Karanlığa Bir Ateş, Yak-ma!

Karanlığa Bir Ateş, Yak-ma!

Karanlığa Bir Ateş, Yak-ma!

20.09.2019 - Mustafa Atalay
Karanlığa Bir Ateş, Yak-ma!

Distopya

Distopya eserler son zamanlarda gerek teknolojik yıkıntı, gerek modernizm sanıcısı, gerek tek kutuplu dünya algısı yüzünden ülkemizde sık satılanlar listesinde oldukça iddialı bir konuma gelmesiyle yeniden okurların dikkatini çekmeye başladı.

İnsanoğlunun kadim geçmişini meçhul geleceğine olumsuzlayarak aktaran bu eserlerin bilim-kurgu eseri olmaları bir yana, bu kurgunun bilimin geldiği noktada hiç de yabana atılmayacak bir hakikatvari boyuta ulaşması okurlarda merak dolu bir tedirginlik yaratıyor.

Bu merak ve tedirginlik boyutu insanı düşünceye evirirken, mantıksal bir gelecek kurma hülyasının içinde, bu tip bir kaos senaryosunu da barındırmasının faydalı olduğunu belirtmek gerekiyor.

Distopya kavramı ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılıyor. Ütopik toplum anlayışının antitezi olarak kullanılan distopya, otoriter ve baskıcı bir sistem olarak ifade ediliyor. Olumsuz bir geleceği, kötü bir hayatı ifade etmek için kullanılan bu kelime Yunanca kökenlidir.

Fahrenheit 451

Fahrenheit 451 Ray Bradbury’nin 1953 yılında kaleme aldığı bir eser. İthaki yayınlarından çıkan son çeviri Dost Körpe’ye ait. Kırmızı kapağı ve üzerindeki kibritlerle bir yangının karşı konulmaz çılgınlığını kapağıyla vurgulamaya başlayan bir roman.

Zamanın nasıl ilerlediği bilinmez, roman bir itfaiye memuru Montag’ın iç dünyasında kopan fırtınaların bir türlü sönmemesini konu alıyor. Romanda yaşanılan zaman, evlerin artık yanmayan malzemelerden üretildiği, herkesin ekranların hakimiyetine boyun eğdiği, evlerin duvarlarını kaplayan dev televizyonların olduğu, okumanın ve düşünmenin neredeyse yok olmaya yüz tuttuğu, bir avuç düşünen, okuyan ve kitap bulunduranın da itfaiye memurlarınca cezalandırıldığı bir zaman…

İnsanın bilgisini kontrol etmek demenin, insanı kontrol etmek anlamına geldiğini bilen otoriter yönetim anlayışının, insanın düşüncelerine hükmetmek için baskıcı bir tutum izlediği bir zaman... Yine kitapların sadece özetine izin verildiği onun da bir cümle ile sınırlandığı bir zaman dilimi…

Fahrenheit 451 yazarının ifadesiyle bir polis memuru ile karşılaşması sonucu saçma bir ceza dolaysıyla yazılmaya başlar ve sonradan genişletilerek romanlaştırılır. İsmi ise kâğıdın yanma derecesinin kaç olduğunu sorduğu bir itfaiye bürosundaki kişi sayesindedir.

İtfaiyeci Montag’ın, bir gün eve giderken karşılaştığı komşusu Clarisse adlı bir kızın düşünce dünyasına bıraktığı fikir filizlerinin büyümesiyle kitaplara olan tutkusu artmaya başlar. Zaten bir süredir merakla bazı kitapları saklaması vicdanında yara açmaktadır, fakat bu kızın söyledikleri onu yeniden sarsmaya fazlasıyla yeter. Clarisse makineleşen dünyanın kaybolmayan vicdanıdır.

Eşi Mildred tam bir ekran tutkunudur. Üç duvarı ekran olan eve bir ekran daha isteyecek kadar tutkundur. Ayrıca kendisini kaybeden yer yer ilaçları fazla alarak fenalaşan bir kadındır. Makineleşen dünyanın boyutunu Mildred üzerinden sunuyor yazar.

Yüzbaşı Beatty… İtfaiye sorumlusu Beatty, Montag’ın kendi vicdanıyla çelişen bir yanı olarak, eserin sorgulayıcı bölümlerini oluşturan diyalogların merkezinde yer alıyor: “Siyahi insanlar Küçük Siyah Sambo’yu sevmiyor. Yak gitsin. Beyaz insanlar Tom Amca’nın Kulübesi’nden haz etmiyor. Yak gitsin. Biri tütün ve akciğer kanseri adına kitap mı yazmış? Sigara üreticileri ağlıyor mu? Kitabı yak gitsin. Sakinlik Montag. Huzur Montag. Kavganı dışarıda et.”

Eserin ikinci bölümünü daha çok Faber ile geçen maceralar oluşturuyor. Faber Montag’ın bir zamanlar paltosunun cebinde bir şeyler taşıdığını tahmin ettiği emekli bir İngilizce Profesörüydü. Aklına verdiği adresi gelince ona ulaşıp, ondan fikirler almak için bir sığınak edinmişti kendisine. İnsanın anlaşılmayı isteyen tarafını temsil eden Faber ona yardım etmiş ve onun kurtulmasında önemli rol oynamıştı. Faber bu mekanik dünyanın dirençli düşünürlerinden kalan az sayıdaki kişiden sadece biriydi: “Kitaplardan bu kadar nefret edilmesinin ve korkulmasının sebebini anlıyor musun? Onlar hayatın yüzündeki gözenekleri gösterir. Rahatına düşkün insanlar balmumundan aya benzeyen, gözeneksiz, tüysüz, ifadesiz yüzler ister yalnızca. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, çiçekler bereketli topraklarda, iyi yağmurlarla büyümek yerine çiçeklerden beslenerek büyümeye çalışıyor…”

Halkın okumayı kendisinin bıraktığı, Faber tarafından belki de eserde vurgulanan en çarpıcı cümle olarak göze çarpıyor. İnsanın şikayetçi olduğu dünyayı yine insanın kendisinin oluşturmaya başladığını düşündüğümüzde Montag, her şeyin yanabileceğini fakat vicdanın yanmayacağını Faber ile konuştukça kavramaya başlıyordu.

İlk başkaldırısını eşinin arkadaşlarının yanında yapıyordu Montag. Bir sorgulama girizgahının ardından şiir okumayı teklif edip, şiir okuyordu misafir bayanlara. Birisi etkilenip ağlarken, bir diğeri buna şiddetle karşı çıkıyordu. Montag çoktan amacına ulaşmış ve bir şiirin neleri değiştireceğini göstermek istemişti. Bu belki de kendisindeki değişimi görmesi açısından elzemdi.

Montag’ın bu dünyadan kaçması gerekiyordu. Bu dünya artık vicdanı açısından bir yük olduğu gibi, delilerin olduğu bir dünyada akıllı olmanın asıl delilik olduğunun farkındaydı. Yüzbaşı Beatty’i öldürüp kaçarak belki de bütün kitapların öcünü almaya çalışıyordu. Bir nehrin öte yakasına geçişi ise, küçük ölüm olarak adlandırabileceğimiz bir metaforu içinde barındırıyordu.

Montag kendisi gibi ölümlüler dünyasında yaşamın özgürlüğünü delicesine içine çekiyordu. Başı dönüyor fakat bir yandan da huzur dolu bir ruh hali her yanını sarmalıyordu. Bir gün herkesin ölümle burun burana geldiği o saldırının arkasından okuduğu pasajlar her şeyi özetliyordu: “Ve nehrin iki yanında, on iki çeşit meyve üreten ve her ay meyve veren bir yaşam ağacı bulunuyordu. Ve ağacın yaprakları uluslara şifa vermek içindi.”

Son

Eser üç bölümden oluşuyor. Hikâyenin ilk bölümüyle diğer bölümler arasındaki bağlantı kurguları üzerinde yeterince durulmadığını düşünüyorum. Yazarın da belirttiği ilk metinin kurgusal sağlamlığı ve düşündürücü boyutunun diğer bölümlere nazaran daha etkileyici olduğunu belirtmeliyiz.

Dil akıcı, betimlemeler çok yoğun ve yorucu değil, daha çok olay örgüsünde akan zaman iyi kurgulanmıştır. Eserin kimi kısımlarında daha cesur konuşmalar ve aforizmalar beklense de bu halinin bile yeterli olduğu görülmektedir.

Kitapların ilk kez yakılmadığı, daha önce kütüphanelerin yakıldığı ve yazılı belleklerimizin kaybolduğu göz önünde tutulduğunda; kitapsız bir dünya tasavvuru ilk defa yapılmıyor, fakat, teknolojiyle iç içe harmanlanmış bir şekilde, evet… Bu işte ilk kez yapılıyor… Eserin benimsenmesinde ki en önemli neden bu olsa gerek…

Fahrenheit 451

Ray Bradbury

İthaki Yayınları

208 Sayfa

Mustafa Atalay - 20.09.2019

,

266

Mustafa Atalay Hakkında

Mustafa Atalay

Bir gölün kıyısında 88 yılının Temmuz sıcağında hayata gözlerini açtı. Eğitiminin büyük bölümünü burada geçirdi. Bir denizin kıyısında 2007-2012 yılları arası Üniversite eğitimiyle birlikte hayat eğitimi de aldı.

Bir gölün kıyısına döndüğü yaşamını, 2012 Ağustos'undan bu yana 'Lale'lerle bezeli düşüncelerle 'Eczane'sinde devam ettiriyor.

Okuyor, yazıyor, çalışıyor ve başka alanlarda eğitimine devam ediyor.

Daha önce Üniversite bünyesinde çıkarılan Sentez Dergisi'nin editörlük ve yazı işleri sorumluluğu görevlerini üstlendi. Kardelen Derneği Bülteni'nin editörlüğünü yaptı. Dernek ve Vakıf bültenlerinde ara ara göründü, Alıntılar Mektebi'nde talebe oldu, Yolcu Dergisi'nde nefeslendi, on5yirmi5.com'da uzun bir serencamı oldu. Kitaphaber.com.tr'yi ise evi gibi görüyor...

Facebook: mvatalay
Twitter:@ayn_sin_kaf
Blog:http://aynsinkaf.blogspot.com.tr

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin