfa

Ömer Ertürk - 15.10.2012

,

2789

Ömer Ertürk Hakkında

Ömer Ertürk

Doğduğu günü öldüğü gün, öleceği günü doğacağı gün diye isimlendiren, insan ölmek için yaşar diyerek, kalp atışlarını ölümünün ayak sesleri olarak anlayan, kendini; "Sezai Karakoç yaşadıkça,ben sadece bir çocuğum önündeki defteri karalayan" diye nitelendiren, üniversite okumasına rağmen üniversite üzerine üniversite yazılan bir beton yığınından ibarettir; insan hakikat bilgisini kendini okumaya başladığında elde eder diyerek, üniversitelerin kişiliğe eklenen bir kimlik olmasına karşı bir insandır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin