Konya'ya Tarihsel Bakış

Konya'ya Tarihsel Bakış

Konya'ya Tarihsel Bakış

09.06.2014 - Sait Alioğlu
Konya'ya Tarihsel Bakış

Şehirlerin kaderi ve hafızası...

Konya, Anadolu coğrafyasının orta yerinde tüm haşmetiyle duran, kendini yenileyen ve durmadan üreten bir şehir olarak, yüzlerce yıldır konumunu korumaktadır.

Gerek Bizans, Selçuklu, Karamanoğulları, Osmanlılar ve gerekse de Türkiye bağlamında üzerinde söz söylenmeyi hak eden bir şehir ve çevre olarak önemini hiç yitirmeden sürdürmektedir.

Şehirler de insanlar ve toplumlar gibi bir kadere sahiptir. Kendi üzerinde yaşayan insanların ve toplumların, işin doğası gereği, doğumu, büyümesi, gelişmesi, hareket alanını genişletmesi, hatta daralması, gerilemesi ve sonuçta da bir kenara çekilmesi sadedinde ortak bir kadere sahiptirler...

Bu açıdan Konya'ya baktığımızda bundan önceki asırlarda, birçok şehre nazaran düz bir alanda kurulmuş olması, genel geçer kurallar açısından dezavantajlı bir durum söz konusu iken, Anadolu'nun orta yerinde bulunuyor olması, diğer açıdan da kendini savunma konusunda düz bir yerde konumlandırılmasından ötürü hemen her saldırıya açık halde olmasına koşut olarak, sürekli çevresi tahkim edilmek istenmiş, elden geldiğince de güçlendirilmişti.

Bu durumun belki de tek istisnası, ta Moğolistan'dan başlayıp Türkistan'ı, Acem diyarını, Arap topraklarını vs. döneminin İslam dünyasını kasıp kavuran, çökerten, yakıp yıkan Moğol ordularına karşı şehrin korumasız kaldığı ve buna mukabil, şehrin dini ve kültürel olmasa bile, siyasi, ekonomik ve moral değerler açısından uzun bir dönem fetret dönemi yaşadığı bilinmektedir.

Konya isminin menşei...

Konya ismi, "'İkonya' kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. İkon Hıristiyanlıkta kutsal sayılan resimler demektir. İkonya veya İkonium da kutsal resimler beldesi anlamına..." gelmektedir. (Selçuklular Zamanında Konya'da Dinî ve Fikrî Hareketler, s. 19, Mikâil Bayram, NKM yay. İST.2009)

Yukarıda, insanların kaderine benzer bir kader yapısına sahip bulunan şehirler üzerinden yola çıkarak özet bir şekilde Konya ile ilgili bir değerlendirmede bulunduk. Konya deyince, onunla ilgili ta Selçuklular döneminden başlamak üzere bu şehir hakkında hemen her konuda araştırmaları olan, bir açıdan günümüz Konya tarihçisi sayılan Prof. Dr. Mikail Bayram'ın "Selçuklular Zamanında Konya'da Dinî ve Fikrî Hareketler" adlı çalışmamsında Anadolu Selçukluları'nın Konya macerasının başladığı andan itibaren, yine varlılarının bitmeye başladığı 13. ve 14. asrın başlarına kadar ki süreçte vuku bulan her hadisenin kayıt altına alınan bilgilerini içeren belgelerin incelenmesinden oluşan bir okumalarını göreceksiniz...

Bu eserde -ve daha doğrusu Mikail Bayram'ın birbiriyle bağlantılı birçok eserinde- dini, itikadi, mezhebi, sosyal, siyasal ve iktisadi ve kültürel bazda belirginleşmiş sınıfları, onların kavgalarını, kısacası onları onlar yapan değerlerini, 'maddi müktesebatlarını, ortaya koymaya çalıştıkları eserleri vs. görmüş olacaksınız...

Kısaca müktesebatı...

Bu tarihin ve mücadelenin müktesebatını saydığımızda aşağı yukarı bu maddeler karşımıza çıkar; "İslam öncesi dönemi; Bizanslar, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinin daha ilk halifeler dönemine denk düşen fethinde Konya'nın da fethedilmiş olabilirliği; Mevlana Celaled-din-'ı Rumî, Ahi Evren AHace Nasiru'd-din Mahmud (Nasreddin Hoca); Fatma Bacı, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Muhyid-din-î Ârabi, Sadru'd-din-î Konevi, Evhadu'ndin-î Kirmani; Celaliye hareketi ve Mevlevilik, Ekberiye hareketi ve sufilik; Ahilik, Maturidi itikad çevresi ve Hanefilik; Eş'ari itikad çevresi ve Şafiilik; Selefi itikad çevresi ve Malikilik; Bektaşilik, Kalenderilik; Türkistan kültürel ilkimi, İran ve havalisi kültürel iklim çevresi; Türkmenler, İranlılar, Araplar, yerli Müslüman Rumlar, gayr-i Müslimler; Selçuklular ve Moğollar..."

Kısacası iki yüz yıllık bir mücadele ve günümüze kadar gelip bize intikal eden önemli bilgiler...

Çalışmaya yönelik bir değini...

Mikail Bayram; "Bu çalışmada uzun yıllar Türkiye Selçukluları Devleti'ne başkentlik etmiş olan Konya'da Selçuklular zamanındaki dinî ve fikrî faaliyetler tasvir edilmektedir. Yıllardan beri elyazması eserler ihtiva eden kütüphanelerde yürüttüğüm çalışmaların ürünü olarak ortaya çıkmıştır."(a.g.e; s. 11) demektedir.

Devamında ise; "...Konya'nın şehir olarak kuruluş ve gelişmesi ve o günün Konya'sında görülen dinî ve fikrî hareketler, kültürel yapılanmalar üzerinde durulmuştur. ... Şehir halkına bilimsel ve kültürel hizmetler veren Konya'da bulunan önemli kütüphaneler ve bu kütüphanelerin kitapları hakkında bilgiler sunulmuştur.( a.g.e; s. 11) diyerek kitabın yapısı hakkında özet bir bilgiyi okuyucularına sunmaktadır.

Bir filozof, eğitimci ve toplum bilimci olarak Ahi Evren ve muarızları...

Günümüzdeki popüler ismiyle Nasrettin Hoca olarak bildiğimiz Ahi Evren Hace Nasiru'd-din Mahmud, Türkistan kökenli olup Azerbaycan'ın Hoy kasabası halkından olup 1200'lü yılların başlarında, kayınpederi Evhaduddin Kirmani ile birlikte, dönemin Abbasi halifesinin isteğiyle fütüvvet kurumunu Anadolu toprağında işlevsel hale getirsinler diye görevlendirilmiş bir ekibin içerisinde önce Ahiliğin Anadolu'daki merkezi olan Kayseri'ye göç etmişlerdir. Bir dönem Kayseri'de kalan Ahi Evren daha sonra ise Anadolu Selçuklularının başşehri olan Konya'ya yerleşmiş,faaliyetlerini burada yürütmüşlerdir.

"Her şeyden önce Ahi Evren Hace Nasiru'd-din Mahmud'un Anadolu'ya geldiği dönemlerde(602/1205) Anadolu'da felsefi, ilimci zihniyetin himaye ve destek göreceği bir iktidar ve bu iktidarın yarattığı bir ortam vardı. O dönemde başta Anadolu Selçukluları Sultanları felsefe'ye ve felsefi düşünceye ilgi duymakta ve itibar etmekteydiler. Bu ortamın Ahi Evren'in yetişmesinde çok önemli bir etken olduğu muhakkaktır."(a.g.e; s.60-61)

Felsefeye ilgisinden dolayı filozof olduğu vurgulanan Ahi Evren, aynı zamanda "Danışmen-ı Rumî" olarak da anılmıştır. Onun felsefeye ilgisinin ayak izlerini bir Eş'ari kelamcısı olan Fahruddin-i Razi'ye kadar götürebiliriz...

Doğal olarak bu çevreyi akılcı (akliye) olarak tanımlayıp hor gören ve kendisi ile birlikte çevresinin de akıl yerine sezgiciliği ön planda olan Mevlana Celaleddin-î Rumi, Razi ve talebesi Ahi Evren'i iblis diye anmakta ve şöyle dediği rivayet edilmektedir; "Önce bir iblis benim üstadım idi, daha sonra iblis önümde bir hiç oldu."(a.g.e; s.61)

Bu ifadeler bile kendi döneminin şartlarında Eş'ari ve Maturidi itikadi temellere dayanan; bir tarafın akliye (akılcılık) mensubu, diğer tarafın sufi meşrep sezgicilik mensubu olduğu; ver herkesin kendi yanında üretip önem verdiği, başta itikadi, meşrebi ve siyasi görüşlerini ön plana alıp muarızını yıpratma yolunu seçtiği ve bu uğurda hiçbir argümanın es geçilmediğini görmekteyiz...

Yine belirtelim ki, bu argümanları çok ustalıklı ve aynı zamanda da vicdan ve ahlak kriterlerini aşacak oranda hiç çekinmeden kullanan çevrenin Mevlâna ve yandaşları olduğu görülecektir.

Yerine göre Mevlana'nın yanında konjonktür gereği Moğol egemenleri, o egemenlerden korkar hale gelen Selçuklu yöneticileri, elerindeki 'maddi ve manevi' güçleri ellerinden alınıp müsadere edilmesin diye davranışlar gösteren Ahi Evren'in yakın çevresinde bir zamanlar bulunmuş olan önemli şahıslar; Şems-i Tebrizi vb...

Ahi Evren'in yanına bulunanlara ise bir göz attığımızda şu zümreleri ve şahısları görebiliriz; kayınpederi Evhadu'din-î Kirmani, Hacı Bektaş-ı Veli, ilim ehli insanlar, kendi mal varlığı ile bu tarafın ilmi çalışmalarına maddi katkı sunan tüccar sınıfı, Moğol hâkimiyeti öncesinde Ahi Evren'e her tür resmi desteği sunan Selçuklu yöneticileri, Ahiler ve Konya'daki toplumsal karede kendilerine uygun bir yer arayan Türkmen topluluk vs...

Günümüzden geçmişe yönelik sadır olan sivil ve muhafazakâr resmi popülist yaklaşımla baktığımızda, "Mevlana'da bizim, Ahi Evren'de; Hacı Bektaş-ı Veli'de vs." tasavvufi çabalarda, tasavvuf karşıtı çabalarda...

Ki bu yaklaşım, içerisinde, geçmişten teverrüs edilen birtakım, doğruya yakın parça gerçekleri içerdiği gibi, yine parçaya da tümel yanlışları da barındırdığı görülecektir. Ki tümel yanlışlar haddizatında tarihi süreç içerisinde bizlere gerçeğin ta kendisi olarak sunulmuş olup, yüzümüzü tarihi süreç ve o şartlar içerisinde dönmek zorunda bırakıldığımız başta itikadi olmak üzere sosyal, siyasal ve kültürel yanlışları da kapsamaktadır, ne yazık ki...

Bunca Kur'ani gerçekliğe rağmen yanlışlıklar söz konusu ise; ya vahyi, ya da bizzat onun sahibi olan Allah'a ait olan inancı idrak edememişiz demektir. Ya da, bildiğimiz halde yanlışı menfaatimiz gereği doğruya tercih etmişizdir.

İşte, bu eserde adı geçen dini ve fikri akımları, itikadi-sosyal çevreleri ve ortaya koyup günümüze kadar gelen müktesebatı yanlışı ve doğrusu ile gözlemleme imkânı bizleri beklemektedir.

Biz, öyle düşünüyoruz. Haksız mı sayılırız acaba; sahte, dinin esprisini es geçen sanal gerçekliğin yerine vahye dayanan çıplak hakikatin peşinde olduğumuzdan ötürü?

Bir fikir, adamı, mutasavvıf, şair ve edip olarak Mevlana hareketi ve mücadelesi...

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, he ne kadar Kur'an'ın murat ettiği tevhidi hakikate muğayır düşünceleri olmakla birlikte, Mevlana kendi döneminin en önemli ve belki de şiir dilini de iyi kullanan bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar.

İçe dönük anlamda irfani düşüncenin zirve yaptığı kadim doğu coğrafyasından oluşu, o bölgelerin istisnasız tartışmasız dili olan Farsça ile hayatı tanıma çabalarına ek olarak, babasıyla birlikte gelip yerleşmiş olduğu Konya havalisinde de Farsçanın resmi dil olarak kabul görmesinin sonucu olarak önde olmasına bakıldığında ve birde buma onun şiir dehası eklemlendiğinde, etkisi asırlardır süren bir Mevlana'nın gücünü göstermektedir.

Bu meyandan olmak üzere, Mevlana bu tabii özelliğinin yanında, dönemin egemenlerinin de desteğini alarak, konjonktür gereği detaylı bir tahkikat geçiren, kovuşturmaya uğrayan ve aynı zamanda da canlarına kastedilen ve malları mülkleri bile müsadere edildiği için başta gizlenen, sonra ise günümüze dek hakim güçler tarafından unutturulan muarızlarına karşı oluşan olumsuz havanında etkisiyle, kendisine ve düşüncelerine artarak devam eden ilgiye bakıldığında, onun halen bir adım önde olduğu görülür.

Mevlana'nın gerek kendi literal gücü ve bunun yanında ona destek olanların çabaları sonucunun bir eseri olarak; "Mevleviliğin Selçuklular zamanından beri Anadolu'da fikri üstünlüğün sağlanması, akılcılığın büyük ölçüde zayıflamasına ve hatta silinmesine sebep olmuştur. Bu durum, Mevlana'nın Anadolu'nun fikir tarihindeki yerinin ve etkisinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.(a.g.e; s. 72-73)

Dikkat edilirse, bu üstünlüğün bir açıdan Mevlana'nın Allah vergisi sayılabilecek literal zenginliği ve muarızlarına karşı devrim egemen güçlerinin ona, çevresine ve başlatmış olduğu hareketlerine destekte aranmalıdır.

Yine, dikkat çekilmesi gereken önemli bir noktada, hiç kuşkusuz, muarızları olan Ahi Evren ve çevresinin ona yönelik, başta kaynaklara, araştırmalara dayanan görüşleri çerçevesinde bir şeyler ortaya koymaları sonucu onu eleştirme çabaları ve gerekse de, Mevlânâ ve çevresinin karşı tarafa yönelik eleştirilerinde yer yer ağır ve insafa sığmaz bir dilin kullanılması göze çarpmaktadır. Ör. Onun Ahi Evren'e yönelik sık sık kullandığı "iblis, cuha vb.." ifadeler işin mahiyetini ortaya koymaktadır.

Karşı taraf ise, mücadele ederken gayet insani ve İslam ahlakına uyan bir dili tercih etmeleri göze çarpmaktadır.

Bunlarla birlikte, bazı görüşleri açısından tevhide uygunluk içeren yerler, günümüzde bile kabul edilmesinde bir beis görülmeyen noktalar olmakla birlikte, her iki çevrenin üzerinde bulundukları zemini 'birazcık' sorunlu bir zemin olduğu vakıası öne çıkmaktadır.

Bizleri ilgilendiren en önemli yönlerinden biri olan ve hâlen bir kuşatma vazifesi gören İrani hattın ta o günden bugüne Anadolu coğrafyasını ele geçirme ve kendine göre yeniden şekillendirme çabaları kadim bir tehlike olarak durmaktadır.

SELÇUKLULAR ZAMANINDA KONYA'DA DİNÎ VE FİKRÎ HAREKETLER
Mikail Bayram
NKM Yayınları

Sait Alioğlu - 09.06.2014

,

2246

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin