Kürşat Çelik’in Yazarlığı Ve Kara Hikâye

Kürşat Çelik’in Yazarlığı Ve Kara Hikâye

Kürşat Çelik’in Yazarlığı Ve Kara Hikâye

Kürşat Çelik’in Yazarlığı Ve Kara Hikâye

Kara Hikâye Kürşat Çelik’in ilk eseri. 2020’nin Eylül ayında Ketebe yayınlarından çıkarak raflardaki yerini aldı. Biz bu söyleşiyi gerçekleştirirken de ikinci baskı haberi geldi. İçerisinde on iki hikâye bulunuyor.

Cemal Süreya’nın Sizin hiç babanız öldü mü/ Benim bir kere öldü kör oldum” dediğini Çelik hikâyelerinden birinde “Bu böyledir. Babası ölünce insan çığlık olur.” diyerek kendi kuşağına tanımlıyor. Sessiz babaların, tepkisiz annelerin ve bir gölge gibi yaşayan çocukların hikâyelerini yazıyor.

Saklanmak isteyenlerin bulunduğu, “Hiçbir şey bilmiyorum” demenin ayıp sayılmadığı sokak aralarını, kararsız kalmak konusunda kararlılık gösterenleri, toplumun vicdan sesini kıstığı delileri, kelimelerin içine sıkıştırıp karşımıza bırakmış.

Kürşat Çelik’e yazarlık yolculuğu ve Kara Hikâye’yi sordum, o da samimi cevapları ile Kitap Haber okuru ve hikâye yolculuğunun meraklıları için cevapladı.

1) Kürşat Çelik neden hikâye yazmaya başladı? Neden şiir değil, roman değil de hikâye?

KÇ: Bilinçli bir şekilde olmasa da çok uzun zaman içimde bir gün bir şeyler yazacağım, cümlesini taşıdım. Nerede, ne zaman, nasıl olacak bilmiyordum ama yazma fikri hep benimleydi. İçimde bazen birkaç cümle bazense birkaç paragraf edecek kadar “hikâyeler” dönüp duruyordu. Bu düşüncenin şiir olmayacağından emindim ama bunun dışında ise herhangi bir tür tayin etmemiştim kendime. Liseden itibaren uzun bir süre kıssa okudum, zaman zaman Türkçeye çevrilen kıssaların yayına hazırlık için düzeltilerini yaptım belki de farkında olmadan anlatımın şeklini böyle temellendirmeye başlamışımdır. Üniversitede bitirme tezim vesilesiyle Rasim Özdenören’in bütün hikâyelerini okuyup inceleme fırsatım olmuştu. Burada da belki hikâyemin iskeleti oluştu. Ama çok daha öncesinde bir hikâye seçkisi kitabında Ziya Osman’ın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ni okumuştum. Farkında olmadan senelerce benimle birlikte sokak sokak gezecek bir hikâyenin ruhunu ise oradan almış olabilirim.

2) Kitabınızı okur eline aldığında ve adını gördüğünde ister istemez Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ını anımsıyor. Neden simsiyah bir kapak ve isim “Kara Hikâye”? Bahtı karaların hikâyesini mi anlattığınızı düşünüyorsunuz?

KÇ: Kara Kitap’ın anımsanması beni mutlu eder. Yadsınamayacak büyüklükte bir eser. İsim için esin kaynaklarımdan biri de odur. Ama şu an kitabımın ismini tekrarlayınca acayip derecede hoşuma giden bir tamlama olduğunu düşünüyorum. Kitaptaki hikâyelerden herhangi birinin ismini alsaydım sanırım bir şeyler eksik kalacaktı. Ayrıca fonetik olarak hikâye kelimesi beni çok mutlu eder. Bütün teknik tartışmalardan uzak hâlâ öykü demem mesela. Hikâye demek, sevdiğim demek gibi bir şey benim için. E içinde de maşallah aydınlık pek bir şey yok. Buradan da “kara” doğdu. “Kara”yı karadan başka anlatacak bir şey olduğunu düşünmediğim için simsiyah bir kapak benim için yeterli oldu.

3)Kara Hikâye ’ye çok etkili bir ithafla başlıyor okur; annemin ellerine ve babamın dizlerine…” diyorsunuz. Bize biraz annenizin ellerinden ve babanızın dizlerinden bahseder misiniz?

KÇ: Bu ithaf çok dikkat çekti, hemen hemen kitapla temas eden herkeste bunun merakıyla karşılaştım. İki tamlama da bu kadar dikkat çekecek kadar büyük ve kutsal gerçekten de.

Beni var eden, koruyup kollayan, gözeten, yürüten, durduran iki şey. Annemin uyurken bile dua ettiğini düşünürü. Hatta her hareketinde. Bazen eve döndüğümde gün içinde kıyafetlerime dokunup bana dua ettiğini söyler. Bense birçok anımda bu dualı elleri sırtımda hissediyorum çünkü bazen kapılar beklemediğim kolaylıkta hareketleniyor ve ayağım birçok taşı ıskalıyor.

Babamın dizleri ise beni ve ailemizi bu yaşa, bu günlere getiren en güçlü şey. Çocukluğundan beri diz ve bacak ağrıları çekiyor, geçimini ise hep dizleri üzerinden sağlıyor. Çoğu zaman işten döndüğünde dizleri yara olurdu yine böyle bir akşam babamın dizlerinin annemin elleri kadar büyük olduğunu gördüm. Bu büyüklük karşısında küçücük bir teşekkür ve minnettarlık.

4) “Hiçbir Şey Bilmiyorum” isimli hikâye ile karşılıyorsunuz okuru eserinizde, ilk defa Dergâh dergisinde okuyup çok sevmiştim bu çalışmanızı, “…cevap vermek açığa çıkmaktır.” diyorsunuz bir yerinde. İnsan gizlenmek isterken sürekli açığa da çıkmak istiyor gibi. Hikâyenin kahramanlarından baba sessiz, anne tepkisiz, çocuk ise bir gölge gibi adeta. Baba, babasının kendi için biçtiği kaderi adeta kendi çocuğuna aktarıyor farkında olmasa da, bireyin ana babasından sırtlandığı yük çok ağır değil mi? Rıfat’ın gölge halinden açığa çıkma şekli başka türlü olsa olmaz mıydı?

KÇ: Bir kudsi hadisti yanlış hatırlamıyorsam, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.” diyor yaratıcı. Bu insanoğlu için de geçerli sanırım, gizlenmek istiyor evet çünkü açıklar tehlikeli ve kalabalık; bilinmek istiyor çünkü kendini kıymetli görüyor. Ya da tam tersi şeyler. Ama en nihayetinde açığa çıkmamak Rıfat gibi benim de doğru olduğuna inandığım bir şey.

Başka türlü olsaydı daha iyi olurdu hatta o hikâyeyi bugün yazsam Rıfat’ı mücadeleye sürüklerdim belki. Fakat nasıl olursa olsun kişinin aileden aldığı mirasın sembolize edilmiş hâli var orada. Kan ve göze inanıyorum çoğu zaman, taşıdığın kan ve gördüğün yaşamak. Yaşama karşı savunuların oluştuğu tezgâh… Genellenebilir olmasa da içine girdiğimiz kabın şeklini alıyoruz. Kabı kıranlar olduğu gibi, aldığı şeklin farkında olmayanlar da var ya da farkında olup hiçbir şey yapmayanlar ve yapamayanlar da var. Sanırım Rıfat bu son kısımlara giriyor. İnsanlar ve ilişkileri -her manada ilişki- beni fazlasıyla huzursuz edip yoruyor ve üzüyor. Ayrılıklar, tekrarlar, yaşanmamışlıklar, yüzündenler beni çok düşündürüyor. Bu yüzden hakikaten de hiçbir şey bilmiyorum.

5) İlk hikâyenin kahramanı Rıfat farklı bir kalp ağrısı ile “Bu Böyledir” isimli hikâyenizde de karşımıza çıkıyor. Rıfat üzerinden baba- oğul ilişkisini irdelesek, çünkü bu imge eserinizde epeyce baskın?

KÇ: Yazmaya ilk başladığımda her hikâyede aynı biri muhakkak olacak gibi bir düşüncem vardı ve bunların ismi Rıfat olacaktı. Sonra bunu yapmadım, vazgeçtim. İki hikâyede Rıfat’ın kesişmesi böyle bir durum. Ama şunu belirteyim ki baba-oğul ilişkisi kurayım diye oturmadım hiçbir zaman masaya. Hiçbir Şey, Bu Böyledir, Cumalar bu üç hikâye için böyle bir matematik kurmadım, hikâyeler bana baba-oğul olarak geldi. Anne olsaydı hiç çekinmez anne-oğulu yazardım. Bir de edebiyatta malum bu ilişki üzerine çok çalışılmış ama benim ilgi alanıma girmiyor. Ben hikâyeyle ilgileniyorum, hissettiğim hikâyeleri yazıyorum.

Tabii Hiçbir Şey’deki Rıfat ile buradaki arasında fark var. İlk hikâyede büyüyor ve aklı kestiği zamanlarda babasına nasıl dönüştüğünü görüyor. Nefretiyle aynılaştığını. Bu Böyledir’de ise doğuştan akli melekleri problemli bir Rıfat’la karşılaşıyoruz ve çocukluk dönemi anlatılıyor. Belki babasını kaybetmese çok farklı biriyle karşılaşabilirdik. Bu yüzden benim için genel olarak hikâye esas.

6) Müşir var bir de, herkes susunca sizin deyiminizle hikâyeyi anlatan kişi, aklı hafifler ya da toplumun koyduğu isimle “deliler” dünyaya bir vicdan azabı bırakıp gidiyorlar gibi, Müşir gibiler kimlerin temize çekilen vicdanında kara bir leke olarak kalır?

KÇ: Müşir gibiler binlerce olay ve durumda olduğu gibi dünyaya bir leke olarak kalıyor. Çünkü birçok zaman onların kalabalıklarda bir eğlence aracı olarak kullanıldığını görüyorum. Onların aklıyla, hareketleriyle, konuşmasıyla alay edip kendine güldürü oluşturmak bana çok acımasızca geliyor. Normal şartlarda bile insan, üstünlük kurabildiği kişiler üzerinden elini genişletirken bunu birtakım eksikliklere sahip kişiler aracılığıyla yapması benim için tahammül edilemez bir şey. Tabii hikâyede bu kanaldan ele alınmıyor ama yine de onun duygu ve düşüncelerinin önemsenmediğini görebiliyoruz. Müşir aklı başında biri olsaydı da aynı şeyleri yaşayabilirdi fakat bu hâliyle hikâyesi bir önem arz etmedi insanlar arasında. İşte bu bizim kirli yanımız. Dünya üzerinde herhangi bir sebeple çeşitli yönlerden zulme uğrayan herkesin hesabının bütün insanlıktan bilgisi olmasa bile sorulacağına inanıyorum.

7) “Tam Üç Kez Sela Okundu” isimli hikâyeniz bir dostluk ilişkisini anlatıyor, lâkin kırgınlık müessesi içine hapsolmuş ve ölümle yeniden özgürlüğe kavuşmuş bir dostluk hikâyesi. Üç günlük dünya için kırgınlık biriktirmeye değer mi, hele ki en sevdiklerimizin tabutlarını okşama ihtimalimiz varken?

KÇ: Üç günlük dünya için kırgınlık biriktirmeye değmez. Elbette değmez ama işte yaşamak dediğimiz şey dünyanın üç günlük olduğunu unuttuğumuz anlarda devreye giriyor. Yaşamaksa bu anların neredeyse tamamı. Her şeyin kıymeti kaybettikten sonra anlaşılır, bu insanoğlunun en sabit yanı. Hareketlerimizi durumların içi belirliyor. O anki ruhi durum ki bunu etkileyen onlarca şey var insanlar ve eşyalar karşısındaki tepkilerimizi oluşturuyor. Aynı durum karşısında tokkenki mutluluğumuzla açken ki mutluluğumuz arasında bile çok büyük farklar olduğuna inanıyorum. Tabii ilerleyen yaşlarda tüm tecrübeler, kırgınlıklar ve yorgunluklar sonucunda belki dünyanın süresi daha göze gelir bir hâle evrilebilir. Ama genel anlamda yaşam için gerekli çatışma nasihatlerde değil musibetlerdedir.

8) Bildiğiniz üzere bir yılı aşkın zamandır pandemi tüm hayatımızı esir almış durumda. Bu olay kaleminizi nasıl etkiledi? Kürşat Çelik okurları ikinci bir kitabı beklesin mi?

KÇ: Pandeminin üzerimde henüz bir etkisini görmüyorum sanırım hakkında pek kafa yormadığım için olabilir bu. İlerleyen zamanda neler olabilir bilmiyorum ama şu an için virüs benim kalemimi veya edebiyatımı etkilemiyor. Büyük olayların sanat ürünü olabilmesi için zamana ihtiyaç olduğunu düşünüyorum ben. Sıcağı sıcağına çoğunlukla bir haber metnini andırabiliyor, olay ve durumlar karşısında özgün bir bakış yakaladıysak ne âlâ yoksa beklenilmesinden yanayım.

Eğer bir okur kitlem varsa bu benim için şereftir. İkinci kitabı ben de onlarla birlikte bekliyor olacağım.

Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ - 20.04.2021

,

906

Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ Hakkında

Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ

1987 yılının Aralık ayında Yozgat’ta dünyaya geldi.  Doğduğu bu şehirde yaşamaya devam ediyor. 2008 Yılında Yozgat Bozok Üniversitesinde Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama Bölümünü, 2016 yılında Anadolu Üniversitesi İşletme bölümünü, 2020 yılında da yine Bozok Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 2011 yılından beri Kitaphaberde kitap değerlendirme yazıları yazıyor.

Yazı çalışmaları; Bir, Şehrengiz, Serencam, Kün Edebiyat, Yedi İklim, Ayraç, Berhava, Mâi, Hayal Bilgisi, Mahur Beste, Yolcu, Siyah Sanat gibi süreli yayımlarda yer aldı.

2016 Eylül ayından beri evli. Şimdilerde bir oğula anne, okumaya âşık bir dünyazede!

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin