İnsanlığın Medeniyet Destanı

İnsanlığın Medeniyet Destanı

İnsanlığın Medeniyet Destanı

03.10.2016 - Feyzeddin Aytepe
İnsanlığın Medeniyet Destanı

Garaudy, insanlığın medeniyet destanında Platon’un idealar âlemine benzer bir perspektifle bilinenin dışında bir hakikatle yüzleştirme çabası içerisindedir. Bu çaba beraberinde bizleri tarihsel olgular bağlamında hakikatler âlemine doğru sürüklemektedir. Eserin önemli bir yönü de eseri yazan kişinin eleştirdiği toplumun bir parçası olmasıdır. Bu durum eleştirinin haklılığını bizlere daha da kuvvetli bir şekilde ifşa etmektedir. Garaudy, Medeniyetleri tarihi akışı içerisinde ele almıştır. Ve tarihteki gerçek yerlerini bize göstermiştir. İlk şehirden ilk icatlara ve ilk dinlere kadar bize betimsel bir dille insanlığın medeniyet tarihini gözler önüne sermektedir. Eserde dikkat çeken nüanslardan biri, dinin doğmadığı yer olarak batıdan bahsetmesi eserin nasıl tarihsel bir perspektife sahip olduğu ile ilgi ipucu vermektedir. Eserde bilimden sanata birçok kültürel öğe bir arada ve kronolojik aynı zamanda ilişkiler ağı şeklinde işlenmiş olup analizi yapılmıştır. Aşağıdaki metinde eserin kronolojisi takip edilerek her başlıktan notlar çıkarılmıştır. Bu kitabın hedefi: Tarihin bakış açısının değiştirilmesi gerektiğini göstermek; sömürgeciliğin sona ermesinden sonra, tarihi inisiyatif ve hamlenin tek merkezi, değerlerin tek yaratıcısı sanki Avrupa’ymışçasına, insanlık tarihine sadece Avrupalı gözüyle bakmanın imkansız olduğunu anlatmaktadır. Üzerinde durulanmesele, Batı’nın insanlık medeniyetine katkısını inkar değil bütün kültürlerin yegane kaynağı Grekler ve Romalılar, Yahudi-Hıristiyan ve Rönesans geleneğidir ‘ şeklindeki “klasik ön yargı ‘ya karşı savaş açmaktır. Roger Garaudy bu çalışmasında Hint, Çin, İslam, Kolomb öncesi Amerika ve Afrika’nın eski ve soylu kültürlerini hatırlatmak istenmiştir. Bu kitabın yönü geçmişe değil, geleceğe dönüktür.

Artık sadece Avrupalının, Batılı adamın bakışıyla değil de, dünyaya kendiliğinden görünebildiği haliyle, bütünlüğü ve birliğiyle, herkesin ayrı ayrı gözleriyle bakmak… YaniAfrika, Asya, Avrupa, Latin ve Kuzey Amerika insanlarının gözleriyle… Oluşuma katkıda bulunan, bu vazife uğruna el el kenetlenen, beynini ve kalbini buna hasreden bütün o kimselerin gözleriyle… Ve insan düşünmeye ve düşüncesiyle eşya üzerinde etki yapmaya başlar başlamaz da: tabiata, dünyanın bütün gizli güçlerine egemen olmayı hayal eder. Bu deyişle onun bu çalışmasında büyü, büyüden de ilk sanatlar doğar. İnsanlar göçebeliği bırakıp yerleşik çiftçiler haline geldiler. Önce büyük nehirlerin deltaların postu serdiler. Oralarda her yıl mil, toprağı verimlileştiriyordu. Gübrenin bulunmasından önce, bu mil, insanın aynı arazi üzerinde uzun süre kalmasına imkan veren tek vasıta oldu. Medeniyetin bu ilk beşikleri, dünya çapındaki insani birliğin ilk ağlarını ördü.

Bundan altı bin yıl önce Asya’da, Basra körfezinin zeminindeki balçıklı zengin topraklar üzerinde, insanlar bir medeniyet kuruyorlar. Fırat ve Dicle arasındaki bölgeydi burası. Tarih kitaplarımızda oralar Grekçe adıyla Mezopotamya olarak geçer ki, “ırmaklar arasındaki ülke”demektedir. Dünyanın en eski medeniyetidir bu. Orada insanlar şehirler inşa ettiler ve ilahlar için mabetlerdiktiler. İlk seramikleri, ilk yazıyı ve ticaretleri için, kil tabletler üzerindeki alışverişleri resmiyete döken ilk yuvarlak mühürleri icat ettiler.

Gılgamış, tabiata egemen olmuş, diğer devlerle vuruşmuş, insanın sınırlarını reddetmeye çalışmış, ilahlara kafa tutmuş ve ölümsüzlüğü fethetmek için ölüme meydan okumuş “ üçte ikisi ilah, üçte biri insan” bir kahramanın ilk görüntüsüdür. Tanrı Şamaş onu niyetinden döndürmeye çalışmıştır. Nil’in kabarıp taşmalarının bir lanet değil de bir nimet olabilmesi için, bentlerin ve kanalların yapımı merkezi bir yönetim gerektiriyordu. İşte bu merkezi yönetim altında birleşme; Eski, Orta ve Yeni İmparatorluklarla üç kere gerçekleşir. Üç sefer dağılır. Eski Mısır’ın tarihi bu ritme tabidir. Hazreti İsa’dan önce yaklaşık 2500-1500 yılları arasında, yani bin yıldan fazla bir zaman boyunca, İndüs vadisinde, Mohenjo-Daro ve Harappa’da tarihin en parlak medeniyetlerinden bir ışıldadı. Sümerlerinkileri andıran ve Sus’ta bile rastlanan kırmızı zemin üzerine siyah boyalı seramikleri… Bu medeniyetin ticari alışverişlerinin ne kadar geniş bir alana uzandığını gösteren taş, fildişi veya fayanstan yapılma mühürleri… Bu medeniyet milattan önce 1500’e doğru kuzeyden gelen istilacılar tarafından yıkılıp yok edildi. Bu medeniyet, bütün Asya, bozkırlarına yayıldıktan sonra ta Tuna boylarına kadar uzandı. Ayrıca halkının dış göçleri ve sanatının akışıyla Bering boğazını aşıp ilerilere yol aldı. Kandan temeller üzerine inşa edilen bu imparatorlukların en vahşi örneği Asurlular örneğidir. Çünkü hayvan avlar gibi insan avlamak, onlara göre güzel sanatların en birinci dalıdır. Hatta insan başlı ve kanatlı boğalar bile, onların o dehşet saçan saraylarının sadece muhafız köpekleriydi. Hazreti İsa’dan önce 15.yüzyılda insanlık en harikulade gelişip serpilme çağını yaşadı. İnsan, dünyanın dört bir bucağında hem bütün azametiyle göründü, hem de en hayati soruları sormaya başladı. Tek bir yüzyıl içinde, dünya üzerinde peygamberce sesler ortalığı çınlattı.

Upanişadlar’ın meditasyonu, insanda şuurun ve bu şuurun deruni hakikatle münasebetinin uyandırılması meselesiyle başlar. Var olan evrensel ruh’tur, ferdi şuur ise ancak ona nispetle gerçeklik kazanır. Milattan önce 600’e doğru, Zerdüşt adlı bir manevi önder, Kuzey İran’da, Keyhüsrev ve Daryüs’ün Ahamenid İmparatorluğu’nun altın çağında, aydınlık ilahi Mazda’nın eski dinini ıslah etmek üzere harekete geçti. Yakarak arındıran ulûhiyetin sembolü, ateşe tapan Zerdüşt, yerleşik düzeni ve değerleri tartışma konusu yaparak yeryüzüne bir ateş getirmiş olan bütün insanları hep büyüleye gelmiştir. Konfüçyüs bir imparatorluğun, Çinİmparatorluğu’nun can çekişme, döneminde yaşadı. Çin tarihinde o devreye “ilkbaharlar ve sonbaharlar” döneminin sonu adı verilir. Sürgün sırasında, İsrail’in İşaya ve Hezekiel adlı iki peygamberi ortaya çıkar. İşaya selametin müjdecisidir. Hezekiel de, aynı dönemde, Allah’ın seçkin milletinin Allah düşmanlarına karşı savaşından ve Rabbin yenilenmiş bir kavminin müstakbel Krallığından söz açar. Pisagor, Sisam adasında, Hazreti İsa’dan önce 4.yüzyıl ortalarında dünyaya geldi. Dindar bir düşünürdür.Miletli komşuları sayesinde Doğu’nun hikmetlerini öğrenme imkanı öğrenme imkanına kavuşmuştur. Efes doğumlu Heraklit, iyonya, iran ve mısır fizikçileriyle görüşe görüşe diyalektiği keşfetti. Meksika, Körfezinin güneyinde, San lorenzo ve Venta’da, hristiyanlığın doğduğu çağ arasında güçlü bir medeniyet izlerine rastlanmış ve onu keşfedenler ona “ Olmek / Olmeque” Medeniyeti adını vermişlerdir. Mısır tarımı üzerine kurulmuş olan ve metalurjiye de hâkim olan Şaven medeniyeti de çok geniş bir coğrafi alana yayılmıştır.

Milattan önce 500’den MS 200’e Afrika’da Nijerya’nın göbeğinde bir medeniyet hüküm sürer. Bu medeniyetin sanatı özellikle heykeltıraşlar da, hassas bir “uzayı işleme” anlayışının bulunduğunu gösterir. Doğuya nispetle Batı’nın durumu gövdeden kopmuş bir dalın durumudur. Hazreti İsa’dan önceki 4. Yüzyılda, bütün medeniyetlerde insan, hem Allah’ı kalbinde taşıyan biri hem de bütün tabiatın bir özeti mahiyetindedir. Batı, dünyanın, içinde hiçbir zaman büyük bir dinin doğmadığı tek yeri, tek parçasıdır. Grekler, yerli Sami kavimler ve Fenikeliler tarafından birinci yılbaşında icat edilen alfabeyi benimsediler ve bu alfabeye sesli harfleri eklediler. Grek edebiyatının ilk şaheseri olan İlyada Anadolu’da doğdu. Bir başka şaheser olan Odise ise kralların özellikle Uylsse’in vatanlarına dönüşünü hikâye eder. Grek siteleri, “Batı kültürü ”nün hazırladığı pota vazifesini gördüler. Batı insanı tabiattan kopup ayrılır ve ilahi boyutundan yoksunlaşır. Batı felsefesi bir bütün olarak insanın hareketi değil de, zekâ meselesinden ibarettir. Makedonyalı bir kral olan Büyük İskender, Grek olmayanları “Barbar” olarak görmüş ve Grek ırkçılığıyla bağları kopararak İran, Hint, Mısır ve Yunanistan’ın büyük medeniyetlerini birleştirmeyi denedi. Büyük İskender’in ölümünden sonra İmparatorluk dağılır. Bu İmparatorluk, dört yüz yıl sonra, ancak Roma hâkimiyeti döneminde yeniden eski haline kavuşacaktır. İlk İmparatorlar zamanında, Ortadoğu’da Hristiyanlık doğdu. Hazreti İsa’nın mesajının merkezinde İlahi Hükümranlığın müjdesi vardı. Hindistan 320 yılından 8.yüzyıl ortalarına kadar, Guptalar ve halefleri sayesinde, bütün alanlarda bir zirve dönemi tattı. Kendileri de şair, müzisyen ve sanatsever olan Guptalar’ın sarayında gerçek bir sanat, fikir ve ruh Rönesans’ı yaşandı. Gruptalar döneminde Hindu mabedi son kesin şeklini aldı. Hindu estetiği vücudun ahenkli ve şehevi canlılığını ifade etmek için, Grek estetiği gibi geometrik ilham almaz. Aksine bir kaşın bir gözün çizimi için çiçek veya hayvani eğrilerden esinlenir. Şiir de doruğuna Kalidasa’nın eserinde ulaşır. Bu eser Hindu hayat ideali, mistisizmi ve tabiat sevgisi dile getirilir. Bütün Hint sanatı temel ilhamını Hint ruhaniliğinde bulur. Guptalar döneminde mistisizm doruk noktasına, Budizmin en büyük meczuplarıyla ( Asanga, Vasubandhu, Nagarjuna )ulaşır. Hint Bilimi, Hindu ruhçuluğu, Hint kültürünü bilimsel araştırmadan hiçbir şekilde uzaklaştırmamıştır.

Çin tarihi, otuz asırdan daha fazla bir süre, bozkır göçebelerinin baskı ve istilalarıyla, dönem dönem engellenen, zaman zaman da püskürtülen, artan bir yayılmacılıkla orantılı yürümüştür. Budizm ancak Huei-neng ile birlikte Çin kültürü içinde kök saldı: Gerçek tabiatımızı bulmak için ben’in sınırlarını aşmak ve bunu da ben’e ve ben’in arzularına bağlanmak suretiyle kendimizde boşluk oluşturmak… Budizmin özü bu idi… Çin bilimi, kökenlerinden itibaren üç özellik taşır: ilk önce Çin Bilimi mantık-mekanik değil diyalektik yaklaşımı söz konusudur. Ardından Çin Biliminin dünya hakkında organik görüşü söz konusudur. Son olarak da Çin matematiği cebir ve geometri kafasının ürünüdür. Çinlilerin tekniğinin ileri oluşu da tartışma götürmez. İnsanla tabiatın, maddeyle ruhun derin birlikteliği içinde, ahlaki kanunlar, kozmik kanunlardan çıkarılabilirler. Bu sentez, Konfüçyüs’ün deneyciliğinin tersine, ahlaka, felsefi bir temel kazandıran bir Yeni- Konfüçyanizm’dir. Song şiiri, gündelik alışagelen hayattan seve seve söz eder. Song resmi, Çin’in dünya kültürüne en değerli katkılarından biri olan Song peyzaj resmi, Taocu’nun mistisizmin ve Zen Budizmin en doğrudan ifadesidir. Song güzel dönemi bütün zamanların en güzel seramiğini üretmiştir.

Hazreti Muhammed Doğu ile Akdeniz arasındaki alışverişlerin kavşağında yer alan Suriye’nin Yahudi ve Hristiyan cemaatleri ile temasta bulunan Mekke’nin o “tüccar cumhuriyeti” içinde yaşar.40 yaşından sonra Allah’ın kendisine seslendiğini ve onun elçisi olarak görevlendirildiğini hisseder. Kendisine vahyedilenleri etrafına duyurur. Getirdiği din Kelime-i şahadet, namaz, zekât, hac, oruç olmak üzere beş temel esasa dayanır. İslam’ın yayılışı üç zamanda gerçekleşti: ilkin, Hazreti Muhammed hayattayken, ikinci olarak, Hazreti Muhammed’in ilk halifeleri zamanında,üçüncü olarak, Araplardaki iç kargaşalardan sonra. İslam’ın girişimciliği her yerde ve her alanda kendini gösterir. Çünkü İslam kendisin de asla “kadercilik” taşımaz.

Sasani hanedanın devrilmesinden ve ülkedeki İslami rönesanstan sonra Pers’in katkısı İslam kültürü açısından çok büyük olmuştur. Batıdaki ilk yiğitlik destanlarından yaklaşık bir asır önce Firdevsi, Şehnamesinde halkın kahramanlarının destanını yazar.Sühreverdi felsefede Firdevsi’nin şiirinde yaptığına benzer bir iş yapar.İran tasavvufu, İran şairi Attar, Mantıku’t-tayr eserinde alegorik olarak ruhun Allah’a doğru yol alışını anlatır.Grek mirası Müslümanlara, Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır, Trablus gibi Doğu eyaletlerini fethettikleri Bizans İmparatorlarından istiyorlardı. Hıristiyan geleneğinde “Grek Pederler” adı verilen kimseler, İskenderiye, Antakya, Kapadokya, Filistin’deki Gazze ve Sina’nın Şarklı rahipleridir. İslam sanatı, Bizans (Grek ) ve Sasani (İran ) gibi her şeyden önce çifte bir mirastan hareketle kendine özgü hale gelmiştir. Kur’an putları yasaklar, fakat resimleri yasaklamaz. Fakat hadis daha ileri gidecek özellikle “gölge taşıyan” bütün resimleri yani heykelleri mahkûm edecektir. İslam mimarisi ve tezyinatı kökenlerini aynı manevi bakış açısından alır. Denilebilir ki, İslam’da bütün sanatlar camiye, cami ise ibadete götürür. İslam resmi her şeyden önce hüsnühat, tezhip veya minyatürdür. İslam bilimi, bir dünya, insan ve Allah anlayışına, yani İslam’ın bu konulardaki bakış açısına sıkı sıkıya bağlıdır. İslam bilimi, Müslümanların fethettikleri ülkelerdeki büyük medeniyetlerin mirasını aldı. Fakat öteki medeniyetlerden bütün bu alınanlar kâinattaki bütün şekilleri sadece Allahın tecellisi olarak kabul eden İslam dünya görüşüne göre yeniden düşünülmüş ve üretkenleştirilmiştir. İslam Biliminin uygulamalarına bakıldığında, modern, pozitivist Batı biliminin aksine, fen bilimlerini bilgelikten ayırmaz. İbni Arabî insani bilimlerin sınırlarına vardıktan sonra, düşüncelerini dine yöneltti.1000 Yılı dolaylarında, derin değişimler Avrupa’da insanların hayatına başka bir biçim verir. Bu dönem istilaların sonu veya istilacıların Hıristiyan olmaları dönemidir. Roma sanatı ve onun harikulade taştan şiirleri aracılığıyla o dönemin insanı bizzat kendisinin farkına varır.

Rönesans, bir kültür hadisesi olmaktan daha çok kapitalizmle sömürgeciliğin eş zamanda doğmaları hadisesidir. Ardından sömürgeci macera nihayet hegemonyasını Asya’ya da zorla kabul ettirdi. Asya kültürlerinin gelişmesine tam bir asır boyunca engel oldu. Servetlerin Ülkeyi zaptedenler tarafından yağmalanışı, katliamlarla İnka toplumunun paramparça edilişi, angaryacılık, sömürgeci zorbalığı yüzünden sekiz milyonluk nüfusun yarısı otuz sene içinde yok edildi. Doğrudan katliamlar oldu; maden ocaklarında ve tarlalarda milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan angaryalar oldu; öldürücü salgın hastalıklar oldu; nihayet, Avrupalı istilacıların yağmalamaları, açlık ve kıtlıklar ortaya çıktı. Hâlbuki söz konusu olan büyük bir medeniyetti. Mayaların ilmi, pek çok noktada, aynı dönemin Avrupa biliminden üstündü. Kara Afrika MÖ ikinci bin yılından itibaren o zamana kadar sulak ve verimli olan Büyük Sahra’nın çölleşmesiyle birlikte, diğer medeniyetlerden koptu. Avrupalıların istilalarından sonra söz konusu olan halkın ihtiyacı değil de istilacıların isteklerine göre üretmekti. Köle ticaretini Afrika’da önceden var olan bir sistemin uzantısı olarak görmek koca bir yalandır. Köle ticareti doğmakta olan kapitalist ekonominin gereklerine göre yeniden oluşturulmuş ve geliştirimiştir.1854’te Amerikalı Komodor Perry, ticari anlaşmalarla Japonya’yı tehdit etti ve onu büyüme modeliyle bütünleşmeye zorladı. Japon sanatı, bütün sanatlarının hala ispatladıkları gibi dünyanın en incelmiş sanatlarından biriydi. Bu kargaşa döneminde Zen Budizm Japonya da geniş ölçüde yayıldı.

Resim, romanla birlikte Rönesans’tan beri Batının ferdiyetçi sanatının en karakteristik ifadesidir. Tıpkı kübizm veya soyutlama gibi, Bizans sanatı, gotik sanatı, Rönesans sanatı da sadece estetik üsluplar değil aynı zamanda dünya diğer insanlar ve Allah karşısındaki tutumun ve onlar karşısındaki tavır alışın değişik biçimleridir. Resmi dünyanın insani bir plana göre yeniden inşası olarak tarif eden bu Rönesans estetiği üç yüzyıl boyuna egemen olacaktır.17. yüzyılın sonundan itibaren de akademiciliğe bürünerek yozlaşacaktır. Batı bilim ve tekniğinin yörüngesi fiziğin tipik gelişiminden hareketle çizilebilir. Mekanik ve buhar çağı, Galile modern fiziğin kurucusudur. Descartes, analitik geometriyi gerçekleştirerek nesnelerin hareketinin belirlenmesine ve miktarın üstünlüğünü göz önüne sererek de mekaniğin gelişmesine imkân vermiştir. Newton ”Tabiat Felsefesinin Matematik prensipleri “ adlı eserinde evrensel çekimin prensibini anlatır. Makineleşme ve elektrik çağı, bu merhale 19. Yüzyılda kendisini gösterir. Bu yüz yıl boyunca elektriğin uygulama alanları genişler. Felsefe de mekanizm ve pozitivizm, Fiziğin gelişmesinin bu ilk iki safhası mekanist ideoloji ile pozitivizmi doğurdu. İzafiyet ve kuantum çağı, madde ile enerji arasında sınır olmalıdır. Kuantum teorisi klasik mekaniğin yıkılışının ikinci unsurudur. Bu teori mekaniğin bütün postulatlarını reddeder. Mekanik determinizmin yerine istatistiğe dayalı bir determinizm koyar. Karşılıklı eylem fikrini ileri sürer.

Rönesanstan özellikle de 20. Yüzyılın ortalarından itibaren batı bilimi olağanüstü bir güç haline geldi. Sırf insani gayelerin hizmetine sokulan bu bilim her insana yeryüzünde tam anlamıyla bir insan olmasının bütün imkanlarına kavuşmasına izin verebilirdi. Malesef bu gidiş bilimle bilgelik arasında ayrılıkla yani vasıtaların tertibi ile gayelerin tefekkürü arasında bir kopmayla sonuçlandı. Batı medeniyetinin bu Faustçu modeli Rönesans tan beri üç postulatla ortaya konmuştur. İnsan ölmeden tarihin üçüncü eşiğini atlamak istiyorsa medeniyetler diyaloğunun zamanı çoktan geldi çattı. Birinci beşik insanın aletle doğu oldu. İkinci tarımla medeniyetin fışkırması, üçüncüsü maddenin göbeğindeki atomla ve hayatın kalbindeki genel oynama eşiğidir. Hakiki medeniyetler diyalogu, ancak herkes diğer insanı, kendisinin tam anlamıyla insan olması için kendisinde bulunmayan taraf olarak görüp buna kesinlikle inandığı zaman var olur.

İnsanlığın Medeniyet Destanı

Roger Garaudy

Türk Edebiyat Vakfı Yayınları

Feyzeddin Aytepe - 03.10.2016

,

1718

Feyzeddin Aytepe Hakkında

Feyzeddin Aytepe
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin