İzmirli İsmail Hakkı'nın "Bazı" Görüşleri

İzmirli İsmail Hakkı'nın "Bazı" Görüşleri

İzmirli İsmail Hakkı'nın "Bazı" Görüşleri

06.06.2017 - Sait Alioğlu
İzmirli İsmail Hakkı'nın "Bazı" Görüşleri

İzmir'de 'Müslüman' bir muhitte ve İslami hissiyatı güçlü, aynı zamanda da birçok aile ferdinin İslami ilimlerle uğraştığı bilinen bir aile ortamında doğup büyümüş; tahsilinin ilk dönemlerini doğduğu şehir olan İzmir'de, yüksek tahsilini ise İstanbul'da tamamlayan, Osmanlı son dönem ve cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşamış; gerek İslam düşüncesine hizmetinden dolayı ve gerekse de, cumhuriyet döneminin netameli döneminde, ilkelerinden taviz vermeden, düşünce adamlığı ile birlikte bürokrat vasfıyla da ön planda bulunmuş İslamcı dünya görüşüne sahip bulunan İzmirli İsmail Hakkı birçok alanda eser vermiş ve özellikle de İslam felsefesi alanında önemli düşünceler ve eserler ortaya koymuştur.

Kelâm ilmine yönelik 'yeni' yaklaşımlarından hareketle, bu ilmin yeniden ele alınmasına önayak olmuştur. Esas alanı İslam felsefesi olan İzmirli İsmail Hakkı, İslam felsefesi ile önemli eserler ortaya koymasına rağmen, bu alanda bir ekol olamamıştır. Bununla birlikte, daha sonraki süreçte, bu alanla ilgilenen sal ilgili ve bu konuyu akademik çerçevede değerlendiren birçok insan, İzmirli İsmail Hakkı'nın düşüncelerinden etkilenmiş ve etkilendiği oranda da düşünce ortaya koymaya çalışmıştır.

Biz burada, Bayram Ali Çetinkaya'nın kendi telifi olan “İzmirli İsmail Hakkı-Hayatı, Eserleri, Görüşleri” (s.225. İnsan Yayınları İst. 2000) adlı eserinden yola çıkarak, İzmirli İsmail Hakkı'nın bazı görüşlerini şu şekilde özetleyebilirdik;

a) Kelâmi Görüşleri…

İzmirli İsmail Hakkı, ilim anlayışını ve uyguladığı metodu açıklarken ilke olarak Hz. Peygamber(s) dışında hiçbir kimseyi günahsız ve hatasız kabul etmediğini belirtmektedir Bu ilke, Kur’an’ın anlaşılması ve dinin hikmetinin mahiyetinin ‘ne olup olmadığı’ hususunun vuzuhunda bir hayli önem arz etmektedir.

Hz. Peygamber’e(s) yönelik bu düşüncesinden dolayı, İzmirli bilhassa iyi bir nakilci olmakla övünmüş, nakillerde tahrife ve yanlış anlamaya meydan vermeme, delile dayanmayan bir fikri kendine mal etmeme konusunda titiz davranmıştır. Müslümanlara yönelik sapıklık ve küfür suçlamaları yapmaktan kaçınmakla birlikte dinî emir ve yasaklarını hafife alanlara muhalefet etmekten de geri durmamıştır.

Düşünce çizgisi hakkında ise İzmirli, Selef âlimlerine büyük bir saygı duyduğunu, yararlandığı İslâm düşünürleri arasında Gazali’nin başta geldiğini kaydetmiştir (1)

b)Felsefi Görüşleri…

İzmirli İsmail Hakkı kendi yaşadığı dönemde, Müslümanlar açısından önemli bir ilmi disiplin olan ve Batı düşüncesi ile kıyaslandığında, içerdiği çeşitli argümanlar açısından felsefeyle eşit konunda bulunduğu söylenebilecek olan kelâm ilminden yola çıkarak, bu ilmin üzerinde durduğu ‘eski’ kaidesi üzerinden yenilenmesi gerektiğin vurgulamaktadır. Ondan dolayı, İzmirli İsmail Hakkı ülkemizde Yeni İlm-i Kelâm’ın temsilcisi olarak bilinmektedir.

O yukarıda da belirtmeye çalıştığımız üzere klasik dönemlerde yaşamış bulunan ‘âlimlerin kelâmını doğrudan İslam felsefesi olarak belirtmiştir. “Türkiye’de İslam felsefesinin “kurucu”su olarak kabul edilen İzmirli’ye göre, İslam felsefesi İslam’ın etkisiyle tadil edilen felsefe demektir. İslam felsefesinin diğer manası, İslam’ın prensipleri (kavaid) üzerine kurulmuş felsefedir. Düşünürümüz, müteahhirinin kelâmına da İslam felsefesi denildiğini bildirmektedir.” (2)

İzmirli günümüzde de olduğu gibi, özellikle Batılı düşünce sistemleri ve bunlardan sadır olan paradigmalarla tanışan âlimlerin ve aydınların şahsında, çoğu kez, bir yıkım psikolojisi içerisinde bocalanma sonucu Batılı paradigmalara, bulundukları konum açısından teslim olan ve elde bulundurduğu her tür ‘kaynağı’ ve materyali araçsallaştırmaya çalışanlar gibi bir hevese tevessül etmemektedir.

O bu çerçevede, her şeyden önce Kur’an’ı her tür istifhamdan arî tutmaya çalışmaktadır. Onun bu meyanda, felsefi düşünce bağlamında onun bir felsefe kitabı olmadığını dile getirtmektedir. “İzmirli, Kur’an’ın bir felsefe kitabı olmadığını, ancak felsefenin konusu olan tevhidi bildirdiğini ileri sürer. Bu nedenle doğrudan doğruya tevhidi araştırmak İslam felsefesi mevzuları içerisinde yel almaz. Ancak vahiyle haber verilen gerçekliği (hakikat) çözümlemek; aklın kanıtlanmış bir durum haline getirmek,,vahiyle aklın uygunluğunu ortaya koymak; Kur’an’ın gerçekliğini izah etmek İslam felsefesinin temel görevi olmuştur.” (3)

İzmirli İsmail Hakkı’ya Göre Felsefi Ekoller…

İzmirli’ye göre İslam dünyasında felsefi ekol (ya da ona göre meslek) başlıca altı kategori içerisinde değerlendirilebilirdi. Bunlar sırasıyla;

1-Salt Felsefe (Hikmet-i Mahza) Mesleği,

2-Kelâm Felsefesi (Felsefe-i Kelâmiye) Mesleği,

3-Karmati Felsefe Mesleği,

4-Felsefe-i Muadilde (Safaiye) Mesleği,

5-Kelâmi Felsefe Mesleği,

6-Tasavvuf Felsefesi Mesleği

a) Tanımı konumu ve taksimi açısından felsefe…

Felsefe ve İsmail Hakkı'da felsefi görüş... Wikipedi’ye göre, Felsefe veya düşünbilim, sözcük köken olarak Yunanca seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum anlamına gelen "phileo" ve bilgi, bilgelik anlamına gelen "sophia" sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplin. "phileo"=sevgi "sophia"=bilgi veya bilmek kelimelerinden türemiştir. Philosophia=bilgelik arayışı, bilgiyi sevmek, bilgi severlik, araştırmak ve peşinde koşmak anlamlarına gelmektedir. Filozof da bilgeliğe ulaşmaya çalışan kişi olarak tanımlanmaktadır. Ki Bundan ötürü, felsefe Yunanlar için, ‘bilgelik sevgisi’ ya da ‘hikmet arayışı’ anlamına gelmiştir. Başlangıçtaki bu özgün anlama göre, her türden bilimsel araştırmacıya "filozof" adı verilmiştir. Ayrıca Felsefe; varlık, bilgi, gerçek, adâlet, güzellik, doğruluk, akıl ve dil gibi konularla ilgili genel ve temel sorunlarla ilgili yapılan çalışmalardır. Felsefe düşünce sanatı olarak da bilinir.

İzmirli İsmail Hakkı, birçok kişiden farklı olarak kendi çağdaşı filozof Spencer gibi, insan’a ait olan, yani insan bilgisini (malumat-ı beşeriye) üç kısımda değerlendirmektedir. Bunlar; a) Marifet-i Amiyane;:Birleşmemiş olan bilgi; b) İlim: Kısmen birleşmiş olan bilgi; c)Felsefe: Tamamıyla birleşmiş olan bilgi (4) İzmirli’ye göre bir hüküm, ilmî hüküm olmaksızın hakikaten bir marifet olabilir. Her ilim bir marifettir. Fakat her marifet bir ilim değildir.

Aralarında irtibat olmayan bir yığın marifet bir ilim olamaz. Marifetlerin ilim olması için aralarında bir ilginin (cihet-i vahdet) olması gerekir. İlim bir bilgiler manzumesidir. Ki, bu marifetler bir diğeriyle müteselsil olur. Marifet, vakıayı bilmekle iktifa eder. İlim ise, bununla iktifa etmeyip sebebini de bilebilir. Bundan dolayı hiçbir ihsasımız(duyular) ilmî değildir.(5)

Bu düşüncelere sahip bulunan düşünürümüze göre, ilmin gayesi olan hakikat nefsin tabii gıdasıdır. İlim ancak umumi (amm) olarak bulunur. Hakikatte bir ilim ne kadar umumi olursa, o kadar mükemmel olur. Nitekim riyazet, diğer ilimlerden umumi olduğundan, daha mükemmeldir. İlmin zaman ve mekânı yoktur. Fakat tasdik ettiği eşya her şeyde ve her an caridir. İzmirli bu noktada Bacon’ın şu sözlerine katılmaktadır: “İnsanın kudreti ilmiyle mütenasiptir.” (6)

İzmirli’ye göre felsefe ”eşyanın esbabı ve ahiresinden” bahseden; eşyanın hakikatini araştıran bir ilimdir. Bu tarifle bilinen felsefenin farklı devirlerde değişik tarifleri yapılmıştır. Felsefenin dört şubesi vardır; İlmü’n-Nefs, ilm-i mantık, ilm-i ahlak, ilm-i mabadettabia. Felsefe bir ilim ile diğer ilimler arasındaki ilişkiyi ve bir ilmin çeşitli kısımları arasındaki münasebeti ortaya koyar. Bu manaya göre her ilmin bir felsefesi vardır. Her ilim felsefeyle kemal bulur: Hukuk felsefesi, tarih felsefesi, matematik felsefesi, sosyal bilimler felsefesi…(7)

Aristo’ya yönelik eleştirisi…

O Aristo’nun felsefeyi tamamen nazari(teorik) meselelere hasretmesini eleştirerek İslam filozoflarının Aristo’ya ait sistemi büyük oranda değiştirdiklerini ifade etmektedir. Ona göre bu yaklaşım tarzı, Meşşâiler örneğinde olduğu gibi, İslam filozoflarına Aristo’nun şarihliğilini yaptırmış, bu aynı zamanda onlara tam bir serbestlikle onun dağınık düşünceleri arasındaki boşlukları doldurmayı gerektirmiş ve böylece yeni bir düşünce tarzını meydana getirmelerini sağlamıştır.

Yine İzmirli’ye göre Yeni Eflatuncu yorumların etkisinde olan Farabi ile İbn Sinâ’ya göre felsefi yaklaşımlarında Aristo’ya daha yakın görünen İbn Rüşd bile dinde vahyin otoritesini kabul ederek onlardan ayrıldığını belirtir ve bu sebeple felsefi düşünceyi Yunan mucizesi olarak takdim edip sadece Aristo’ya mal edilmesini doğru bulmaz.(8)

Çağdaş Batı kaynaklı felsefi ekoller ve bunların İzmirli İsmail Hakkı tarafından tenkidi...

a) Materyalizm

Maddecilik, özdekçilik veya materyalizm, her şeyin maddeden oluştuğunu ve bilinç de dahil olmak üzere bütün görüngülerin maddi etkileşimler sonucu oluştuğunu öne süren, a priori olan hiçbir metafiziksel kavram kabul etmeyen felsefi kuramıdır. Bir diğer deyişle madde, var olan tek tözdür. Maddecilik "fiziksel maddenin tek veya esas gerçeklik olduğu" yönündeki kuramdır.

Materyalizmi bilimsel bir kavram olarak ilk kez kullanan kişi Demokritos’tur. İzmirli İsmail Hakkı 19. ve 20. Yüzyılı en çok etkileyen düşünce akımlarından birisi olan materyalizmi Demokritos başlatmıştır.

Demokritos’a göre atomlar sonsuz, ezli ve nev’an (cinsce) mittehid şekil ve miktar bakımından çeşitlidir. Atomlar kesintisiz bir harekete haiz olmakla ictima ile cisimleri terkip eder, tabiatta ne kasd ve ne de bir gaye yoktur. Tabiatta hiçbir şey sebepsiz meydana gelemez, her şey ve sebep ile zorunlu olarak hâsıl olmuştur. Bu illet asla kâinattan hariç atomlara haricinde lahuti bir illet değildir. Böylece Demokritos uluhiyeti inkâr; maddiyatı izhar eylemiştir. Artık her şey atoma, madde ve harekete raci olmuştur.(9)

Demokritos’la başlayan, ama modern zamanlarda revaç bulan bu akıma baktığımızda Maddecilik bilginin yapısı ve oluşumu hakkında bir postulattır. Bütün bilginin gözlem veya deneyim sayesinde oluştuğunu savunur. Maddeciliğin birbiriyle örtüşen birçok önermesi vardır. Bunlardan en belirgini ve farklılığını ortaya koyan her şeyin maddeden gelip madde olarak devam etmekte olduğu düşüncesidir. Maddeci kuram, monist varlıkbilim sınıfına aittir. Böylelikle, düalizm veya plüralizmden ayrılır. Görüngübilim üzerine kurulmuş idealizm ve tinselcilik düşünce sistemlerin karşıtıdır.

Birçok Müslüman düşünürün yapmaya çalıştığı gibi İzmirli’nin de materyalizme eleştiriler getirdiğini ve geliştirdiğini bilmekteyiz. “Netice olarak İzmirli’nin yaptığı daha önce materyalizme getirilen eleştirilere bir ek ve katkıdır. Kısaca İzmirli, materyalistlerin kesin kanunlar olarak kabul ettikleri bazı tabi kanunların kaynaklarının sarsıntıya uğradığı ve bu düşüncedeki insanların tartışma ve tetkike tahammüllerinin bulunmadığını, kadim zamandan beri gelen bu felsefî sistemin bugün kıfayetsizliğinin sabit olup ortaya çıktığını düşünmektedir. (10)

b) Mekanizm

Mekanizm, tüm olayları hareket ve hareket yasalarına dayanarak açıklayan görüş. Bu görüşte fizik dünya olayları yanında, canlılar dünyasındaki olaylar da hareket ve hareket yasalarına geri götürülerek açıklanır.

Mekanik açıklama biçimine, Batı düşüncesinde ilk kez Demokritos’ta rastlanmaktadır.

Demokritos’a göre oluş ve evren, atomların hareketleri ve birbirlerini etkilemeleri sonunda ortaya çıkmıştır. Her atomun hareketi özü gereği zorunlu olduğu için, oluş da zorunludur. Demokritos’a göre oluşa egemen olan mekanizm, yalnızca fizik dünyada değil, aynı zamanda psişik olayların oluşumunda da egemendir. Demokritos’un anlayışında materyalist bir temel kendini göstermektedir (11)

Mekanizm, adından da anlaşılacağı üzere, insan gücünün yerine makineyi koyan ve zaman içerisinde de insanı makine bağlamında değerlendirip onu bir mekanik içre araçsallaştıran bir ideoloji ve haldir.

Bu da tabiatı gereği iktisadi olgular üzerinden, çağdaş batılı formların tama yakınına karşılık buluyordu.

Mekanizmi –Demokritos’tan beri- âlemi matematiksel kurallara dayandıran felsefî bir ekol olarak kabul eden İzmirli, bu ekolün meteryalizmden farklı olmadığına inandığını görmekteyiz. Ki, aşağıdaki alıntı da buna işaret etmektedir. “…

Kapitalizm ve emperyalizm şekillerinde iktisadi-sosyal başarılar kazanan mekanizm insanın makine aracı ile tabiatta hâkim olmasından dolayı, asıl tabiatın da makine olduğu, hatta büyük bir makine olduğu sanısına vardı.” (12)

c) Pozitivizm

Pozitivizm, ya da olguculuk, iki felsefi düşünceye verilen addır. Her iki düşüncenin de teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bilim anlayışı vardır. Daha eski olan pozitivizm, Auguste Comte'un 19. yüzyılda ortaya attığı düşüncedir. Daha yeni olan mantıksal pozitivizm 920'de Viyana Çevresi tarafından kurulmuştur. Pozitivizm terimini ilk kullanan ve aynı zamanda da ilk sosyalist ve ilk sosyolog olarak bilinen Saint Simon (Sen Simon)'dur

Comte, sebep ve sonuçların gözetlenmesi gerektiğini savunmuştur. O, "Tarihi Toplumsal Evre" anlayışını "Üç Hal Kanunu" ile açıklar. Teolojik evre:

Fenomenlerin tanrısal ya da manevi nedenlerle açıklandığı evre insanların her şeyi din ile açıkladığı bu dönem ortaçağa kadar uzanır. Metafizik evre: Olayların oluşunun soyut kuvvetlerle açıklandığı dönem toplumsal olayların özgürlük eşitlik gibi soyut kavramlarla açıklanması 1789'a kadar sürmüştür.

İsmail Hakkı İzmirli, pozitivist düşünceyi bazı noktalarda eleştirmiştir. Ancak ona göre gerçekte “üç hal kanunu” tarih ilmî hakkında gayet mahirane bir görüştür. Comte, sebep ve sonuçların gözetlenmesi gerektiğini savunmuştur. O,"Tarihi Toplumsal Evre" anlayışını "Üç Hal Kanunu" ile açıklar.

Teolojik evre: Fenomenlerin tanrısal ya da manevi nedenlerle açıklandığı evre insanların her şeyi din ile açıkladığı bu dönem ortaçağa kadar uzanır. Metafizik evre: Olayların oluşunun soyut kuvvetlerle açıklandığı dönem toplumsal olayların özgürlük eşitlik gibi soyut kavramlarla açıklanması 1789'a kadar sürmüştür.(Wikipedi)

Pozitif evre: Bu evrede insan sadece gözlemlenebilir olana yönelir yalnızca olaylar arasındaki yasalar ya da değişmez bağlantılar incelenir. Ona göre bu evre insan düşüncesinin ve gelişiminin en yüksek basamağıdır. Comte bu süreci bir insanın çocukluktan yetişkinliğe geçiş aşamalarına benzetir. Bununla birlikte Comte, “pozitivizm niçinlerle uğraşmaz ama nasılları iyi bilir” ilkesini koyar. (13)

Biz çok rahatlıkla pozitivizme, görünürde teolojik anlamda rububiyet ilkesine yer vermiyor görünse de, bizzat Comte tarafından “insanlık dini” olarak tanımlandığını görmekteyiz.

İzmirli İsmail Hakkı, sanırız, onun bu dini etiketine itirazen pozitivizmi hakikatte külli metod şekline dönüşmüş bir fizik ilimleri metodu olarak tanımlamaktan yanadır. Ki, ona göre Hakikaten de aklın ortaya koyduğu meseleyi ne fizik, ne de matematik halledemiyor. Metafizik özel metoduyla, o meseleyi uygulama hakkı elde edilmiş oluyor.(14)

d) Dualizm

Düalizm, felsefe ve din biliminde başta olmak üzere, çeşitli öğretilerden bahsetmek ve bunları tanımlamak için geliştirilen yöntem olarak adlandırılabilir. Bu öğretilerin tamamında iki temel maddenin (genelde zıt) bulunduğu yer alır. Bu iki temel madde, özellikle de zıt güçler veya varlıklar olabilir.

Genel anlamda dişi-erkek, iyi-kötü ya da aydınlık-karanlık olan bu çiftler, Çin düşüncesinde Yin-Yang, Hint düşüncesindeTamus-Satva, Zerdüştilik inancında Ahura mazda-Angra mainyu olarak tasavvur edilir. Din biliminde düalizm, tüm varoluşu yaratan-yaratılanlar, öteki dünya-dünya, ruh-madde gibi tezatlarla açıklayan bir perspektif olarak anlaşılabilir.

İzmirli İsmail Hakkı’nın âlemin yaratılışı konusunda dualizmin yetersiz olduğunu vurguladığını görmekteyiz. Keza ona göre, dualizmin dayandığı sebep kesin olmaktan uzaktır. Gerçekte bir kâmil varlığın kendinden ayrılmış olan diğer bir kâmil varlığı meydana getirebileceğini kabul etmek, kâmil bir varlığın eksik (nakıs) bir varlığı ihdas edebileceğini kabul etmekten daha problemli (müşkil) olacağını” belirtir. (15)

İzmirli İsmail Hakkı “dualizmin çelişki içerisinde bulunan felsefî bir sistem olduğunu, bu eksikliğini gidermesinin de imkânsız olduğu kanaatine varmıştır. Ona göre, zira mükemmel bir varlığın kendisinden ayrılmış başka bir kâmil varlığı meydana getirmesi imkânsızdır. Ayrıca o bu dualist anlayışın İslâm düşüncesinde de birçok probleme sebep olduğunu belirtir.

e) Panteizm

Her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı veya evrenin ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüne felsefî dilde panteizm denmektedir. Bu kavram kelime olarak Panteizm, Yunanca pan ("tüm" anlamında) ve theo ("Tanrı" anlamında) köklerinden türetilmiştir. Ki bu tanımdan yola çıkarak buna Doğatanrıcılık ya da Kamutanrıcılık ta denilebilir.

Panteizm genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır. Panteizmde, her şey Tanrı'nın bir parçası olarak kabul edilir, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı'dır. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır.

İzmirli İsmail Hakkı, panteizmi öncelikle deneye ters düşmekle suçlar. Çünkü tecrübenin bize vicdanların çokluğunu ve bundan dolayı cevherlerin çokluğunu insanî hürriyeti ve insanî maneviliği gösterdiğini belirtir. O yani panteizm bir defa kendisi ile çelişkilidir diye düşünür. Zira tanrıyı mutlak ve sonsuz gibi gösterdiği halde, Onu zâtı bakımından sonlu (mütenâhi) ve göreceli (izafî) olan tabiatla birleştirme çelişkisine düştüğünü belirtir.

İzmirli, bu konuda elbette haklıdır. Zira Tanrı (ilah) yarattığı hiçbir kuluna benzemezdi! Panteizmin bu iddiası boş bir iddia olmakla birlikte, büyük bir cürümdür de! Zira Yaratıcı Yaratıcı, kul ise –sadece- kuldu.

f) Septizm

Her tür bilgi savını kuşkuyla karşılayan, bunların temellerini, etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen, ayrıca aklın kesin bir bilgi elde edemeyeceğini, hakikate erişilse dahi sürekli ve tam bir şüphe içinde kalınacağını, mutlak`a ulaşmanın mümkün olmadığını savunan felsefi görüştür

Septisizm felsefe tarihi açısından çok önemli bir yere sahiptir; zira felsefe tarihi boyunca yerleşik kanılar ve inançları sarsmış, felsefe, bilim ve özellikle din konusunda birçok anlayışın değişmesine ortam hazırlamıştır. Septisizm (şüphecilik) dogmatizmin (inanççılık) karşıtıdır.

Bir felsefî düşünce biçimi olan septizmin, kabul ettiğimiz vahyi gerçekliğin zıddına olacak oranda, kendisi de batı düşünce şartlarında ortaya çıktığı gözlemlenen bir başka düşünce biçimine (dogmatizm) bakıldığında her ikisinin de hakikat olgusunun dışında durduğu çok rahatlıkla söylenebilir.

İsmail Hakkı’ya göre hakikatlerin karışık (muhtalat) ve ulaşılması problemli (müşkil) olması kadim şüphecilerin; aklın (nefs-i nâtıka) “zayıf” olması yeni şüpheciliğin (hisbaniye-i cedide) özel vasfıdır.(16)

Ki, septizm, meydana gelenlerin ve meydana gelemeyenlerin sebeplerini tahayyül ediyor olsa da, aklın bir karar veremeyeceğini söyler. Yani, anlayabileceğimiz; “Artık bilmiyorum” ya da “ne bileyim” vurgusu öne çıkar. Bu da, ona göre aklın sonuçta yetersiz kaldığına delil teşkil ederdi.

Sonuç ve değerlendirme

Sonuç olarak İsmail Hakkı felsefeyi hak ettiği yerde konumlandırmıştır. İnsanlığın geleceğini idare etmek vazifesinde olan eski, ilkel, mütekâmil hangi din kendisiyle beraber hayat, ölüm, kâinat, kader, akıbet, hak ve hakikat… Hakk’ın da inkârı denilebilecek yeni bir felsefe geliştirememiştir. İnsandan insana, toplumdan topluma değişen, felsefenin varlığı değil,belki bu felsefenin konusu ve mahiyetidir.

Felsefesini yapamayan fertler ve milletler, diğer insan ve cemiyetlerin felsefesini almaya ve onu “iğreti bir elbise gibi üzerinde taşımaya” ve bunun en zorunlu sonucu olarak da kendi kıymet ve telakki elbisesi içinde sıkılmaya mahkûmdur.

O halde ilim karşısında felsefesinin gerekliliği münakaşa edilmemelidir. İslâm dünyasında ilk asırlarda tercüme edilerek revaç bulan, buna bağlı olarak da İslâm filozofları tarafından, işin özgünlüğü korunarak İslâm felsefesi şeklinde tavsif edilen felsefenin, belli bir müddet sonra, büyük oranda siyasi mülahazalarla yok sayılması sonucu Osmanlı bağlamında hayat bulması, aksine, Batılılaşma harekelerinin başladığı bir vasatta, Meşrutiyet döneminde ele alındığı bilinmektedir.

Bu bağlamda modern felsefenin Türkiye’ye girişi ve taraftar bulması yaklaşık iki asır öncesine dayanmakta. Buna rağmen felsefeyle ilgili en kapsamlı ve hızlı dönem, Meşrutiyet dönemidir. Bu dönem, sarsılmalar, yıkılmalar döneminin yanında hiç kuşkusuz fikri ve siyasi çeşitliliğin de en zengin olduğu bir zaman dilimi olarak önem kazanır.

Bu dönemi kendi açısından önemli kılan bir diğer tarafı ise medrese ve mektep kökenli, aynı zamanda Batı’da çeşitli gayelerle bulunmuş ve en az bir Batı diline düşünce üretecek oranda vakıf düşünce adamlarının sayısının oldukça fazla olmasıydı.

İşte çeşitli kamplara bağlı bu aydın ve entelektüel ilim adamları içerisinde önemli bir yer tutan ve en velût simalardan birisi hiç kuşkusuz İzmirli İsmail Hakkı’dan başkası değildir.

Onu yukarıdan buyana çeşitli yönleriyle değerlendirmeye çalıştık. O çok yönlü, verimli bir ilim hayat geçirmesine rağmen, bir düşünce sistemi ve ekol oluşturamamakla birlikte temsil ettiği geleneğe bağlılık içerisinde yenilik çizgisiyle ön plana çıktığı görülmekte ve son dönem Osmanlı düşüncesi içinde önemli bir yer edinmiş olmaktadır.

Onun bütünlükçü ve işinin ehli bir insan olduğu; batı düşüncesine vakıf olmasının yanında batı düşüncesi karşısından İslam düşüncesini savunduğu; ‘kendince’ yanlışlarını bilip ortaya koymasının yanında tasavvufla da ilgilendiği, birçok konuda, bid’ata kaçacak oranda, çoğu kez de ilmi karşılığı bulunmayan düşüncelere karşılık olarak selefin görüşünü savunması; kavmiyetçilik fikrine karşı olmasına rağmen, “yeni” Türk devleti çatısı altında, kendi ilmî salahiyetini kullanarak çeşitli ulusal kurul ve kongrelerde bulunması, onun belki de, diğer yönlerini geride bırakıp onu en öne çıkaran çetrefilli yönünü işaret etmektedir diyebiliriz…

Onun bunlara rağmen, günümüzden baktığımızda bir mağlubiyet ideolojisi, ya da dünya görüşü olarak tavsif edebileceğimiz İslamcılık düşüncesi içerisinde bulunduğunu, döneminin sıkıntılarını hissettiği, bizzat yaşadığı, bununla birlikte büyük bir ilim ehli ve düşünce adamı olarak üzerine aldığı tüm görevleri bihakkın yerine getirdiği görmekteyiz.

O Kendi ifadesi ve ilgilendiği alanlar açısından, Kurân’a bağlı, hadis konusunda otoriter, ilke olarak Hz. Peygamber(s) dışında hiçbir kimseyi günahsız ve hatasız kabul etmeyen, Sünnete bağlı, Batı ve İslam felsefesi ile ilgilenen, ama akaid konusunda felsefeyi işin dışında tutan, bu konuda Selef ‘alimlerini dikkate alan, geleneğe bağlı, modern düşünceye de belki de geleneğin, korunması gereken yönleriyle ayakta tutmak adına ilgi alanına alan bir şahsiyet olarak farklılığını ortaya koymaktadır.

Günümüzde kendine özgü bir çerçevede seyreden gelenekçilik-İslamcılık mücadelesi ve çatışmasına bakıldığında, bu iki akım içerisinde bulundukları az çok belli olan zevata yönelik durumlara bakıldığında, salt Kurân’a ve Hz. Peygamber’in(s) pâk sünneti dışında, tarih içerisinde oluşan, ama her konuda referans alınıp alınmayacağı çoğu kez kişinin ihtiyarına bırakılması gereken birçok tali konu üzerinde oluşan savaş halleri, İzmirli İsmail Hakkı örneğinde görüldüğü üzere mezcedilmiş sayılır.

Tamam, İzmirli ya da bir başkası ‘mutlak’ ölçü olmamakla birlikte, İslam açısından bir ilim ehli, bir felsefeci, yerine göre modern anlamda oluşan düşünceleri dikkate alan, misal olması babında, felsefeciliğine rağmen akaid konusundan Selef âlimlerini önceleyen, kelâm disiplininin artık ilmî değerini yitirdiğini günün ihtiyaçlarına cevap veren yeni bir kelâma ihtiyaç olduğunu vurgulama yoluyla yeniliğe kendi kapısını açtığı görülen; bunlara ilaveten, düşünce skalasında kavmiyetçiliğe ve Türkçülüğe yer olmayan, ama Osmanlı sonrası dönemde yeniden inşa olunan ve ulusalcılığı baz alan bir devletin çeşitli kurullarında bulunup kendi ilmi bağlamında görüşlerini dile getirdiği ve bu görüşlerinin çoğunun da dikkate alındığını söyleyebiliriz.

Bugün, bu vasıflara sahip birisi İzmirli İsmail Hakkı’nın yerinde olsa, kimseyi vebal altında bırakmadan söylersek eğer; rijit bir şekilde süren gelenekçilik-İslamcılık mücadelesi bağlamında o insanları ya ‘geleneğe bağlı olduğu halde ‘kavmi mülahazalarla’ ulusalcı politikaları göremediğini, ulusalcılığı kendi necip kavminin İslami aidiyetinin bir göstergesi olarak değerlendirebildiğini; ya da basbayağı modernist olduğunu, “İslam ve İslamcılık kalkanı içerisinde” hareket edip laik güçler adına İslami kültürü yıkmakla suçlardık!

Ki, böyle düşünmeyenimiz de çıkardı elbette, ama yüz yıl önceki geçmişe bakıldığında, “kör malın kör alıcısı olurdu” fehvasınca, İzmirli İsmail Hakkı gibi çok yönlü ‘âlim ve düşünce adamlarına karşı itidalli bir dil kullanıldığı ve aynı minval üzere olumlu üslupların ortaya konulduğunu görmekteyiz.

Sanırız, bu biraz da, kendi hakiki bağlamından kopuk bir vasatta ve günümüz şartlarında, ‘geçmişe özlem’ sadedinde oluşturula gelen “gelenekçiliğin bir âdeti ve özelliği olsa gerek…

_______________________

Dipnotlar;

1) Bayram Ali Çetinkaya, a.g.e

2) İzmirli İsmail Hakkı, Hikmet-i Teşri İstanbul 1328 s. 478 Akt. Bayram Ali Çetinkaya

3) Bayram Ali Çetinkaya, a.g.e. s.98

4) İzmirli İsmail Hakkı, Felsefe Dersleri, s.3 Akt. Bayram Ali Çetinkaya

5) İzmirli, a.g.e s, 5-11 Akt. Bayram Ali Çetinkaya

6) İzmirli, a.g.e s, 5-11 Akt. Bayram Ali Çetinkaya

7) İzmirli İsmail Hakkı, Arap Felsefesi, s.2 Akt. Bayram Ali Çetinkaya

8) Bayram Ali Çetinkaya, “İzmirli İsmail Hakkı-Hayatı, Eserleri, Görüşleri” s.225. İnsan Yayınları İst. 2000

9) Wikipedi, Mekanizm mad.

10) Süleyman Hayri Bolay, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi, s. 396-397

11) Bayram Ali Çetinkaya, a.g.e s.230

12) İzmirli İsmail Hakkı, Muhtasar Felsefe-i Ûla, s. 33-34

13) Bayram Ali Çetinkaya, a.g.e s.232

14) İzmirli İsmail Hakkı, Muhtasar Felsefe-i Ûla, s. 27-29

15) İzmirli İsmail Hakkı, İlim ve Metafizik, s. 69

_______________________________________________________________________

(*) BAYRAM ALİ ÇETİNKAYA, İZMİRLİ İSMAİL HAKKI; Hayatı-Görüşleri ve Eserleri, İnsan Yayınları

Sait Alioğlu - 06.06.2017

,

272

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin