İşrakilik Hakkında Kısa Bir Değini

İşrakilik Hakkında Kısa Bir Değini

İşrakilik Hakkında Kısa Bir Değini

05.04.2019 - Ferhat Özbadem
İşrakilik Hakkında Kısa Bir Değini

Şark kökünden türetilen işrâk kelimesi sözlükte “güneşin doğuşu sırasındaki ışıma, aydınlanma, parlama, tan ağarışı” gibi anlamlara gelir. Aynı kökten türeyen meşriḳ ise coğrafya olarak doğuyu ifade eder. Terim anlamında işrak, epistemolojik açıdan akıl yürütmeye veya bir bilgi vasıtasına gerek kalmadan bilginin doğrudan içe doğması, iç aydınlanma, keşf ve zevke (mânevî tecrübe) dayanan bilgi için kullanılır. Ontolojik açıdan işrak, aklî nurların tecellisi sonucunda varlığın zuhur edip gerçeklik kazanmasıdır. Aynı zamanda işrak, arınan insan nefsinin ilâhî nurların tecellisiyle aydınlanıp kemale ermesi şeklinde ahlâkî anlamda da kullanılır. İşrak ayrıca, güneşin doğudan yükselerek her şeyi aydınlatması olgusundan hareketle coğrafî anlamda ışığın ve aydınlanmanın ana yurdunun Doğu hikmeti olduğunu sembolize eder. “Işık doğudan yükselir” özdeyişi buradan gelmektedir. İşrâkıyye terimi, İslâm düşünce tarihinde bilginin kaynağı olarak akıl yürütmeyi (istidlâl) temel alan rasyonalist Meşşâî felsefeye karşı mistik tecrübe ve sezgiye (keşf, zevk, hads) dayanan teosofik düşünce sisteminin adıdır. İşrâkıyyûn da bu düşünceyi izleyenlerin oluşturduğu akımı ifade etmektedir.

İşrâkīlik seçmeci (eklektik) bir sistemdir; ancak kaynağını nereden aldığı ve sisteme asıl rengini verenin hangi filozof veya doktrin olduğu tartışma konusudur. İslâm düşünce tarihinde işrak felsefesinin en önemli temsilcisi kabul edilen Şehâbeddin es-Sühreverdî el-Maktûl, görüşlerini temellendirdiği Ḥikmetü’l-işrâḳ adlı eserinin giriş kısmında İşrâkī hikmetin mahiyetini ve önceki felsefî doktrinlerle olan ilişkisini açık bir şekilde belirtir. Ona göre kadîm hikmet biri kanıtlamaya (istidlâl) dayalı araştırma ve incelemeyi (el-hikmetü’l-bahsiyye), diğeri mistik tecrübe ve sezgiyi (el-hikmetü’z-zevkıyye) temel alan iki farklı metot kullanıyordu. Bunlardan ilkinin önderi Aristo, ikincisininki Eflâtun’dur. Fakat burada Eflâtun, nurla sembolize edilen kadîm Zerdüştî felsefenin bir devamı ve temsilcisi olarak sunulur. Ayrıca Câmasb, Ferşâvüşter ve Büzürgmihr gibi eski İran bilgeleri; Agathedemon, Hermes ve Asklepios gibi eski dünyanın Aristo dışındaki bütün bilge ve filozofları keşf ve aydınlanma yöntemini benimseyip kullanan birer İşrâkī sayılır. Ancak bilgelerin babası Hermes, hikmetin önderi ve reisi Eflâtun, hikmetin sütunları sayılan Empedokles ve Pisagor İşrâkī hikmetin en belirgin simalarıdır.[1]

İşraki Felsefe, temellerini Farabi’yle birlikte atmış, İbn Sina’yla beraber değer kazandırmış ve Sühreverdi ile bu felsefe doruklara ulaştırmıştır. İşrak, kelime anlamı olarak “aydınlanma” manası taşır ve “şark” yani doğu kelimesinden türemiştir. Bu felsefe özünü anlamıyla beraber südur, nur ve zulmet kavramlarının içinde barındırır. Bu açıdan bakıldığında İşraki Felsefe’nin İslam Felsefesinde, Farabi’yle temellenmiş olması doğrudur. Çünkü Farabi’nin Doğu Felsefesi kurma girişimi İşrakilikle şekillenmiştir. Bunun sebebi, İslam felsefesinin Platon, Aristoteles ve özellikle Yeni Plâtonculuk felsefelerinin yani Antik Yunan ve Helenistik Felsefelerinin; bir de Zerdüştlük dininin etkisiyle alınmış “ışık-karanlık” metaforu, saydığımız filozofların felsefelerinin şekillenmesinde ve dolayısıyla İşrakiliğin meydana gelmesinde etkili olmuştur. Farabi’deki südur nazariyesi, İbn Sina’daki nur-zulmet ve aşk haliyle -ve İbn Sina’nın “Hikmetu’l Meşrıkıyyun” eseriyle birlikte- Doğu Felsefesi yani İşrakilik kurmak istenmiştir. Fakat bu çabalar Sühreverdî ile sonuç bulmuştur. Bu sebeple İşrakilik Ekolü kurucusu olarak Sühreverdî anılmaktadır. Zaten Sühreverdi’nin felsefesi “aydınlanma ve nur” üzerinedir. Tıpkı Yeni Plâtonculuk içerisinde yer alan Plotinus gibi südur nazariyesini ışık üzerinden işlemiş fakat “nous” kavramı yerine “nur” kavramıyla açıklamıştır.

İşrakilikte sezgisel ve mistik bir bakış açısı mevcuttur. Ayrıca yöntem de Sühreverdi açısından, akıl dışı sezgi olarak görülmektedir. Sühreverdi’nin bu felsefeyi kurma amacı ise Aristoteles ve takipçilerinin aklı ön plana çıkarmalarına karşı çıkmak olmuştur. Böylece sezgisel bir yöntemle yeni bir sistem kurmuştur.[2]

Meşşâîler akli istidlale ve nazari bilgilere önem verirken işrakî ve sûfî gelenekte iç aydınlanma, keşf ve müşahade tercih edilir. Bu bağlamda ”kalbi keşf” sufi özelde, “iç aydınlanma” ise işraki özelde hâkim paradigmadır.

“Güneşin doğması, tan ağarması” anlamındaki “işrak” kelimesinin felsefi terim olarak karşılığı,“keşf, ilham, sezme, müşahade veya esrarın kalbe açılması”dır.

Sühreverdi, “Bana her şey taakkul, muhakeme, istidlal yolu ile değil, büsbütün başka bir tarzda gelmiştir. Ben sonra bu keşfedilmiş şeylerin delilini aradım” demektedir. Meşşai felsefede Aristo formu ön planda iken, İşrakilik ve Sufizmde, Pisagor-Eflatun formu ön plandadır.

Sühreverdi’nin İşraki felsefesine “Hermes, Eflatun ve Zerdüşt’ün birleştirilerek İslam irfanıyla yeniden yorumlanması” demek yanlış olmaz. Bu harmoniye, İran kültür ve dinlerinde yer alan kadim felsefi temelleri de dâhil etmek mümkündür.

Sühreverdi hayatta iken felsefesi Endülüsten Hindistan’a kadar büyük bir taraftar kitlesi toplamıştı. Fakat Meşşaiyyun’un düşünce sistematiğindeki müphemlik akımı tarihe mahkûm etmiştir.

Öte yandan Sühreverdi, Aristo’ya yaptığı tenkitlere rağmen onun felsefesinin etkisinden kurtulamamıştı. Bundan dolayı mevcudatın hudusu, kesret ve tebeddül meselelerinde izah sıkıntısı yaşamıştır.[3]

İşrakiye terimi “İslam düşünce tarihinde bilginin kaynağı olarak kabul edilen akıl, temel alan rasyonalite, meşşai felsefeye karşın mistik tecrübe ve sezgiye yani keşf, zevk teolojik düşünce sisteminin adıdır.” Şahabettin Yahya es-Sühreverdi gerçek bilgiye ancak mistik tecrübe yöntemiyle ulaşılabileceğini bu konuda mantıki yöntem ve çıkarımların geçersiz olduğunu savunmaktadır.

Felsefenin en önemli temsilcilerinden kabul edilen Şahabettin esSühreverdi “el-maktul” veya bazılarına göre “eş-şehid” olmuş olan ve görüşlerini değerlendirdiği el-Hikmetü’l-işrak adlı eserinde işraki hikmet'in ve önceki felsefi doktrinlerle olan iyi ilişkisini açık bir şekilde ortaya koyar. Sühreverdi bu düşüncesinde Aristo ve Eflatun'un etkisinde kaldığı son derece barizdir. Aslında bazı ibareler ile olayı aydınlatmak istersek, meşşai filozofların Aristo ile olan ilişkileri ne ise, Sühreverdi’nin ve İşrak Filozofu'nun Eflatun’la olan ilişkisi de aynı düzeydedir. İşte bunun için Sühreverdi işrak denilince özellikle farklı kültürlerin metod birliğini sembolize eden, bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Hakikate ulaşmanın birbirini tamamlayan iki yolu vardır. Biri nazar ve tefekküre dayanan bahs bir diğeri de kulluk ve çile çekme ahlaki arınmada en yüksek dereceye varmayı arzulayan teellühtür. Akl-ı beşerinin kifayetsizliğini ileri sürerek düşünmeye ve araştırmaya muhtaç olmadan keşf yoluyla hakikatin bilgisine ulaşmış olan kişiye “müteellih” denilir.[4]

İşrakilik’in bir tür İbn Sinacılık olduğu ile ilgili bir yaklaşımda vardır. İşrakilik’in ilk görüşlerinin İbn Sina eserlerinde yer aldığı ve sonrasında geliştirilmesi neticesinde meydana geldiği görüşü savunulmaktadır. İşraki felsefe bir harman, bir sentez olduğundan dayandığı temelin ne olduğu konusunda farklı görüşler olması doğaldır. İşrakilik’in dayandığı kişi ve düşüncenin ne olduğu sorusuna bu açıdan bakıldığında birçok kişi ve düşünce olduğu söylenebilir.

“Bilgi meselesinde mantık ve akıl yürütme metoduna karşı olan İşrakilik'in, bilgi kaynakları olarak akıl üstü keşf, ilham ve sezgiye büyük değer verdiği görülmektedir. Bu özelliğinden dolayı da, İşraki Felsefe, Meşşai Felsefe ile Tasavvuf arasında orta bir yer tutar.”[5]

“İşraki felsefenin metafizik tasavvurunun en özgün unsurlarından biri olan alem tasavvurundaki misal alemi, fizik ve metafizik alem arasında ve bu iki kozmoloji arasında onları hem birleştiren hem de ayıran bir yeri teşkil eder. Mertebeli bir yapısı vardır. Bu alemde birbirine zıt görünen alanlar ontolojik temelde benzeştiği gibi misal aleminin kendisi ontik varlığını farklılığıyla ortaya koyan bir hakikat mertebesidir. Bunun insandaki tekabülü “mütehayyile”dir. Mütehayyilenin alanındaki bütün gerçeklik de misal alemiyle ilişkilidir.”[6]

İşrakilik’in kurucusunun Sühreverdi olduğu ile ilgili genel bir kabul vardır. Sühreverdi’nin oluşturduğu yöntem ve disiplin İşraki felsefeyi kendisinden sonraki dönemlerde de çok önemli bir etkin unsur kılmıştır. Sühreverdi’nin İşrak felsefesi ile ilgili görüşleri sonraki dönemlerde birçok akımı etkilemiştir. “Sühreverdi’ye göre keşf yolu, insanın zulmetten nura yükselmesini temin eder. İnsan, nefsini terbiye etmek suretiyle bu mertebeleri geçer ve alelâde insanların ulaşamayacakları yüksek ruhi kuvvetler kazanır. Kalplerinde son derece şeffaflık hasıl olur. Tabiat ve ruh hadiselerine, mana alemine vasıtasız ve nazarsız nüfuz etmek imkanı kazanırlar. Bu suretle, yalnız peygamberler değil, ilahi bir kuvvet kazanan her ruh mana alemi ile temasa gelir, oradan sesler işitir ve hakikatler görür, bu müstesna insanlar yüksek bir cezbe neticesinde “ işrak” a sahip olurlar, bu işrak Allah’ın nuru ile meydana gelir. Keşfe ulaşmış bir kişide, göz her zamanki halinden daha nüfuzlu ve daha derin görür. Bilgi hasıl olduğu zaman, bu bilgi kelimelerle ifade edilemez, kudret hasıl olduğu zaman, bu insan gücünün üstünde bir kuvvet olur. İşrak sahibinin emri, unsurlara ve hadiselere hükmeder, mucizeler ve kerametler bu suretle meydana gelir.

Sühreverdi nuru bir nesnenin hakikati olarak değerlendirir. Ona göre nur, kendisi açık ve belirgin olan, kendisi ile başkalarını açığa çıkartan ve belirginleştiren dolayısıyla da tanımdan da istisna(müstağni) olandır. Varolan her şeyin nur ile karanlık arasında yer işgal ettiğini ve bu ikisi arasında derecelenme olduğunu düşünür, bunu da nur ve zulmet olarak ifade eder.

Nuru zengin, zulmeti ise yoksul sözcüğü ile niteler. Ona göre zenginlik, bir varlığın özünü ve yetkinliğini kendinden alması, yoksulluk ise başkasından alması demektir. Zengin sözcüğü her yönü ile zorunlu olan varlığı, yoksul sözcüğü ise imkân alanında olan mümkün varlığı karşılamak üzere kullanılmaktadır.

Şu halde zengin olan nur, her yönü ile zorunlu, kendinde aşikar, kendisi ile başka şeyleri aşikar eden bir varlık olarak anlaşılmaktadır. Sühreverdi için karanlık, varolan bir şey veya bir öz değil, nur yokluğunu ifade eder, yani karanlık, nur yokluğundan başla bir şey değildir.

Sühreverdi, nuru hakikati bakımından iki ayrı nitelikte; geçici nur ve soyut nur diye ikiye ayırır.

Geçici nur( arız); hakikati bakımından nurdur, fakat başkasında heyet olarak bulunur. Burada heyet olarak bulunma ifadesi üzerinde duracak olursak; örneğin,fildişine yayılmış olan beyazlık onda bir heyettir ve ona tamamen yerleşiktir, yani beyazlığı fildişinden ayıramayız. Oysa bir bardaktaki su böyle değildir, bulunduğu mahalden ayrıldığı zaman da varlığını muhafaza eder.

Heyet mutlaka bir mahale ihtiyaç duyar, varlığını kendi başına devam ettiremez, şayet devam ettirebilseydi heyetten değil cevherden söz etmiş olurduk.

O halde; geçici nur bir yere yayılan ve tamamı ile ona yerleşen bir şeydir, varlığını o yerle birlikte devam ettirir ve başkasına intikal edemez.

Nur, cisimleri cisim olarak açık ve belirgin kılandır, nur olmadığı vakit diğer şeyler yoktur.

Cisim geçici nurun taşıyıcısıdır.

Soyut Nur; kendindeki hakikati bakımından nur olan ve başkasında heyet olmayan her şey salt nurdur. Soyut nur duyu ile gösterilemez, bir cisme yerleşmez ve asla bir yönü olmaz ve o kendisinin farkındadır, dolayısı ile kendini kavrayan (müdrik) her şey soyut nurdur..

Sühreverdi cisim ve heyeti açıklarken sözü soyut nurun varlığına getirmiş, onların varlığı için soyut nuru gerekli görmüştür. Cisim ve heyetler özleri bakımından yoksul olduklarından onları açık ve belirgin kılacak bir sebebe yani nura ihtiyaç duyarlar. Bu nura işaret edilebiliyorsa geçici nur, şayet işaret edilemiyorsa soyut nur denir.

Nurların İlkesi Nurlar Nuru; Kendi kendine kaim olan nurların, geçici nurların, cisimli cevherlerin ve heyetlerin ötesinde bir başka nurun bulunmadığı bir nurda sona ermesi gerekir. İşte o nurlar nurudur. Kuşatıcı (muhit) nurdur, devamlı var olan (kayyum) nurdur, tertemiz (mukaddes) nurdur, en büyük ve en yüce nurdur, her şeye hakim olan (kahhar) nurdur ve bu nur mutlak olarak zengin görülmektedir. Yani özünde veya yetkinliğinde başkasına muhtaç değildir, onun ötesinde de başka bir şey yoktur. Bu nur olarak nurdur.

Sühreverdi, tek bir soyut nuru mutlak anlamda zengin görüyor, diğer soyut nurları da yoksul olarak düşünüyor. Zengin nur bütün nurların nurudur, hepsini kuşatır, devamlıdır, maddi değildir, varlığı ve yetkinliği sadece kendisine dayanır. Diğerleri ise varlıklarını ve yetkinliklerini ondan alır, bu yüzden onlar yoksul olarak değerlendirilir.

Nefsin mahiyeti ve tanımı: İnsan nefsi soyut nurlardan bir nurdur. Yukarıda soyut nur ile ilgili yaptığımız açıklamayı hatırlayacak olursak, soyut nurun bu özellikleri nefse delalet etmektedir. Soyut nur kendinden ve kendini kavramaktan asla uzak kalamaz, yani kendine gaib değildir. Çünkü kendini kavramak herhangi bir biçimle (suret) veya başka bir şeyle olmaz. İnsan kendini kavramak için sadece ve sadece kendine muhtaçtır. Kendimizi kavramanın olduğu gibi gerçekleşmesi kendimizin ve kendimize ait bir ögenin kendimizden asla uzak olmaması gerekir. Bir başka deyişle, insan kendini kavrarken kendinden olan hiçbir şey ondan ayrı ve uzak kalamaz, bu yüzden beyin, ciğer ve kalp gibi kendilerinden uzak olduğumuz ve kendimizin kavranmasına dahil olmayan bu şeyler insanın kendisi değildir.

Onlar insanın kavrayan (müdrik) yönü değildir, bu da demektir ki insanın kendisi ve kavrayan yönü cismani bir organ veya durum değildir. Şayet böyle olsaydı onlar kendimizden uzaklaşmaz kendimizin muhtevasına dahil olurdu. Çünkü insan devamlı olarak bir öz bilince (şuur) sahiptir. Oysa onlar bu öz bilinçte asla yer almazlar.”[7]

Çok derin ve büyük bir içeriğe sahip olan işraki felsefe düşüncesi maalesef Anadolu’da gerek akademik anlamda gerekse islam düşüncesi çalışmalarında yeterince yer bulamamıştır. Yaptığım araştırmalarda çok az tez ve makale olduğunu gördüm.

Günümüzde farklı islami düşünce ekolleri üzerindeki etkileri yer yer görülen işraki felsefe bir bütün olarak varlığını devam ettirmemektedir. Bir disiplin ve düşünce yöntemi olarak özgün bir yapıya sahip olan İşraki felsefeye yönelik eleştiriler de zayıf (az) kalmıştır.

[1] TDV İslam ansiklopedisi

[2] Bayrakdar, M. İslam Felsefesine Giriş, Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

[3] İbrahim Kaygusuz, İşrakiyye ve Meşaiyye(II)

[4] http://ahmetagirakca.com.tr/uploads/default/articles/Su%CC%88hreverdi%E2%80%99ye_ve_katline_bakis%CC%A7_ac%CC%A7imiz.pdf

[5] İşrâkîlik’in İslâm Felsefesi İçerisindeki Yeri ve Kaynakları, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Dergisi, 2003, sayı: 8, s. 159-177.

[6] Fatma Turğay, https://www.bisav.org.tr/Bulten/281/1707/israki_felsefede_misal_alemi

[7] Sadi Aslangiray, http://www.dusunuyorumdergisi.com/israkiye-mektebi-illuminisme/

Ferhat Özbadem - 05.04.2019

,

706

Ferhat Özbadem Hakkında

Ferhat Özbadem

1979 yılında Adıyaman?da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Adıyaman'da bitirdi. Gül Eğitim Yardımlaşma Dayanışma İlmi Araştırmalar ve İnsan Hakları Derneği kurucu üyesidir. Özgün İrade, Vuslat, AbıHayat ve Yolcu dergisinde şiir ve makaleleri yayınlanan yazar evli üç çocuk babasıdır.

zeynepder.org, haberdurus.com, gulder.info, dunyabizim.com, kitaphaber.com.tr web sayfalarında belli periyotlar ile yazı yazmaktadır.

Yayınlanmış Eserleri:

  • Ebrulim
  • Kur'an'ın Gölgesinde Hz. Muhammed
  • Cennetin Yolu
  • Kur'an'ı Nasıl Okumalı
  • 40 Esas 40 Düstur
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin