Kürtçe'nin Edebiyat Kanalı Üzerinden Yeni Baharı

Kürtçe'nin Edebiyat Kanalı Üzerinden Yeni Baharı

Kürtçe'nin Edebiyat Kanalı Üzerinden Yeni Baharı

08.06.2011 - Bilal Can
Kürtçe'nin Edebiyat Kanalı Üzerinden Yeni Baharı

Röportaj: Bilal Can

Ayhan Geverî, 1980 yılında Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde doğan Ayhan Geverî ilköğrenimini Yüksekova’da, lise eğitimini de Hakkari’de tamamladı. 2003 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra 2009 yılında da Yüzüncü Yıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde yüksek lisansını tamamladı. Muş Üniversitesi Kürt Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi olan ve Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı bölümünde doktora eğitimini sürdüren Ayhan Geverî, Kürtçe ve Türkçe dışında Farsça ve İngilizce bilmektedir. Kürtçe makale ve yazıları daha çok Nûbihar dergisinde yayınlanan Geverî’nin Leyl-name (2006) ve Antolojiya Çîrokên Nûbiharê (2008) isimli eserleri ile Yusuf û Zuleyxa, Abdurrahim Rahmi Zapsu’nun Hayatı ve Eserleri adlı yayınlanmayı bekleyen iki çalışması mevcut.

Sizi Kürtçe Edebiyat alanında yapmış olduğunuz çalışmalarınızla tanıdık. “Herkesin bir hikâyesi vardır” sözüne binaen kendinizi ve Kürtçe ile olan ilişkinizi anlatan cümleleriniz nelerdir?

Kürtçe dışında başka bir dilin konuşulmadığı bir aile içinde büyüdüm. Birkaç yıl öncesine kadar da bizim aile ortamlarında başka bir dille konuşmak yadırganır ayıplanırdı. Bu Kürtçe dışındaki dillere bir önyargı ya da tepki değil, kendi olmanın gerektirdiği bir refleksti belki. Benim için anne babamın yanında Türkçe konuşmak, onların karşısında ayak uzatmak gibidir hâlâ. Dediğim gibi bu Türkçe ile alakalı değil. Aile içinde Kürtçe’nin Kurmancî lehçesi dışında bir lehçeyle konuşmak da aynı çekingenliği beraberinde getirir.

Dolayısıyla yazılı bir Kürtçeden mahrum ama sözlü Kürtçenin yoğunluğu içinde geçen bir çocukluk dönemi sonucu beyin hücreleri Kürtçeye daha aşina oldu hep. Kürtçeyle ilişkim normal şartlarda yaşayan herkesin anadili ile olan ilişkisi gibi oldu. İlkokula başladığımda artık bilmediğim bir dilin yazısı ile tanışıyordum. Diğer taraftan da bildiğim bir dilin yazısı yoktu. Ben beş yaşındayken benden bir yaş büyük arkadaşlarım okula başladığı günün akşamında babam, elinde bir bir çanta ile gelmişti eve. Çantada birinci sınıfa gidecek bir öğrenci için gerekli kitap, defter ve kalemler vardı. Ve babam ben ilkokula başlamadan bir yıl öncesinden Türkçe okuma ve yazmayı öğretti. Okulun ilk gününde sınıfta öğretmen ile konuşabilen onu anlayabilen sadece bir kişi vardı: babamın Türkçeyi öğrettiği ben.

İşte yazısıyla bir şey okumadığım anadilim Kürtçe ile babamdan öğrendiğim ve okulda yazısıyla beraber öğrenmeye devam ettiğim Türkçe ile iki dilli bu serüven üniversitenin ilk yıllarına kadar devam etti. Ta ki Nûbihar dergisi ile tanışana kadar. Nûbihar’daki yazıları okuyor ve anadilimin eksik kalan yönü olan yazılı halini tekmil etmeye çalışıyordum.

Yanlış hatırlamıyorsam Nûbihar’ın 2002’de çıkan 87. sayısında Rasim Özdenören’in çevirdiğim bir hikâyesi ile idi Kürtçe bir metni kaleme almam. Daha sonra Nûbihar’da makale ve denemelerim yayımlanmaya başlandı. İşte o zamandandır bütün halleriyle Kürtçe sözcükler ve cümleler çekimliyorum...

Bugün çağdaş bir Kürt Edebiyatından bahsetmek mümkün müdür? Nasıl olabilir çağdaş bir Kürt Edebiyatı?

Elbette bahsetmek mümkün. Kürtler geleneksel birikimlerini bugüne taşıyagelen bir toplum olmakla beraber modern dünyaya çok farklı kapılar açmış bir kavimdir. Özellikle de değişik edebiyat kanallarına sahip olan Kürtlerin Türkiye sınırları içinde kalan kısmı Türk edebiyatına hâkim. Bununla beraber modern Türk öykü, roman ve şiirinin dokusunu ören birçok Kürt yazar ve şaire rastlamak Kürt edebiyatını da ilgilendiren bir olgudur. Bu sadece minor edebiyat bağlamında değildir. Türk edebiyatı bugün olduğu gibi geçmişte de bir “kanon”a sahip olmuştur. Bu sebeple Kürtleri Türk edebiyatında “Kürtlükleri ile beraber” görmek mümkün olmazken, Türk edebiyatı Türkiye Kürtlerinin beslenme kaynaklarından biridir. Bununla beraber aynı durum Irak, İran ve Suriye’deki Kürtlerin modern Arap ve Fars edebiyatları ile olan ilişkilerinde de geçerlidir. Kürt edebiyatı ayrıca kendi “diaspora”sını da var ederek, özellikle 12 Eylül cuntasından sonra İsveç gibi ülkelere göç eden Kürt aydın ve yazarlarının oluşturdukları edebiyat birikimi neticesinde Kürtler Batı edebiyatını da yakından izleme fırsatı yakalamışlardır.

Dolayısıyla Kafka, James Joyce, Stendhal, Geothe’yi okuyan Kürtler aynı zamanda Necip Mahfuz, Ahmed Şamlu, Sadık Hidayet, Füruğ Furruhzad’ı okuyup çevirebiliyor, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Orhan Veli ve Sait Faik’i anlayabilen Kürtler bunları kendi edebiyatlarında da görme eğilimi taşıdılar hep. Bu komşu edebiyatlarla beraber güçlü bir geleneksel edebî birikime de sahip olan Kürtlerin modern edebiyat bağlamında verdikleri eserler sorunuza en iyi cevaptır. Özellikle öykü ve şiirde modern örneklerden geri kalmayan ürünlere sahip olan Modern Kürt edebiyatı elbette eleştirinin eksikliği ve üniversite gibi kurumların yoksunluğuna benzer sıkıntılar içinde akmakta. Bu, modern Kürt edebiyatını ileriye taşımada olumsuzlayıcı bir etki yapmış olsa da gelenek ile bağlarının kopmasına da engeldir.

Sorunuzun “nasıl olabilir”liğine gelecek olursak, bir edebiyatın nasıl olması gerektiği hakkında bir fikir serdetmek yerine o edebiyatın nasıl bir mecrada akıp hangi merhalelerden geçtiğini izlemek ve bunu tartışmak daha doğru bir tespit olur. Yukarıda da söylediğim gibi güçlü bir geleneğe dayanan, özellikle halk hikâyeleri ve dengbêjlik sisteminden de beslenen bu edebiyat, çoğu zaman postmodern kurgunun da kapısını aralamaktadır.

Yüzyıldan fazladır Kürtçe üzerindeki yasak ve korku tozları yeni yeni kalkıyorken modern Kürt edebiyatının neleri başarabileceğini ya da bu edebiyatın nelere gebe olduğunu anlamak için biraz daha “bekleyip görmek” en iyi strateji olsa gerek.

Ama Modern Kürt edebiyatı nasıl bir edebiyattır ve şimdiye kadar neler yazılıp üretilmiş diye bir merak varsa artık bu alandaki değişik çalışmalara başvurulabilir. Mesela Hece-Öykü dergisinin 42. sayısı için hazırladığımız Çağdaş Kürt Öykücülüğü dosyaya bakılabilir. Zira çağdaş Kürt edebiyatından yararlanmak sadece Kürtlere değil, Türk okuyucularına da yeni ufuklar açacaktır.

Kürt Edebiyatı ile ilgili somut verilere dayanarak yola çıkarsak nasıl bir tablo çizilebilir?

Koca Kürt Edebiyat tarihini bir röportajın sınırlarına sığdırmak güç. Fakat şunu diyebilirim ki dört parçaya bölünmüş bir coğrafyada güçlü edebiyat ve estetik zevkleri Kürtçeyle ifade etmek mucize değildir. Çünkü klasik Kürt edebiyatına baktığınızda olağanüstü derecede hayal ve imgelerin şiirde ustalıkla kullanıldığını, Kürt şiirinin yüzyıllarca -kendi içinde de olsa- bir üstünlük iddiası ile yüksek perdeden ses verdiğini biliyoruz. Özellikle son yıllardaki karşılaştırmalı akademik çalışmalar neticesinde Kürt edebiyatının Fars ve Osmanlı edebiyatı karşısındaki duruşu kayda değer verilerle doludur. Her edebiyatın şairleri gibi Kürt şairleri de şiir ve söz söyleme sanatında kendilerini rakipsiz görmüşlerdir. Bu şairlerin söz meydanında atışmalarını her edebiyatta görebiliriz. Ama Kürtlerin beylikler döneminden sonra Kürdistan’ın Osmanlı-İran savaşlarının “kavga meydanı” olduğu yıllardan itibaren Kürt şiirini belli bir siyasi otorite olmaksızın -Halil İnalcık Hocanın tespiti ile patronaj olmadan- sürdürmeleri çok önemlidir. Türk edebiyatındaki ilk mesneviden tutun 18. yüzyıl mesnevilerine ve tabi ki Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ına kadar, Türkçede Türklere has bir mesnevi yazılamamıştır. Şeyh Galib’e kadar hep Fars edebiyatındaki mesneviler ya taklit edilir ya da çeviri yolu ile adaptasyon edilirdi. Ama elimizdeki kaynaklara göre Kürtçe’nin ilk mesnevisi olan Mem û Zîn ile Kürt şiiri Fars şiirinin gölgesi altında olmayı reddeden bir çıkış yapılmıştır. Üstelik bu ilk mesnevide hiçbir taklit ve adaptasyon olmadığı gibi Ehmedê Xanî, eserini bir Kürt aşk hikayesi üzerine kurarak tamamen özgün bir eser meydana getirmiştir. Bunu yanında Xanî’den önce yaşamış ve meşhur bir Divan’ı olan Melayê Cizîrî de büyük bir şairden şiir dinlemek için kalkıp Şiraz’a gidip Hafız-ı Şiraz’yi dinlemeye hacet olmadığını, zirvedeki bir şiiri dinlemek için onun Divanını açmanın yeterli olduğunu şöyle ifade eder:


Gulê baxê îremê Bohtan im
Şebçeraxê şebê Kurdistan im
...
Ger lu’lûyê mensur ji nezmê tu dixwazî
Wer şi’rê Melê bîn te bi Şîrazi çi hacet

(Bohtan İremi’nin bağının gülüyüm
Kürdistan gecelerinin şebçerağıyım
...
Eğer incilerden sözler dizmek istersen
Gel Mela’nın şiirini gör Şiraz’a ne hacet)

Dolayısıyla Türk edebiyatı için, Fars ve İngiliz edebiyatı için nasıl bir tablo düşünüyorsanız, genel anlamıyla aynı tabloyu Kürt edebiyatı için de düşünmelisiniz. Kürt edebiyatında da dehâ şair ve edipler var, kaliteli şiirler yazmakla beraber kötü şiirleri de bulunan şairler mevcut. Hiçbir edebî zevk uyandırmayacak kadar kötü şiirler yazan insanlar da var bu edebiyatta.. Yani tablo bilinen tablo.. Ama Kürt edebiyatında bu tablonun içindekiler üzerinde çok çalışılmamış, bakir ve çorak bir alan olsun için uğraşılmış...

Kürtçeyi edebiyata yaslayarak ayakta tutmak idealine yoğunlaşarak var etmeye çalışmak ne kadar doğrudur? Bir dil sadece edebiyatla varlığını sürdürebilir mi?

Kürtlerin Kürt edebiyatı ve dili ile ilgili kaygıları diğer halkların kendi dilleri ve edebiyatları ile alakalalı kaygıları gibidir. Kürtler edebiyat ile dillerini var etmek istemiyorlar. Dilleri zaten var.. Geçmişte de vardı.. Kürtler var etmedi bu dili, Allah var etti. Ama Kürtler bu dili, Allah’ın bu ayetini muhafaza etmek istiyorlar. Var etmediler belki ama süslediler, bezediler, geliştirdiler, emek verdiler. Rüyalarını bu dil ile gördüler, sevgililerine de düşmanlarına da bu dil ile yazdılar söylediler. Hz. Peygamber’e yazılmış dünyanın en güzel naâtı olan “Hilo rabe ey Ebu’l-Qasim” şiirini bu dile ile yazdılar. Bu dili yaşatmak istiyorlar.. Bu dil evet sadece edebiyat ile yaşamadı. Ama dildeki hemen her şey edebiyatın konusu olduğundan böyle bir soru sormuş oldunuz sanırım.. Dil ve edebiyat ilişkisi girifttir ama Kürtler dillerini insanî yöntemlerle talep ediyor ki o dili insanî yollarla yaşatsınlar.. Bir İngiliz’e hiç İngilizce kursuna gittin mi, bir Arab’a bir Türk’e bir Alman’a ya da bir Rus’a kendi anadilin için kursa gittin mi diye sorun.. ya da kendi kendinize sorun? Bu sorunun cevabı bile tahayyül ve tasavvur edilemez.. Ama Kürtler kendi dillerini öğrenmek için kurs ucubelerine mecbur bırakıldılar. Anadili nedir? Anadili herhangi bir eğitim almadan öğrenilen dildir. Bir kuş 7 aylık olduktan sonra uçma seanslarına başlamıyorsa, bir balık denize girip yüzmek için eğitim almıyorsa, Kürtler de “kendi halleri”nde öğrenip yaşamak istiyorlar. Kürtler bu dili yaşamak yaşatmak için de kimseden bir istekte bulunmuyor. Talepleri de yok Kürtlerin.. Sadece bize dokunmayın, bizi rahat bırakın diyorlar.. Bir balığı bir bardağa mahkum edip sonra da sen yüzemiyorsun senin yüzme alanın bir avuç sudur diye aşağılamak ne kadar ilmi ve insanî ise Türkçe dışında başka bir dil bilmeyen birinin kalkıp Kürtçeyle ilgili ahkâm kesmesi, Kürtçenin kelime sayısını belirtmesi aynı şeydir. Ve bu sadece Türkiye’de olan bir acayipliktir. Yıllarca resmî “kürdologlar” Türkiye toplumuna Kürtçenin varlığının yokluğu üzerine ahkâmlar kesip, tvlerde diziler çevirip kitaplar bastılar. Ama Kürtçenin ayakta kalmaması, Kürtçenin dizlerinin kırılması için yapılan çalışmalar sonuç verdiyse de, dizleri üzerine düşen Kürtçe hiç teslim olmadı. Kürtçe her zaman bir kanal bulmuş bir dildir. Ya müzik ile ya edebiyat ile ya da folklor ile yaşamayı öğrenmiştir. İlginçtir, topluluklar dillerine benzerler; ama Kürtçe Kürtlere benzemiştir. Kürtler gibi Kürtçe de nasıl mücadele edeceğini öğrenmiştir...

Bugün edebiyat klasikleri okutulurken ve okunulabilinirken anadili Kürtçe olan çocuklar tarafından kendi dilinden, kendi kültüründen doğmuş bir masalı bir hikâyeyi okuyamaması nasıl açıklanabilir?

Az önce bahsettiğim husus tam da budur..! Bir balığın yüzmeyi özlemesi, bir kuşun uçmaya hasret kalması, bir aslanın pençelerini kullanamamasının resmidir, size verebileceğim cevap işte tam da budur... Bir Kürt çocuğunu anadilinden mahrum bırakmak, onun annesinin sütü kadar helal olan anadilini ve o dilden doğmuş bir hikâyeyi, ninniyi, masalı ve deyimi ondan kaçırmak zülüm ile açıklanabilir ancak. Maalesef bunun edebiyat, sanat ve bilim bağlamında bir açıklaması bulunamaz. Ancak bunu hikâyeleştirir, ironileştirebilir ya da tiyatrolaştırabilirsiniz. Bunu günlük dil ile açıklamak o kadar zor ki. Bu, Muhammed’i Kur’an’sız, İsa’yı İncil’siz, Mecnun’u Leylâ’sız, Doğu’yu Aşk’sız, Mevlana’yı Şems’siz komak ile eşdeğerdir. Keşke bunu başka bir şekilde açıklayabilsem?

Kürtçe eserler okuyuculara buluşmada bir sorunla karşılaşıyor mu? Kürtçe yayınlanan eserler yayınlayan yayınevleri ne gibi zorluklarla karşılaşıyor?

Kürtçenin “resmi bir pazarı” olmadığı için ve yıllardır da siyasallaşan ya da siyasallaştırılan bir alan olduğu için eserler ile okurlar arasındaki köprüler beklenenden çok az. Son yıllarda Kürtçe üzerindeki yasakların kalkması neticesinde yayınevlerinin eserlerini -en azından kendi imkânlarıyla- rahatlıkla dağıtabilmeleri mümkün olabilmiştir. Fakat Kürtlerin birçok sorunu gibi bu sorun da Kürtlerin dışında.. Nasıl mı? Mesela bu yıl Diyarbakır’da II. Tüyap Kitap Fuarı düzenlendi. Kürtçe yayın yapan tüm yayınevleri bu fuara iştirak ettiler, ya da eserlerini satabildiler. Yayınevleri, İstanbul Tüyap Fuarından daha fazla rağbeti Diyarbakır’da görüyorlar. Ama diğer taraftan benim de kitaplarımın arasında çıktığı Nûbihar Yayınları, yıllardır Diyanet’in İstanbul’daki fuarına başvuruyor. Ama her defasında bir bahane ileri sürülerek fuara alınmıyor. Üstelik Nûbihar Yayınları dinî yayınlar yapan, ilk defa Kürtçe tefsir, siyer, Riyazu’s-Salihîn ve benzeri kitapları basan bir yayınevi olmasına rağmen... Bakın Ramazan ayına çok az kaldı. Aynı şeyler tekrar edecek. İşte Kürtlerin dışarıdaki sorunları…. Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursak, Kürtçe yayın yapan yayınevlerinin en önemli sorunu dağıtım sorunu. Maalesef Türkiye’deki büyük dağıtım ağlarının hâlâ Kürt yayınevlerine kapalı olması yayınevi ile okuyucu arasındaki mesafeyi daha da açıyor. Beş-altı yıl öncesine kadar Kürt yayınevlerinin hemen hepsi İstanbul’daydı. Yine de her ne kadar birçok yayınevi Diyarbakır’a taşınmış ya da orada büro açmışsa da merkez yine İstanbul’dur. İstanbul bu anlamda piyasanın en iyi olduğu şehirdir diyebiliriz. Ama Ankara, İzmir ve Bursa gibi şehirlerde Kürt okuyucu maalesef kitapları temin etmede sıkıntı yaşamaktadır. Yayıncılık başlı başına zor ve maşakatli bir iş, ama Kürtçe yayıncılık çok daha zor...

Edebiyat yıllarca biriktirilmiş ve biriktirilmeye devam eden bir vicdanın sesidir. Kürtçe Edebiyat konusunda edebiyatçılara düşen görevler var mıdır? Bunlar nelerdir?

Her edebiyatçıyı ilgilendiren görevler elbette Kürt edebiyatçıları da ilgilendirir. Her edebiyatçı öncelikle kendi sanatı ve eseri ile sorumludur. İnsanlar edebiyat okurken ya da eser yazarken bir edebiyatın sahibi olmak için yazmazlar, o edebiyatın bir mensubu olmak için yazarlar. Kürt yazar ve şairlerin de durumu böyledir. Ama şurasını belirtmek gerekir ki Kürtçe edebiyatın bir sahiplenmeye ve korumaya ihtiyacı yoktur. Bu edebiyat tarih içinde nasıl şekillenmişse bugün de aynı şekilde doğal seyri içinde gelişir ya da geriler. Asıl iş edebiyatçılarımıza düşüyor. Bu dilin çok derin ve sağlam bir geleneği var ve bu dil ile yazmak birikim gerektiriyor. Belki edebiyatçılarımızın yapması gereken tek şey, kalemi ellerine alıp yazmadan önce çok ama çok okumaları...

Kürt edebiyatı konusunda farklı ülkelerde yayınlanan ürünler göz önüne alındığında ortak bir Kürt edebiyatından bahsetmek mümkün mü?

Edebiyatın belirleyiciliği hangi dil ile oluşturulduğudur, hangi ülkenin siyasi sınırları içinde yapıldığı değildir. Üstelik “farklı ülkeler” tabiri Kürtlere uzak ve yabancı. Irak’taki Kürt de, Türkiye’deki Kürt de Suriye ve İran’daki Kürt de kendi ülkesi ve toprakları üzerinde. Bu ‘sınır’lama edebiyat ile alakalı değil, sosyo-politik durum ile alakalıdır... Ve sorunuzun cevabı: elbette ortak değil, ama farklı kanallardan beslenen tek bir Kürt edebiyatı vardır. Hangi dilin birden fazla edebiyatı olabilmiş ki Kürtçenin ve Kürtlerin olsun? Bir edebiyat kendi çerçevesinde, kendi içinde dönemlere, ekollere ve sınıflandırmalara ayrılabilir ama sonuçta tek bir edebiyat dairesi içindedir bunların hepsi. Kürt edebiyatı farklı alfabeleri kullanan bir dil ile oluşturulagelmiş bir edebiyattır. Kürtçenin ve Kürt edebiyatının belki de en büyük avantajı budur. Birçok edebiyata yetecek kadar büyük birikim tek bir edebiyat içinde üretilmiştir. Farklı lehçe ve alfabelerin kullanılması bu birliği ortadan kaldırmıyor. Tam aksine bu edebiyata güç kazandırıyor...

Son zamanlarda Kürtçe Edebiyat üzerine yapılan çalışmalar nelerdir, bunlar yeterli midir?

Kürtler ve Kürtçe üzerine yayınlanan eserlerin sayısı her yıl artarak devam ediyor. Klasik edebiyat, roman, öykü ve şiir türünden eserler en fazla basılanları. Özellikle modern edebiyat ürünleri açısından yeni kalemler, yeni tarzlar ortaya çıkıyor. Ama Kürtçe gibi bir dil için elbette bunlar yeterli değil. Kürtlerin kendi yazdıkları dışında çevirilerin yapılması gerekiyor. Kürtçeye kazandırılacak yeni çeviri eserleri Kürtçeye can katacaktır. Edebiyatın asla sınırları ve limiti olmaz. Edebiyat doymadığı için edebiyatçı da doymaz. O sebeple elbette yeterli değil yapılan çalışmalar...

Sizin bu alanda çalışmalarınız nelerdir? Antolojiya Çîrokên Nûbiharê, Leyl-name isimli iki çalışmanız var. Yeni çıkacak veya üzerinde çalıştığınız bir eser var mı?

Ben hem Türk edebiyatı hem de Kürt edebiyatı üzerinde çalışmaktayım. Türk edebiyatı alanında master yaptım ve şimdi doktora eğitimi alıyorum. Ben iki alanın birbirinden uzak olmadığını düşünenlerdenim. Hatta bu iki edebiyat arasında var olan köprülerin akademik ayağının da oluşturulması gerektiğine inanırım. Dolayısıyla her iki alanda çalışmalarım sürüyor. Çeşitli dergilerde Kürtçe ve Türkçe yazıyorum. Bunun dışında uzun zamandır üzerinde çalıştığım birkaç çalışmam var. Bu yıl içerisinde yayınlamayı düşündüğüm eserlerden biri Osmanlı Türkçesiyle bir Mem û Zîn. 1800’lü yıllarda Bitlis’li bir şair-alimin Türkçeye enfes bir çevirisi. Ben de bu eseri transkribe edip yayına hazırladım. Bunun yanında yine bir aşk mesnevisi olan Yusuf û Zuleyxa isimli bir eser var. Bu da yine klasik bir eser, Hz. Yusuf’un “güzel hikâyesi”ni Kürd dilinde diyor. Son olarak da büyük İslâm alimi Abdurrahim Rahmi Zapsu (Hekkari)’nin hayatını yazıp Kürtçe eserlerini derleyip yayına hazırladım. Umarım bu yıl bitmeden bu eserler biter ve okuyucu ile buluşur.


on5yirmi5.com

Bilal Can - 08.06.2011

,

3452

Bilal Can Hakkında

Bilal Can

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji lisansını tamamladıktan sonra yüksek lisansını da aynı üniversitede "Mustafa Kutlu Öykücülüğünce Mekân: Bir Edebiyat Sosyolojisi" teziyle tamamladı. Sosyolojik çalışmaları mekân, kent, şehir ve edebiyat sosyolojisi üzerine yoğunlaşmıştır. Şiirleri, denemeleri, kitap değerlendirmeleri ve eleştirileri bir çok dergide yer aldı. Kitaphaber.com.tr sitesinin kurucuları arasında yer alıyor ve 2012 yılından beri Kitaphaber.com.tr nin editörlüğünü, 2015'ten itibaren genel yayın yönetmenliğini yapıyor. 

twitter: @bilalcan1

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin