Kürtleri Bekleyen Tehlike Ve Kürt Sosyolojisi Üzerine

Kürtleri Bekleyen Tehlike Ve Kürt Sosyolojisi Üzerine

Kürtleri Bekleyen Tehlike Ve Kürt Sosyolojisi Üzerine

05.09.2016 - Sait Alioğlu
Kürtleri Bekleyen Tehlike Ve Kürt Sosyolojisi Üzerine

Cumhuriyet kadroları, Osmanlı’nın enkazı üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti markasının etkisine dayanarak ve Batıcı donelerle, ümmet fikri yerine Türk ulus düşüncesini ihdas etmişti. Ümmet fikrinin inkıtaa uğraması, Osmanlıyı oluşturan birçok Müslüman halklı ister istemez olumsuz şekilde etkilemişti.

Bu durum ister istemez, bu Müslüman halkların, ya farklı uluslaşma durumuna girmelerini öncelemiş, ya da yeni oluşan Türk ulus fenomeni çerçevesinde ‘Türkleşme’ adına bir asimilasyona kapı aralamıştı.

Bu iki duruma bakıldığında, toplumsal bir hercümercin yaşandığını çok rahatlıkla görebiliyorduk. Bu durum, aynı zamanda, diğer halklardan ziyade, sözde Kürt halkının özgürlüğü konusunu işleyen birçok çevrenin neşvünema bulduğunu ve Kürt halkının da ideolojik angajmanlara tabi tutmaya çalıştıklarının görmekteydik…

İşte Kürt halkının özgürlüğünü düşündüğünü ima eden, bir yandan ulusalcı, öte yandan ise ilerlemeci tarih ve toplum düşüncesine ayarlı Marksist tandaslı ve kısmen de hem ortaya koydukları söylemleri ve hem de bizzat rejim tarafından değersizleştirilme düşüncesine işlevsellik kazandırsın diye bölücülük fenomeni eklenmişti. Kemalistlerin oluşturduğu bu sorunun çözümüne yönelik olarak DP’in iktidar döneminde, çoğu da gönül almaya yönelik ve sadra şifa olmayan bir tarzda palyatif çareler düşünülmüştü. Ki, o da sanırız, CHP’den devralınan materyalist modernleşme sürecini, bu kez ‘muhafazakâr’ muhayyile içerisinde kemale erdirmek için olsa gerek…

Batı dünyasında başlayan ve soğuk savaş şartlarında giderek otoriteleşen devletli güçlere karşı, gençler açısından birçok talebin sıralandığı altmış kuşağı döneminde vuku bulan olaylar, bir açıdan Türkiyeli ‘üniversiteli’ gençliği de harekete geçirmişti. Bu genç kitlenin önemli bir kısmı sol düşünce akımlarına ve örgütlerine bağlıydılar. Bu genç kitlenin çabası, bir süre sonra Kemalist oligarşiyi de harekete geçirmişti, O da bu kitleyi, henüz gelişmekte olan kapitalist sistemin sahipleri başkalarıymışçasına, sistemden alması gereken payı almaya çalışan ortalama muhafazakâr kitleye ve onlar üzerinden de dini ve milli duyguların ortadan kaldırılmasına kışkırtma eylemine girişmişti. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde salt ve tipik bir aydın hareketi olan ve büyük oranda akademik çerçevede üniversite bağlamında kalan solun, bu kez 60 Anayasasının da etki ve katkısıyla örgütleştiğini, kendi aralarında farklı sol kamplara bölündükleri ve büyük oranda da Kemalizm’e angaje olarak, onun sol yanını oluşturduğu söylenebilirdi.

Zaten solun, Kemalizm’le akrabalığı ontolojik açıdan vardı…

Yetmişlere gelince Türk solu içerisinde bulunan ve çoğu da fert bazında kalan, temelde ise Kürt ulusalcılığına yakın solcu kişiler –çoğu da gençti- ve o süreçte oluşmaya başlamış irili ufaklı sol gruplar vardı. Bunlar açısından, uzun bir dönem Türk solu içerisinde bulunmalarına ve öyle değerlendirilmelerine rağmen, Türk solunun Kürt sorununun çözümünde genel anlamda bir niyetinin olmadığı görülünce, bu kez, onlar da kendi aralarında çeşitli sol kamplara ayrılma şeklinde sol tandaslı ulusalcı bir mücadele vermeye başlamışlardı.

İşte o günden bugüne gerek salt bağımsızlıkçı söylemi, gerek Kemalist modernleştirme politikalarının Kürt ve Kürdistan ayağı, derin devlet tarafından kendine ihale edilmiş bir minvalde oluşan Türkiyeciliği, gerekse de konjönktür gereği çeşitli maskeler kullandığı bilinen PKK’nın, bugüne kadar olmadığı oranda 7 Haziran seçimleri sonrası adeta düşman çatlatırcasına bir yıkıma giriştiğini görmekteydik…

PKK’nın yıkıcı çalışmalarına bakıldığında, bir yandan Kürt halkını ‘artık’ hazır kıta elinde tutarak, kendine son darbeyi vurma düşüncesini, bir yandan buna bağlı olarak Suriye’deki ortam üzerinden yanına Rusya’yı ve gizli kapaklı bir şekilde ABD’yi de alarak Rojava bölgesi üzerinden batının sömürgesi olacak bir devlet çabasını, yine bir yandan da, CHP’nin kendi söylemi açısından ‘devlet kurucu öğe’ yanını bir yana bırakarak, sair sol ve Ak Parti düşmanı, ya da karşıtı güçlerle hareket edip, sonucu ne olursa olsun Ak Parti’yi geriletmek ve bu şekilden de Türkiye olarak ‘İslâmcı’ bir iktidardan kurtulma düşüncesi, ilk akla gelen gerekçeler olarak sıralanabilirdi.

Sonuçta hangisi olursa olsun, bu işin faturasının bir kısmı bölge ülkelerine, hatta Türkiye’ye ve “Müslüman Türk toplumuna” olduğundan da fazla bir oranda Kürtlere kesileceğiydi. Ki kesilecek olan bu fatura, sadece maddi ve manevi yönler ön planda olmak üzere, esas sıkıntılı tarafın ise, Kürtleri esas bekleyen tehlikenin İslâm’la bağı kesilmiş bulunan bir toplum olarak “çağdaş kurtlar sofrasında” yem yapmak ve buradan hareketle oluşacak olan İslâm karşıtı bir toplum de devlet eliyle Müslümanlardan intikam almaktı. Kürtleri bekleyen tehlikeyi kategorize ettiğimizde, bu tehlikenin uzak, ama etkili bir tehlike olduğu söylenebileceği gibi, bu kez tehlikenin, PKK’nın ideolojisi ve üzerine aldığı görevler açısından bakıldığında yakın bir tehlike olduğu söylenebilirdi. Bu tehlike; amacı ve yapılmak isteneni anlamak için yapılması gereken bir Kürt sosyolojisinin mahiyetini bilmeye çalışmak ve İslamsız Kürdistan hayalini ise Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu ve bölgenin Müslüman halkları üzerinden okumayı elzem kılacak oranda önen arz etmektedir.

1.KİTAP

KÜRTLERİ BEKLEYEN TEHLİKE

Yazarın dediği gibi, kişiyi asimile etme işinde, mevcut devletin ve hatta iktidarların kabul ettikleri ideolojik paradigmaların işini kolaylaştırdığı görülen birçok parametrenin marifetiyle, bizde olduğu gibi; “Alevi’nin sünni, sünni’nin laik, Kürdün Türk, gayri Müslimin Müslüman gibi görünmeye, davranmaya zorlandığı bir iklime girmektir modernleşmek” (s.7)Türkiye ve toplumu söz konusu olduğunda, bu asimilasyondan sadece Kürtlerin etkilenmediği, ama esas tehlikede olan çevrenin ister Alevi, İster Sünni olsun Kürtler olduğu su geçirmez bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır.

Yukarıda yazardan alıntıladığımız cümleyi içeren olguyu, birçok alanda gözlemleyebilirdik. Hatta kişinin kimliğini oluşturan ‘maddi ve manevi’ paradigmaların birini terk etmesi, önerilen diğerinin ise kabul edilmesi de modernleşmenin olmazsa olmazlarını kapsardı. Bu konu, yazarın da ‘Giriş’ bölümüne ‘Türk kalmak’ ve Türkleşmek, daha açıkçası kavim olarak Türk unsuru içerisinde mütalaa edilen birisinin, modernleşme uğruna Türkleştirmesi hadisesine bakıldığında, hadisenin çoğumuzun hayatında önemli bir yer ettiğini ve bizi, ‘Türk’ olduğumuz vs. halde zorladığını, asimileye ve alinasyona kurban ettiğini görebiliyorduk…

Yazar Vahdettin İnce’nin zaman içerisinde çeşitli yayın organlarında yayımlanmış ve Kürt sorunun mahiyeti ile ilgili, çoğu da, yukarıda belirtmeye çalıştığımız üzere Kemalist devletin modernleşme adına Kürt halkına yaşattığı dram ve Kürt entelijansiyasının da -hakikaten böyle bir entelijansiya acaba var mıydı?- konu edildiği makaleleri içeren eserinin adı “Kürtleri Bekleyen Tehlike” başlığını taşıyordu. Tehlike ortamının oluşum sürecine bakıldığında, Anadolu’nun diğer ve ‘bazılarına göre’ esas sahibi olan veya sayılan Türklere reva görülen ‘yeniden Türkleşmesi mes’elesi’ bu işten öteden beri muzdarip olan dindar kitleyi sarf-ı nazar ettiğimizde, geri kalan unsur tarafından, kayıplara rağmen pek önemsenmemişti.

Süreçte onlara da bir şeyler olmuştu, ama sürecin esasında büyük çoğunluğu dindar olan Kürtleri bir bütün olarak olumsuz açıdan etkilemişti. Bu konunun Kürtlerle ilgili kısmına bakıldığında, sürecin “süreç, Kürtler açısından Kürtleşmeyip Kürt kalmaya inat etmeleri yüzünden neleri kaybettiklerini anlamalarına yönelikti. Arap ülkelerinde Baas rejimlerinin, Türkiye’de de tek parti CHP’sinin rahle-i tedrisinde geçirilerek Kürt kalmaktan vazgeçip Kürt-leşmelerinin yolu pratik olarak öğretilmesi…”(s. 9) ni içerdiği söylenebilirdi.

Ne Türkler eski Türklerdi, ne Kürtler eski Kürtlerdi…

Türkleşmek isteyen Türklere koşut olarak Türkleşmek istemeyen Türkler gerçeğinin yanında bir de Kürtleşmek istemeyen Kürtler de vardı. Bu durum uzun bir dönem devam etmişti; “Kemalizm Türkü yeniden anlamlandırırken Kürdü de gergef gibi işlemişti. Kemalizm bir ifsat edici adlandırma hareketiydi çünkü.” (s.54)

Bu da “artık, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı” fehvasından bakıldığında, Türkleşmeye direnen ‘dindar’ Türklerin neredeyse tamamına yakınının bu kez muhafazakârlık ve ‘zengin olma’ adına sistemin sunduğu(!) imkânlardan yararlanma düşüncesine koşut olarak, şekilsel kalması şartıyla İslâmi iddialarının bir kısmından ‘sistemin bekası’ ve ‘yeni düvele karşı güçlü kalma’ adına vazgeçmesi Türkleştirilme yolunda rutin işler haline gelmiçti.

Bu olgunun Kürt cephesine bakıldığında, bir zamanlar kendisine ‘Türk’ denildiğinde oralı olmadığı gözlemlenen Kürtlerin, ya da hatırı sayılır bir kısmının –ne gariptir ki- kendilerine klasik hakikati içerecek oranda ve etnik olmayıp, kavmi anlamda ‘sen Kürtsün!” denildiğinde de, bu kez ulusalcıların gadrine uğradığı halde, halinden memnun bir görüntü vermesi onlar açısından hayra alamet olabilir miydi?

En iyisi ise hiç kimseye ne olduğunu hatırlatmamak idi, sonuçta! “Neden?” derseniz, konu oldukça basit, o da, hiç kimsenin, belki de modern ayartmalar sonucu bulunduğu konumu, işin künhüne vakıf olmadan matah bir şeymiş gibi kabullenilmesi ve esasın yerine ikame edilmesi…

Böyle olmasaydı, gerek 28 Şubat ve gerekse de 2000’lerden bu yana, belki entelektüel yönü bulunan, ama cidden İslâmi literatüre vakıf olmadığı gözlemlenen birçok ‘eski İslâmcı’ ağanın Türklüğü keşfetmesi ve kendi mırıltılarını, sayıklamalarını hiç kimsenin tekelinde bulunmadığını bildiğimiz hakikatle telif etme cür’etleri, Kürt cenahında da gerek salt ulusalcı ve gerekse de ‘en iyi Müslüman biziz’ yollu sayıklamalarında görmekteydik. Gerçi bu durum bir süreç mes’elesi olup bir gün sona erecekti ermesine, ama bazıları bile isteye ateşe doğru koşuyordu. Demek oluyordu ki, Vahdettin İnce’nin “Kürtleri bekleyen tehlike” sinyali, aslında birçok Türk içinde hem yakın ve hem de uzak bir zamanda kendini gösterecekti…

2.KİTAP

KÜRDİNSAN YA DA BİR KÜRT SOSYOLOJİSİ DENEMESİ

Sosyoloji, kelime anlamı açısından ‘toplumbilim’ anlamına gelmekteydi. İslâm dünyasının ve

belki de kendi dönemi batısının bilinen ilk sosyologunu İbni Haldun olarak belirttiğimizde ve kendimize kabul ettirdiğimizde, bu bilimsel disiplinin patentinin bizde olduğu düşünülecektir. Aslında ise, İbni Haldun fenomenine rağmen, bu bilimin sekülerizme gidilen yolda, Batı’nın çağdaş anlamda sömürgecilik yapmasına koşut olarak, bir bütün olarak doğunun tüm değerleri ile birlikte lime lime edilmesi esprisine dayanan Oryantalizmin esaslı hale getirilen bir yardımcısı olduğu su götürmez bir gerçek olarak değerlendirilebilir.

Bu gerçeğe rağmen, bizlerin de Batılı paradigmalardan hareketle, ona uygun olarak gelişen parametrelere baktığımızda, sosyoloji, bünyemizde artık, capcanlı olarak yer etmiş bulunmaktadır. Sadece tek bir şartla; Batılı bu disiplinle tün doğuyu savunmasız hale getirirken, bizim aramızdan çıkmış bulunan, bir kısmı solcu, ulusalcı, milliyetçi ve hatta İslamcı bile olsalar, işin esprisi gereği, Batıyı değil de, çok uzağında bulunan doğuyu da değil yakınında buluna doğuyu lime lime etmeye çalışıp çabalamaktadır. Ama bunu yaparken, bunları ilmek ilmek işlediğini vehmetmektedir, ne yazık ki…

İbni Haldun’un çabalarını ve milletler bağlamında Türklerle ilgili görüşlerini de bir tarafa bıraktığımızda, modern dönemde oluşan Türk sosyolojisi neye hizmet etmiştir, dersek, bunun cevabının sadece Türk ulus devletinin oluşumuna katkı sunması olarak belirtebiliriz. Belki de sosyoloji bilimi sayesinde, çeşitli dini, mezhebi, sosyal, siyasal, iktisadi ve kültürel kodlara sahip bulunan Türk unsurlarını istenilen çerçevede bir arada görme ve bir arada tutma düşüncesi de bu sosyolojik çabalar şeklinde olmuştur. Sonuçta, materyalist yaklaşımların artık aşılmakta olduğu görüldüğünden, Türk unsuru açısından yapılan sosyolojik çalışmalara pek de şüphe ile bakmayacağızdır.

Bu çerçeveden hareket ettiğimizde, müspet anlamda artık bir Kürt sosyolojisine de ihtiyaç vardı. Bu sosyolojinin salt bilimsel çalışma yapan ve kendi bağımsızlığı ‘el’an’ bulunmayan akademik olgunun yokluğu ve birde Türk akademik çerçevesinde böyle bir olgunun henüz var olmayışına koşut olarak, bu işi motamot bu bilimsel disipline uymayacak olsa daşahıslar bazında yapılabilirdi. Laik Kürt çevrelerinde Kürt sosyoloji adı altında hemen hemen bir çalışma bulunmayışına rağmen, düşünce üreten birçok şahsın, Kürt sorunu bağlamında kaleme aldıkları, çoğu da ‘siyasi’ içerikli eserlerinde sosyolojik verilere yer verdikleri görülür.

Vahdettin İnce’nin de kaleme almış olduğu “Kürdinsan” ana başlığı altında ‘Bir Kürt Sosyoloji Denemesi’ adlı çalışması, içerdiği konular açısından bir boşluğu doldurmaktadır. Yazar, başta kitabın giriş kısmında belirttiği gibi, bir Kürt ferdinin başına gelebilecek, hayatını –kendileri arzulamaz olsa bile- her türden sıkıntılı durumu, ilkokuldan başlamak üzere, ortaokul, lise, üniversite ve sonraki hayatında gördüğü, şahit olduğu olayları titizlikle anlatmaktadır.

Tarihin Penceresinden Bakmak

Yazar kendi sosyolojik çalışmasına anlatırken, Kürtlerle birlikte aynı kaderi birlikte yaşayan bir halkın ve coğrafyanın gerçeğinden bahisle şunları söylemektedir; “Kürtlerin yerini ve konumunu anlamak ve anlamlandırmak Osmanlının mirasçısı Türkiye açısında hayati bir öneme sahipti. Büyüyüp kalıcı olmak veya küçülüp sonunda yok olmak kadar hayati. Bu coğrafyanın tarihi incelendiğinde büyüme istidadı göstermeden mevcuda rıza göstererek varlığını sürdürebilmiş tek bir sakini yoktur neredeyse. Belki de göçebelikten kalma bir özelliktir ya da İslam dininin yeryüzünü imar etme misyonunun etkisidir yahut insan fıtratının ailesini geliştirme amacına yönelik değer üretme dürtüsüdür.”(s. 29)

Yazar, bizim de birçok kavmin ortaklaşa yaşadığı kaderden yola çıktığımızda Anadolu coğrafyasının kendi insanı ile ilişkisi gayet anlaşılır ve anlamlı olmanın yanında, ‘insan’ izalesi mümkün her türden yanlıştan ziyade, üzerine görev almış ise, stratejik hataları sünnetullah icabı affetmezdi. “Bir beylik olarak mevcuda razı olmadılar ve tarihin, coğrafyanın, geleneğin, kültürün gereğini yaparak büyümeye baktılar, aradan sıyrılıp büyüdüler. Sonlara doğru iç yetersizlikler ve dış tazyikler nedeniyle panikleyip küçük düşünmeye başlayınca da bu coğrafya onları omuzlarından atmakta tereddüt etmedi. Bu gerçeği ruh kökünde hisseden Türkiye insanının, Birinci Dünya Savaşının ardından çizilen bu sınırlar içinde kendini sıkıştırılmış, hapsedilmiş gibi algılaması da bu yüzdendir.”(s. 30)

Yazar Kürtlerin kimlikle imtihanı konusunda şunları söylemektedir; “Kürtler… bir Türkler, bir Araplar, bir Farslar gibi İslam medeniyetinin lokomotifi sayılacak bir konuma sahip olamadılar… Ortadoğu çapında meydana gelen değişimleri çoğu zaman geriden takip etmek durumunda kalmışlardır.”(s.135) Bu durum salt Kürtlere has olmayıp, ya büyük oranda üzerinde bulunduğu coğrafyanın şartları çerçevesinde toplum olarak sınırlarının çizilmesi hadisesi en önemli etmen olarak okunabilirdi. Keza, böylesi coğrafyaların, başkaları tarafından zaptı da pek mümkün olmuyordu. Kaldı ki, birçok görecelilik içerisinde değerlendirme zorlu coğrafyalarda yaşayan toplumların kaderinin az çok birbirin benzediğini söyleyebilirdik.

Kürtlerin coğrafik kaderi, aynı bölgeyi birlikte yurt tutmalarına rağmen Hıristiyan Ermenilerden ve Süryanilerden, birde Müslüman Türklerin kaderinden, az çok farklı olagelmişti. Sanırız, buda birazcık Kürtlerin yaşamak adına dengeyi düzde değil de, dağlık alanda bulduğudur dersek abartıya kaçmış olmayızdır. Zira bize başka bir yorum yapma imkânı vermemektedir ne yazık ki…

Kendilerini aydın olarak tanımlayan kişilerin, eğer coğrafya Müslüman bir coğrafyaysa, gerek o coğrafyada yaşanan dine, kültüre ve insan unsuruna karşı yaklaşımlarından öteden beri çarpık anlayışlar ve kavrayışlar olmuştur. Bu tür yaklaşımlara ise, form olarak oryantalist bakış açısının sebep olduğunu söylemeye gerek bile yoktur. Bu bakış açısına duçar olmuş çağdaş aydınların, belki de prototipi, kendi dönemlerinde İslami ilimler tahsil etmelerine rağmen, masalcı ve hurafeci anlayıştan kurutulamamış klasik dönem âlimlerine banzemekte birlikte, onlardan farklı olarak, işin içerisine ayrıca seküler bakışı da koyunca, hiç çekilmez olup çıkıyorlardı. “Kürtleri tanımayan, onları Batılı araştırmacıların gözüyle okumaya çalışan aydınlar da zaman zaman akıl almaz teorilerle ortaya çıkıp zihin bulandırmaları….bir yabancılaşmanın yansımasıdır.”(s. 147)

Kürt sorununun oluşumuna sebebiyet veren gerekçeler, birbirine bağlı olaylar zincirinin birer halkası şeklinde yaklaşık iki yüz yıldır varlığını sürdürmekte idi ve halende büyük oranda sürdürmektedir. Bunların başında, kendilerinin ‘kendi adlarına’ oluşturdukları ortaçağ zihniyetinden kurtulma çabasında olan Batılıların, bu çabaları birde, yine kendilerini yeni zamanda güçlü kılma adına doğuya, İslâm dünyasına ihraç etmişlerdi. İşte o günden bugüne farklılaşma ve değerler yitimi olarak tanımlayacağımız bir vasatta oluşmaya yüz tutan Kürt sorununun artarak devam ettiğini ve ne zaman ve nasıl sona ereceğini bilmemekteyiz. Sadece, bu sorunun niçin ve neden ve hangi saiklere bağlı olarak vücut bulduğunu bilmekteyiz.

Her sorunun çözümünde olduğu üzere bu sorunun çözümüne yönelik birçok çalışmanın kaleme alınması, sorunun var olan doğallığı kadar doğal sayılmalıydı. Kürdinsan çalışması da bir sosyolojik deneme olarak serapa bir bilimsel çalışmadan ziyade, konuya giriş sadedinde ele alınabilirdi. Birde Kürtleri bekleyen tehlikenin bir ayağı beyaz Türklerin istidadında, diğer ayağı da, devri geçmiş bulunan türüne özgü İslâmcılık cakası satarak, esprinin esasını kaçırma pahasına sürdürülmesi gereken İslamcılık çabalarına bigâne kalan zevatın şahsında tebarüz ediyordu.. Birincisi neyse de ikincisi suyu bulandırıyordu. Olan ise Kürtlere oluyordu oysa…

1) Kürtleri Bekleyen Tehlike, Vahdettin İnce, 1.Baskı, Ocak 2016 Beyan Yayınları, İSTANBUL

2) Kürdinsan-Bir Kürt Sosyolojisi Denemesi, Vahdettin İnce, 1.Baskı, Ocak 2016 Beyan Yayınları, İSTANBUL

Sait Alioğlu - 05.09.2016

,

1453

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin