“KENTLE KAVGA” ADLI ESER ÜZERİNE MİMARİ BİR OKUMA

“KENTLE KAVGA” ADLI ESER ÜZERİNE MİMARİ BİR OKUMA

“KENTLE KAVGA” ADLI ESER ÜZERİNE MİMARİ BİR OKUMA

28.08.2019 - Sueda Kurt
“KENTLE KAVGA” ADLI ESER ÜZERİNE MİMARİ BİR OKUMA

Italo Calvino, Görünmez Kentler kitabında “…Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiğin yanıttır. Ya da onun sana sorduğu ve ille de yanıtlamanı beklediği sorudur.” Der. Yaratılışından bu yana insanın, dünyadaki en önemli amacı varlık sebebini bulmaktır. Kişi dünyada ne işi olduğunu merak eder, sonrasında ise yaptığı ilk eylem “okumak” fiilini yerine getirmektir. İnsanoğlunun yaptığı okuma, yani tabiatı anlamlandırma çabası, sonunda mekânı şekillendirmesine yol açar. Mekânın şekillenmesi ile de insanın kendi şekillenme serüveni başlar.

Mimarlık tarihinde, mekân kavramının yerine bakıldığında, süreç içerisinde çeşitli tanımlamalar görürüz. İlk olarak Rönesans Dönemi’nde her şeyi sayı ile açıklayacağına inanan Pisagorcular, belli ifadeler ortaya atmışlardır. “Pisagorcular, müzikal armonilerin titreşen bir telin uzunluğu ölçüldüğünde ortaya çıkan basit sayısal oranlara tekabül ettiğini buldular. Buradan da mimarinin “donmuş müzik” algısı oluştu. Vitruv ise “…binanın bölümlerinin birbiri ile basit sayısal oranlarda ilişki kuran bir modülün tekrarı olduğunu kabul eder.” (İlhan, “Mimarlıkta Mekân Kavramı”, Psikoloji Çalışmaları, 19(0),75-88). Rönesans’ın sayısal bakışı, simetri takıntısı(!) ve oldukça şekilci olan yaklaşımlarına tepki olarak ortaya çıkan Barok Döneminde ise mekân kavramı yeni anlamlar kazanıyordu. Kelime anlamı olarak inci demek olan Barok’ta yapılar, ortaya çıkarılan peyzaj öğeleri, dalgalı ve oval hatlar belirginleşmişti. Hume tarafından ortaya atılan “Güzellik, cisimlerin kendisinden olan bir özellik değildir, güzellik sadece bu cisimleri seyredenin zihninde mevcuttur ve her zihin farklı bir güzellik algılar.” Sözü katı ve ölçülebilir güzelliği reddetmiştir. “19.yy’ın sonlarında ise Riegl teorisi çıkış noktasını, algılamanın dokunsal ve görsel etkileri üzerine kurmuştur.” (İlhan, “Mimarlıkta Mekân Kavramı”, Psikoloji Çalışmaları, 19(0),75-88)

Görüldüğü gibi, mekâna ve mimari dile olan yaklaşımlar yüzyıllar arasında değişiklik gösterse de mekânın duyu organları ile algılanmasının şart olduğu anlaşılmıştır. Peki mekânı tanımlamak, algılamak, insanın bulunduğu yeri şekillendirmesi niçin önemlidir ve bunun insana etkileri var mıdır? Bu sorulara cevap vermek kolay değildir. Zorlu bir süreç olan dünya hayatına adapte olmakta zorlanan insan, buraya ait olmadığı için mi yaşamakta zorlanmaktadır? Nihayetinde buraya ait olmadığı kanısına varan insan, tüm çabalarının sonunda yaşadığı mekânla kavgalı bir hale gelmiştir. Neden mi? Varlığını anlamlandırması için gönderilen insana eşref-i mahlûkat denilir. Fakat ne yazık ki Cansever’in de ifadesi ile “Şimdiki çevreye bakınca insanın eşref-i mahlûkat olduğunu düşünmek bir hayli güçleşiyor.” Sözüne katılmamak elde değildir.

Bu çerçevede, aklımızda dolanan fakat ifade edemediğimiz bu sorulara bir cevap arayışı niteliğinde olan “Kentle Kavga Mustafa Kutlu Öykücülüğünde Mekân” kitabı çıkıyor karşımıza.

Kitap, yazılan yüksek lisans tezinin belirli bir kısmının kitaplaştırılmış hâlidir. Üç bölümden oluşmaktadır. İkinci ve üçüncü kısmı, Mustafa Kutlu eserlerinin ayrıntılı mekân incelemelerini içerirken, ilk bölüm, edebiyat, toplum ve mekân kavramlarının birlikte okunması ile oluşturulmuş. Yazar, insan ve mekân ilişkisini açıklamaya çalışırken, farklı branşlar arasında gidip gelmiş ve bu zenginliği kitaba yansıtmıştır. Konunun temeli insan olduğu için yazar, söze bireysel bir okuma ile başlar. “ Mekân insanoğlu için vurgulanıp, inşa edilmesinin yanında tarihini gerçekleştirdiği bir hazne, varlığını ispata kalkıştığı bir yurt.” Yazar, mekânı tanımlamakla insanın varlığını kavramayı birbirinin şartı olarak görür. Aynı zamanda kitabın giriş kısmında Tanpınar’dan alıntılanan ve yazar için belki de çıkış noktası olduğunu düşündüren “ … cedlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyordu ve maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı.” Sözü, kitabın sorunsalını da gözler önüne serer. Bu cümle ve kitap bizleri kir kucak soru ile baş başa bırakır. Israrla maddeye geçmesi istenen ruh nedir ve niçin kabına sığmaz? Maddeye geçmesi mümkün müdür? Eğer mümkünse söylenenleri işitmek için gereken melekeler nasıl kazanılır? Ecdadımız insan ve mekânı nasıl algılamıştır?

Tarihimizin belki de en büyük mimarı, Koca Sinan, İstanbul’un simgesi Süleymaniye Külliyesi’ni yapmış ve bunu kalfalık eseri olarak adlandırmıştır. Gülru Necipoğlu’nun da ifadesi ile “…Ferhat nasıl Şirin için bir dağ kazdıysa, Sinan da Sultan Süleyman için Süleymaniye’yi adeta bir dağ gibi İstanbul silüetine yerleştiriyor.” Sinan, âdeta bir heykeltıraş gibi, arazi ile uyumlu, zirveden en alçak noktaya kadar ahenkle ve kademeli bir inişle, siluete Süleymaniye’yi İstanbul’un ayrılmaz bir parçası olarak yerleştirir. Sinan, tabiatla uyumlu, İstanbul siluetinde mantar gibi bitmeyen ve dahi ancak Süleymaniye ile tamam olmuş hissini uyandıran bir armağan hediye etmiştir bizlere. Duruşta, ölçülü olmak, tabiatı da mimari bir öğe olarak tasarıma dahil etmek hemen her bireyin Süleymaniye’den okuduğu derslerdendir. Üstelik taşların sertliğine söz geçiren ruh, bugün her istediğimiz şekle giren betona bir şeyler söyleyememektedir. Şüphesiz Süleymaniye Külliyesi’nin söyleyecek çok sözü, alınacak çok dersi vardır. Ecdad kademe kademe yükselip bir yerde dururken, göğe yükselerek avaz avaz bağıran günümüz insanının ruhu neler söylemek istiyor? Bu tavır, yükselirken temellerimizle mesafeyi artırdıkça artırıyor. Bilal Can ve bizleri kentle kavgalı bir hale getiren de şüphesiz bu fütursuz, ölçüsüz bir aşırılık tavrı.

Kent kavramına bakacak olursak, M.Ö. kentlerin her biri birer devleti ifade ediyordu. Bilhassa Ortaçağ’ın en tipik öğesi olan duvarlar, yaşanılacak alanların etrafını çevirerek, şehirleri oluşturuyordu. Sanayi devrimi ile mekânların biçim ve işlev değiştirmesi, ekonomik kaygılar, çeşitli sorunsallar ve çözümleri kentlere yeni anlamlar, tasarım öğeleri ve bazı gereklilikler getirdi. Kentle Kavganın sebebi nedir, diye düşünecek olursak, kitabın ikinci ve üçüncü bölümleri Kutlu üzerinden bir mekân okuması ve eleştirisi yapılarak cevaplanır gibi. “ Gökdelenlerin Pera- Maslak hattında oluşturdukları siluet, suriçi İstanbul’un kubbe ve minarelerden oluşan siluetine meydan okuyarak “ güç bende” diyor.” (Kutlu 2013f:119). Can da sonuç kısmında şunu belirtiyor. “…insanoğlunun doğayla mücadelesi sonucu kurulan büyük şehirler bir zafer olarak anılagelmiştir. Bu, kendisiyle birlikte gelenekten, kültürden kopuşu da beraberinde getirmiştir.” Bu ifade de yerinde olan toplumsal bir çıkarım hükmündedir.

Kentlerin, birer canlı olduğu gerçeği düşünüldüğünde, nasıl ideale yaklaşılır sorusuna ilk adım atılmış olunuyor. Canlı olan her şey, doğar, büyür, ölür ve bu ölüm gerekli şartları sağlayarak yeniden doğuşla devam eder. Toplumsal bir tespit sunan bu kitap, kentle olan ilişkiyi, edebiyat ve sosyoloji üzerinden okuma yaparak, kentle kavga şeklinde bir söylem üretmiştir. Bu alanların insan odaklı oldukları düşünüldüğünde, kentle kavga söyleminin son derece haklı olduğu görülür. Ayrıca bu, insanlar üzerindeki mutsuzluk hâlinin ifadesi şeklinde kabul edilmelidir. Elbette insan doğal mekânın dışındaki yapay mekânları üretir ve sonra o mekân, insanı şekillendirir. O halde nasıl bir insan istiyorsak, öyle bir mekân üretmeliyiz sonucu ortaya çıkar. Bu noktada alt ve üst yapı gereklerinin tespiti ve uygulaması, insan ihtiyaçları okuması ve bunların bir zemine oturtulması görevi şehir planlamacıları ve mimarlara aittir. Maddeye ısrarla geçirilmesini istediğimiz ruh, olmasını istediğimiz mekânlarla birebir bağlantılıdır. İlk adım olarak işe, bu ruh bugün bize ne söylüyor, söylemiyorsa niçin susuyor? Sorusu ile başlamalıyız. Bunun devamında kentin canlı oluşu gerçeği, artan nüfus ile biriken sorunsallara insan odaklı çözümler getirmeliyiz. Yine dünya üzerinde en güzel kent örneklerine bakıldığında kopya edeceğimiz hiçbir usul yoktur. Kendine has coğrafi unsurlar barındıran ve insanların kendilerini ifade etmesine izin veren, birbirleri ile iletişimi artıracak, kendine has kentsel çözümlemeler getirmeliyiz. Büyük şehirlerin ulaşım ağlarını, yeni eklemlenen imkanları kentlere doğru entegre etmeliyiz.

Yeni mekânlar oluşturulurken belleği unutmamalıyız. Ecdadımızdan emanet aldığımız, mimarlık kültürünü doğru anlamalı ve çıkardığımız dersleri sembolik olma kıskacından çıkarmalıyız.

Bu çerçevede mimarlara ve şehir planlamacılara çok iş düşmektedir. Fakat evrensel bir mesele olan varlık sebebi sorgulaması, hiçbir zaman sonlanmayacaktır. İnsan ideal mekânı ararken aslında bu dünyada ne işi olduğunu ve ne yapmak istediğini sormuş olacaktır. Bu soruları sormadıkça kentle kavgalı olma hali devam edecektir. Fakat bir kentin yedi harikası değil, bizlere cevapladığı “O” soruyu sorarak işe başlarsak, sokaklar kavgayı bırakıp, barış elini uzatacak gibi duruyor.

Sueda Kurt - 28.08.2019

,

526

Sueda Kurt Hakkında

Sueda Kurt

Fehminaz Sueda KURT. 1993 doğumlu.  Mimarlık yapmakta. Yazarken ve çizerken  yıllardır ne olduğunu bilmediği bir duygu ile hırpalanmakta. Bunun cevabını bulamayacak olsa da yazarak o şeyi  aramakta.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin