İnsanın Kendisiyle Özel Meselesi: İçimizdeki Şeytan

İnsanın Kendisiyle Özel Meselesi: İçimizdeki Şeytan

İnsanın Kendisiyle Özel Meselesi: İçimizdeki Şeytan

13.12.2017 - Sueda Kurt
İnsanın Kendisiyle Özel Meselesi: İçimizdeki Şeytan

Sabahattin Ali 1907-1948 yılları arasında yaşamış ve edebiyatımıza pek çok eser kazandırmıştır. Bu eserlerin türleri şiir, öykü, oyun ve romandır. Şüphesiz Sabahattin Ali öyküleri ve romanları ile edebiyata yeni bir bakış açısı kazandırma konusunda önemli isimlerdendir.

Sabahattin Ali yaşadığı yıllar içerisinde değerlendirildiğinde toplumcu gerçekçi anlayışı benimsemiştir. Fakat Sabahattin Ali’yi yaşadığı dönemler ile sınırlamak, ortaya çıkardığı eserler neticesinde imkânsız gibidir. Doğum yerinin Gümülcüne oluşu, babasının yüzbaşı olması ve sık sık tayinlerinin çıkması sebebi ile ilkokul ve lise dönemlerinde çeşitli şehirlerde bulunmuş, bu sayede memleketi tanımış ve çeşitli insan kişiliği okumaları yapmıştır.

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali’nin üç romanından ikincisidir. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf’taki Anadolu izleri, İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna ile biraz daha seyrelmiştir. Üç romanında da ağır basan ve Sabahattin Ali’yi diğerlerinden büyük bir farkla ayıran ise karakterlerin üzerinde yaptığı psikolojik tahlillerdir. Bireyselliğe, kişinin kendi ile yaptığı konuşmalara öyle yoğunlaşır ki samimiyeti, o kahramanları içimizden, arkadaşlarımızdan biri yapar. Roman kahramanlarının çelişkileri, aşkları, mutlulukları, pişmanlıkları kendimizden bir parçadır. Her birimize daha önce o karakterleri görmüşüz yahut o karakterler muhakkak sessizce aramızdan geçmişler hissi uyandırır. Bahsettiği konular hiç akıllara gelmeyecek kurgular değildir fakat ifade biçimindeki farklılık, eserlerini eşsiz ve zamansız yapmaktadır.

İçimizdeki Şeytan da içimizden karakterleri barındıran bir romandır. Sabahattin Ali bu eseri 1940’ta yazmıştır. Ülke üzerinde cumhuriyet sonrası oturuşmamış değişimler, kahramanların karakterlerine de yansır. Yazar toplumdan ayrı bir insan olmadığı için toplumu iyi gözlemlemiş, kurgusu ile hem bir dönem eleştirisi yapmış hem de kahramanların iç dünyalarının dışarı vurumu ile evrensel çizgiye yaklaşmıştır.

Romanda mekânlar genel bakışta, İstanbul ve Balıkesir’dir. Balıkesir taşrayı ve nispeten samimiyet ve dokunulmamışlığı simgelerken, İstanbul, merkezi, kolaya kaçmada kullanılan kılıfı simgeler. “İstanbul’dan ayrılmak istemiyoruz, fakat senede kaç defa kütüphaneye gideriz? Kahve münakaşaları ile zihnimizi inkişaf ettirdiğimizi sanmakla pek akıllıca bir iş yaptığımıza kâni değilim. Bizi buraya bağlayan alışkanlıktır. Biz burada maksatsız yaşamayı ve boş beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale haline getirmek yolunu keşfetmişiz…”sözü ile bu kılıfa bürünmeyi eleştirir. Olayın içerisinde aktığı şehir İstanbul’dur. Şehzade başı, Taksim, Beyoğlu, Macide’nin konservatuarı, Fındıklı, Tramvay durakları ve Ömer’in pansiyonu, Macide ve Ömer’in aşkının şekillendiği ve mümkün kılındığı yerlerdir. Roman boyunca bu mekânlar, hem kurguyu hareketlendirmiş hem de İstanbul’a hâkim bir bakış açısı sunmuştur.

Macide, taşrada yani Balıkesir’de yetenekli ve keşfedilmeye muhtaç bir kızdır. Gerek aile yaşantısı gerek tabiatı gereği güçlü, ayakları yere basan ve saf bir karakterdir. Ömer ve Nihat iki yakın arkadaştır. İstanbul’da okumaktadırlar ve oturup kalktıkları aydın bir arkadaş kesimi vardır. Bunlar da Profesör Hikmet, Emin Kamil, İsmet Şerif’tir. Her bir karakterin iç dünyasında farklı zaafları vardır ki bunlar; övülmeye muhtaç tavırları, bulundukları mevkii ile şahsiyetleri arasındaki uçurumdur. Yazarın bu karakterler üzerinden dönemin aydınlarını eleştirdiği açıktır.

Nihat, Ömer’le yakın arkadaşlık yapsa da Ömer’e oranla daha çıkarcı, siyaseti ve gençleri kullanarak, güç elde etme peşinde koşarken kişiliğini tamamen kaybeden birisidir. Ömer ise zeki ve melekelerinde aydın olma izleri taşıyan, umut vadeden bir gençtir. Kişiliği ve hayata bakışı gereği, sık sık yaratılma amacını sorgular.”Gözümüzü kör eden yedi renktir, kulağımızı sağır eden sesler, ağzımızı paslandıran yediklerimiz, kalbimizi önce coşturan sonra durduran sonsuz koşmalarımızdır. Yüksek insan dışına değil, içine kıymet verendir” sözü ile Ömer’in gerçek anlamı, samimi ve değer verilmesi gereken esas şeyin ne olduğunu sorguladığını görürüz. Ya da “… demek hayat böyle iki adım ötesi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi.” Cümlesi ile hayatı sorguladığını görürüz.

Keza roman, Nihat ve Ömer’in bir konu üzerine sohbeti ile başlar. Ömer felsefe bölümü öğrencisidir. Uzun yıllardır bu bölümü bitirememiş, bir şekilde devlette bir işe girmiştir ve geçimini bu yolla sağlar. İç dünyasındaki hayatın anlamı arayışlarında, aşamadığı nokta her seferinde iradeden kaçıştır. Buna da içimdeki şeytan diyerek bir isim vermiştir. Savunmasız, başına gelenlere boyun eğmek sureti ile hayatta kalmayı seçmiştir.”… fakat içimde öyle bir şeytan var ki bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş. Yalnız ben değil hepimiz onun elinde bir oyuncağız.” Cümlesi çaresiz bir dışavurumdur.

İçindeki bu düşüncelerle romanda uzun uzun karakter tahlili yapılır. Ömer’in kötü olmayan ve iyimser yaklaşımları, sonlara doğru esas problemin ne olduğuna dair arayışlar, romanı bir hayli sürükleyici kılar.

Bir gün vapurda akrabası olan Macide’yi görür ve tanışmak maksatlı yanına gittiğinde zaten akrabası olması sebebi, yakın ilişki kurmasını hızlandırır. Macide’nin müzik eğitimi alması için İstanbul’a gelmesi ve epeydir teyzesinde kalışı ve sık sık teyzesinin eleştirilerine açık bir hayat yaşaması Macide’nin hayatını zorlaştırır. Ömer’in iletişim kurmak adına Macide’nin yanında oluşu, babasının ölmesi ile sıklaşır ve bu durum teyzesinin eleştirilerini artırır. Nihayet bir akşam Ömer Macide’ye açılır ve güçlü bir karakter olan Macide, Ömer’in değişik yanını sever. Sevdiği yanın ne olduğunu çok sorgulayacak fakat iyimser yaklaşımlar, hayatın gerçeklerini değiştiremeyecektir. Kitabın sonlarına doğru, Macide’nin üzgünlükle sarf ettiği “Bu hayattan daha doğru ve akıllı bir şey olması lazım, fakat bunun ne olduğunu ben de bilmiyorum. Onun için, sana yardım edemedim. Belki sen beni evine götürürken büsbütün başka şeyler düşünmüştün. Sana yeni bir dünya açacağımı sanmıştım… Seni sükût-u hayale uğrattım. Ben sana rehber değil, yoldaş olabilirdim fakat ikimiz de yolu bilmiyorduk.” Sözü Macide’nin samimiyetle yardım etmek istediğini fakat birlikte bir yol için, uygun olmamalarını üzgünlükle açıklar.

Ömer’in “… niçin bu sözlerime gülmüyorsunuz? Benden hiç korkmuyor musunuz? Hâlbuki omuzları üzerinde benimki kadar hummalı bir baş taşıyan insanlardan korkulmalıdır. Onlar dünyanın en fena ve en iyi mahlûklarıdır.” Sözü ve aşka bakış açısı Macide’yi etkiler. Babasının ölümü ve teyzesinin Macide’ye tavrı Macide’nin evi terk etmesine neden olur ve Macide, Ömer’in yanında yaşamaya başlar.

İki ila üç ayda hayatlarındaki zorluklar baş göstermeye başlar. Macide zeki bir kızdır. Başından beri Ömer’in iradesinin zayıflığı, pasif bir iyi olması, eşini bırakın kendi sorumluluğunu dahi alamayan birisi olduğu gerçeklerini açıkça görür. Yine de Ömer’e verdiği güç ile ayakta durmayı başlarda sevse de ilerleyen süreçte bu duruma tahammül edemez.

Ömer parasal sıkıntılara daha fazla dayanamaz ve Nihat’ın teklifini başlarda yanlış bulsa da içinde bulunan kötülük cevherine yenilerek kabul eder. Tehdit ile iş arkadaşına devletin parasını çalmasını sağlar. İçindeki tezatlıklarla yaşaması Ömer için kolay olmamış ve bu durum Macide’nin de dikkatini çekmiştir.

Bir gün Macide’nin sevmediği Ömer’in arkadaş grubu ile eğlenmeye giderler ve burada Macide’nin ilkokul zamanlarından tanıdığı ve duygusal olarak bir şeyler hissettiği Bedri ile görüşülür. Bu tesadüf ile Bedri hayatlarına girmiş ve onlara maddi açıdan çokça yardımda bulunmuştur.

Macide Ömer’in zamanla yaşadığı değişimleri aralarındaki mesafe olarak addeder.”Ruhu, sahili hızla ittikten sonra denize doğru hoplaya hoplaya açılan bir sandal gibi, bütün etrafındakilerden ve bilhassa Ömer’den uzaklaşıyordu. Yalnız bu uzaklaşma gitgide yavaşlayacağı yerde, hızlanıyor, akıntıya kapılmış gibi, başını alıp gidiyordu.”,“Eyvah! Ömer de benim için onlar gibi mi oldu? İmkânı yok… Her şeye rağmen imkânı yok…” sözleri içindeki bu uzaklaşmayı gösterir. Macide bir yanı ile Ömer’i bırakmayı düşünmesi, bir yanı ile bu durumda onu bırakmasının vicdan azabı ile hırpalanır.

Ömer’in tehdit yolu ile aldığı para sebebi ile hapse girmesi, Macide ile olan ilişkilerinde son durak gibidir. Ömer bu süreçleri yaşarken bir yanı ile gerçekte iyilik ne demek sorusunu sorgular.”... Nitekim hayatın ilk çelmesi ile yuvarlanıverdim. İyilik demek, kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde yok etmektir.” Cevabını alır içinde.

Bir yanı ile içindeki iyiliği yeniden var etmek için iradesini yeniden eline almalıdır. Bugüne kadar yapmış olduğu hataları bir şekilde geçiştirmiş, sürüklenerek yaşayarak bir yapraktan farksız bir hayat sürmüştür. Ne zaman daha iyi bir şey yapmak istese irade ve çalışma engeline(!) takılmıştır. Bir şekilde içini susturmasını mümkün kılmış ve içindeki güdüye bir isim takarak onu kendinden uzaklaştırmıştır. Bu sayede sorumluluğu almaktan kaçmış, bütün işlerin kötü yanlarını ona yüklemiştir. “… İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi fiillerimin daimi mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum.” İtirafını yapar.

Başka yerlere giderek kimseye zarar vermeden bir hayat sürmek ve kendini düzeltmek yolunu seçer. Bu süreçte de Macide’yi Bedri’ye emanet eder.

İçimizdeki Şeytan kitabının dayandığı temel sorun, dengeyi bulma ve bunun için çaba harcamanın zorluğunu seçmek yerine, içimizdeki acziyetimiz, tembelliğimiz, iradesizliğimiz ve en korkuncu hakikatten kaçma ihtiyacımızı seçme eğiliminde olan insan tiplemesinin varlığıdır. Roman, 1940’larda yazılmış olsa da bu tipleme, çağımızın getirileri ile belki günümüzde en zirvesini bulmuştur. Bu sebeple zamansız olarak addettiğimiz bu eser toplumcu gerçek akımının da bir getirisi ile hep bir umut vardır kapısı ile son bulmuştur.

İnsan kendini eğitmeye bu sorunsalı kabul etmek ile başlamalı, fakat buna boyun eğmemelidir. Hayatta başarı ve mutluluk dediğimiz iki temel kavram da zaten bu çabanın çocukları olarak bizlere sunulmuştur. İçinde şeytan olduğunu kabul eden her insanın belki de peşi sıra söyleyeceği ilk cümle “Ümitvârım.” olmalıdır.

Sueda Kurt - 13.12.2017

,

1414

Sueda Kurt Hakkında

Sueda Kurt

Fehminaz Sueda KURT. 1993 doğumlu.  Mimarlık yapmakta. Yazarken ve çizerken  yıllardır ne olduğunu bilmediği bir duygu ile hırpalanmakta. Bunun cevabını bulamayacak olsa da yazarak o şeyi  aramakta.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin