İSLAM VE BATI EKSENİNDE BİR TEZ: BEN VE ÖTEKİ

İSLAM VE BATI EKSENİNDE BİR TEZ: BEN VE ÖTEKİ

İSLAM VE BATI EKSENİNDE BİR TEZ: BEN VE ÖTEKİ

28.08.2017 - Yusuf Fettahzade
İSLAM VE BATI EKSENİNDE BİR TEZ: BEN VE ÖTEKİ

Hiçbir birey ve toplum boşlukta yaşayamaz. Tarih, varoluşumuzun hem bir şartı hem de sonucudur. İnsansız tarih, ancak doğa tarihinin konusu olabilir ama bu bize insan oluşumuz hakkında çok az şey söyler. Tarih, insanlığın ortak hafızasıdır; fakat bu hafızayı tarih yapıcıları kadar tarih yazıcıları da belirler.

Tarih, insanlığın ortak tecrübesidir. İslam medeniyeti ve Batı, bu Tarihi tecrübe içerisinde algı ve önyargı arasında bir iletişim ve etkileşime maruz kalmıştır. Batı’nın İslam algısını, onun Avrupa merkezli tarih anlayışından, hâkim medeniyet olma duygusundan ve Greko-Roman ve Yahudi-Hıristiyan köklerinden bağımsız ele alamayız. Batı medeniyetinin ben tasavvurunu belirleyen bu unsurlar, aynı zamanda onun öteki algısını da şekillendiriyor.

‘Orta ümmet’ olarak kendisini dünya coğrafyasının orta kuşağında gören İslam dünyası, Doğu’ya da Batı’ya da eşit mesafedeydi. Batı onun için hep cevap verilmesi, tepki gösterilmesi, mücadele edilmesi gereken bir öteki değildi. Batı’nın İslam algısı medya mensupları, akademisyenler, uzmanlar, gözlemciler, araştırma kurumları, lobi şirketleri, film yapımcıları, edebiyat insanları ve siyasetçiler gibi son derece karmaşık ve yaygın bir aktörler ağı tarafından üretilmektedir. Böylesine karmaşık bir ağın ürettiği imajlar, bir zaman sonra ‘sahte’, ‘yalan’ yahut ‘kısıtlı’ olmanın ötesinde bir nitelik kazanır. İnsanlar kendilerine sunulan imajlara, samimi bir şekilde inanmaya başlarlar. Çağdaş medya çalışmalarının da gösterdiği gibi imaj, gerçekliğin yerine geçer. İmajı kontrol eden, gerçekliği de kontrol etmeye başlar. Bu bakımdan İslam ve Batı arasındaki ilişkilerin, çoğu zaman bir imajlar savaşı olduğunu unutmamak gerekiyor.

Modern zamanlar, İslam dünyasında önemli kırılmalara yol açtı. Toprakları işgal edilen, onurlu ve özgür vatandaşları köleleştiren, tarihi ve medeniyeti geri ve saçma bir kültür olarak reddedilen İslam dünyası, moderniteye belli tepkiler göstermek zorundaydı. Modernitenin kaynağı olan Batı, bu tepkilerin odak noktası oldu. Modern dönemde Batı medeniyeti, kendi içinde farklı kırılmalar yaşadı. Bu iç kırılmalar, Batılı-olmayan dünyayla ve özellikle İslam dünyasıyla yakın ilişki içerisinde gerçekleşti. Batı’nın modern tarihi, aynı zamanda Batı-dışı toplumlarla olan ilişkisinin tarihidir. Avrupa kolonyalizmi, Batı’nın yeni ve modern evren anlayışının siyasi, ekonomik ve coğrafi alanlara yansımasının bir sonucu olarak ortaya çıktı. İngiliz ve Fransızlar başta olmak üzere, Avrupalılar sadece İslam topraklarını işgal etmediler; aynı zamanda klasik İslam geleneğiyle irtibatını koparmış yeni siyasi ve fikri elitler ürettiler. Modernleşme adına yaşanan sekülerleşme ve köksüzleşme, İslam toplumlarında Batı’ya karşı derin bir şüphe yarattı. Bugün bu şüphe, yaşadığımız kolonyalizm sonrası dönemde de devam etmektedir.

Rönesans ve aydınlanma dönemleri, Avrupa’nın hem fiziki hem de muhayyile gücü anlamında geleneksel sınırlarının dışına çıktığı ve yeni ufuklara açıldığı dönemler olmuştur. Özellikle Katolik kilisesine karşı artan muhalefet, yer yer paradoksal bir şekilde, İslam’ın daha insaflı ve tarafsız bir gözle ele alınmasına neden olacaktır. Zira Katolik kilisesinin mutlak hâkimiyetine karşı çıkan seküler Avrupalı düşünürler, insanların kilise ve papanın dışında başka dini kaynaklara dayanarak da erdemli ve mutlu olabileceklerini göstermek istiyorlardı.

‘Öteki’ olarak Türk ve Müslüman tipini betimleyen, eleştiren yahut öven Avrupa, aynı zamanda yeni bir ben tasavvuru ve kimlik oluşturmaya çalışıyordu. Katoliklerle Protestanlar arasındaki amansız mücadele, Türklerin (Müslümanların) bazen deccal bazen de Hıristiyanlardan daha namuslu insanlar olarak görülmesi, bu sürecin diyalektik sonuçlarından biridir. ‘Öteki’ algısı, bir kişinin ve toplumun ‘ben’ tasavvuruna sıkı sıkıya bağlıdır. Batı’nın İslam algısı, sadece onun bir başka medeniyet hakkında oluşturduğu bir takım gerçek ya da hayali imgeler bütünün ifade etmez. Bunlar aynı zamanda Batı’nın nasıl bir ben tasavvuruna ve ben bilincine sahip olduğunu da gösterir.

Avrupa’nın emperyalizmini ahlaki ve son tahlilde arızi bir sorun olarak gören elitler, modernleşmek için Avrupa’ya benzemek gerektiğine de aynı kesinlikle inanmışlardı. XX. yüzyıldaki pek çok bağımsızlık savaşının ardından Batılılaşmanın bir resmi devlet politikası haline gelmesi, bu çelişkinin çarpıcı örneklerinden biridir. Emperyalist Avrupa’yla ‘uygar Avrupa’ arasındaki bu çelişki, modernite projesinin sorgulanmaya başlandığı XX. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam edecektir.

Modern İslam’ın ben tasavvuru, Batı medeniyeti algısından ve ona yönelik tavırlardan bağımsız değildir. Bu manada XIX. yüzyıl İslam dünyası yeni bir Avrupa’yla, dolayısıyla yeni bir dünyayla karşı karşıya olduğunun farkındadır. Bu dünyanın XX: yüzyılda izleyeceği yol, İslam-Batı ilişkilerini belirleyen temel parametrelerden biri olacaktır.

Batı’nın İslam algısı, aslında kendisinin aynadaki yansımasıdır. Ötekinin dışlanması üzerine kurulu ben tasavvurları, ötekiyle ilişkilerin çatışma ve savaş üzerinden yürütülmesi sonucunu doğuruyor. Kendinin hala tarih ve medeniyetin merkezindeki yegâne aktör olarak görmek isteyen bir Avrupa yahut Amerika’nın başkalarına yönelik barışçıl ve kuşatıcı bir tasavvur geliştirmesi kolay değildir.

İslam ve Batı, yine İbrahim Kalın’ın Ben, Öteki ve Ötesi adlı kapsamlı çalışmasının bir mukaddimesi olarak okunabilir.

İslam ve Batı

İbrahim Kalın

İsam Yayınları

2.Baskı, 2007, İstanbul

Yusuf Fettahzade - 28.08.2017

,

461

Yusuf Fettahzade Hakkında

Yusuf Fettahzade
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin