Kuşeyri; Hayatı, Fikirleri, Etkisi ve Eserleri Üzerine Genel Bir De

Kuşeyri; Hayatı, Fikirleri, Etkisi ve Eserleri Üzerine Genel Bir Değerlendirme

Kuşeyri; Hayatı, Fikirleri, Etkisi ve Eserleri Üzerine Genel Bir Değerlendirme

15.02.2016 - Ferhat Özbadem
Kuşeyri; Hayatı, Fikirleri, Etkisi ve Eserleri Üzerine Genel Bir Değerlendirme

Kuşeyri'nin Hayatı

Doğumu: 986 Horasan - Ölümü: 1072 Nisabur. Kuşeyri'nin tam ismi, Ebu'I-Kasım Abdulkerim b. Hevazi b. Abdilmelik b. Talha b. Muhammed en-Nişaburi el-Kuşeyri'dir. Çocuk yaşta babası vefat eden Kuşeyri, akrabası olan Ebu’l-Kasım Yemani’den Arapça ve edebiyat bilgileri öğrendi. Nişabur’a gitti. Nişabur’da Ebu Ali Dekkak ile karşılaşan Kuşeyri, manevi ilimlere yöneldi. Muhammed ibni Bekr-i Tusi’den fıkıh, Ebubekir ibni Furek’ten kelam ve usul-i fıkıh, Ebu İshak İsferaini’den kelam ilmini öğrendi. Ebubekir el-Bakıllani’nin kitaplarını mütalaa etti. Nişabur’da ders vermeye başlayan Kuşeyri hazretleri, Hatib el-Bağdadi, Ebü’l-Kasım Nasrabadi, Ebu Ali Farmedi gibi birçok alim yetiştirdi. Ebu Ali Dekkak’ın vefatından sonra, Ebu Abdurrahman es-Sülemi ile sohbet etti. 1056 yılında Nişabur’dan ayrılarak, Bağdat’a geldi. Bağdat’ta hadis ve fıkıh okuttu. Halifeyi ziyaret etti ve onunla sarayında sohbette bulundu.

“İlk Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey (455/1063)'in veziri olan 'Amidu'I-Melik lakabıyla anılan Ebu Nasr Muhammed ibn Mansur el-Kunduri Mutezili idi. Eş'arilere karşı kin besliyordu. Sapıklara karşı tedbir alması için Tuğrul Bey tarafından kabul edilen Kunduri, Eş'arileri de sapıklar arasına kattı. Hatta bir zaman Cuma hutbelerinde Eş'arilere sövüldü, ders vermeleri, va'az etmeleri yasak edildi. Kunduri, kendisine rakip saydığı büyük şöhret sahibi Ebu Sehl ibn Muvaffak, İmamü'I-Haremeyn, Kuşeyri ve el-Fürati'nin hapsedilmelerine ferman aldı. İmamü'I-•Haremeyn, vaziyeti önceden sezdiği için gizlendi. Kuşeyri ile Fürati yakalanıp hapsedildiler.”[1] Tuğrul Bey öldükten sonra tahta geçen Alparslan Kunduri’yi öldürtmüştür. Bunun üzerine vatanlarını terk eden âlimler ve Kuşeyri tekrar memleketlerine döndüler. Alparslan ve Nizamülmülk, Kuşeyri’ye çok hürmet ederlerdi. Hatta İmam-ül-Haremeyn ve Kuşeyri gibi âlimler, sultan ve vezirin yanına serbestçe girerler ve onlarla sohbet ederlerdi. Kuşeyri, Nişabur’da vefat edinceye kadar ders verdi.

Kuşeyri'nin Eserleri

  • Letaif-ül-İşaret
  • El-Mi’rac
  • Şikayetü Ehl-i Sünne
  • El-Vasıyye
  • Et-Teysir fi ilm-it-Tefsir
  • Tertib-üs-Süluk fi Tarikıllah
  • El-Luma’ fi Akaid-i Ehl-i Sünne
  • Akidet-ül-Kuşeyriyye
  • En-Nahv-ul-Müevvel
  • Et-Tabhir fi ilm-it-Tezkir
  • Er-Risale fit-Tevbe ve Ahkamiha
  • Risale fi Beyan-is-Süluk
  • Uyun-ül-Ecvibe fi Meşhur-il-Ebvab
  • Kitabu Adab-is-Sufiyye
  • Nahv-ül-Kulub
  • Fasl-ül-Hitab fi Fadl-in-Nutk-ül-Müstetab
  • El-Münteha fi Nükte-i üli’n-Nüha
  • El-Erbaune Hadisen
  • Kitab-ül-Cevahir
  • Kitab-ül-Münacaat
  • Ahkam-üs-Sema
  • Et-Temyiz fi İlm-it-Tezkir
  • El-Kasidet-üs-Sufiyye
  • Et-Tevhid-ün-Nebevi
  • İstifadat-ül-Muratat

Kuşeyri'nin Fikirleri

“Kuşeyri'nin uygulamaları, İslami tasavvufta usul olarak ilktir. Bundan dolayı herkesin büyük teveccühüne mazhar olmuştur.”[2] Kuşeyri “tasavvufa Sünni bir meşruluk kazandırma ve tasavvufu epistemolojik bir disiplin olarak ortaya koyma noktasındaki önemi başlıca sebep olarak sayılabilir. Bu nedenle Kuşeyri'nin bakış açısını yansıtmak, hemen hemen ilk dönem sufilerinin ortak fikrini yansıtmak anlamına gelmektedir.

Her şeyden önce ifade etmek gerekir ki, Kuşeyri, tasavvufa dair yazmış olduğu Risale'sinde tasavvufun kendine has kavramları olan bir bilgi sistemi olduğunu ifade etmek suretiyle tasavvufun, özel bir bilgi sistemine dayanan bir bilim olduğunu ispat etmeye çalışır: "Bil ki, her bir alimler grubunun, kullandıkları kavramlar vardır ve o kavramlarla kendilerinin dışındaki insanlardan ayrılırlar. Bu kavramları ittifak ettikleri biçimde, muhatabın kolay anlayabilmesi ve söylenildiğinde anlamının kavranabilmesi amacıyla kullanırlar. Kendi aralarında bu kavramları kullanırlar. Böylece kendilerine ait anlamları ortaya koyabilmeyi ve kendi yollarından gitmeyenlerden gizlemeyi amaçlarlar. Bunun sebebi, kavramların anlamlarının yabancılara kapalı kalması ve ehil olmayanlar arasında sırlarının yayılmamasını istemeleridir. Çünkü onların hakikatleri, çaba veya tasarruf ile elde edilmiş değildir. Aksine o hakikatler, Allah'ın bir grubun kalbine koyduğu anlamlardır. Hak Teala, sufıler taifesinin sırlarını ve ruhlarını bu manaların hakikatini kabul etmek için saf ve halis hale getirmiştir. Biz burada sufılerin yolunu tutan ve onların dini geleneklerine uyan kimselerden olup da bu manalara vakıf olmak isteyenlerin anlama ve kavramalarını kolaylaştırmak için bu çeşit tasavvufi ıstılahları açıklamak istiyoruz"[3]

Tasavvufun özel kavramları olan bir ilim alanı olduğunu söyleyen Kuşeyri, sufılerin, Müslümanlar içerisindeki yerini ve konumu ise şöyle belirler: "Allah, sufıleri dostlarının seçkini ve rasul ve nebilerden sonra bütün kullarının en faziletlisi kılmıştır. Yine Allah, onların kalplerini sırlarının kaynağı yaparak ümmetler içerisinde nurlarının doğduğu mahal olma hususiyetini onlara bahşetti. Onlar, halkın bereket kapısı(ğays) ve Hak ile beraber hareket ederler. Allah, onları, beşeri kirlerden temizlemiş, ahadiyet hakikatlerinden vermiş olduğu tecellilerle onları müşahede makamına yükseltmiş, kulluğun adabını yerine getirmelerini sağlamış ve rububiyet kanunlarının nasıl işlediğini onlara göstermiştir. Bu sebeple onlar da, mükellef tutuldukları görevlerini yerine getirmişler, Allah'ın kendilerine bahşettiği tasarruf etme yetkisini gerçekleştirmişler, sonra samimi bir ihtiyaç hali içinde ve boyunları bükük bir şekilde Allah'a dönmüşler ve işledikleri ameller ve elde ettikleri saf hallerinden hiç bahsetmemişlerdir. Zira onlar biliyorlardı ki, Allah Celle ve Ala, dilediğini yapar, kullarından dilediğini seçer, hiçbir mahlûk ona hükmedemez, hiçbir varlık onun iradesi üzerinde hak iddia edemez.”

Kuşeyri'nin, İslami bilgi sistemlerini üç kısma ayırdığı anlaşılmaktadır. Bunlar, sırasıyla burhani bilgi, beyani bilgi ve iyani bilgidir. Her ne kadar o, açıkça ifade etmemiş olsa da, burhani bilgi ile felsefeye; beyani bilgi ile kelam ve fıkha; iyani bilgi ile de tasavvufa gönderme yapmaktadır. Yine burada o, zımnen, bu sistemler arasında yatay değil, dikey ve hiyerarşik bir ilişki olduğunu bize anlatır. Buna göre beyani bilgi, burhani bilgiyi kapsar ve ondan üstündür. iyani bilgi ise, diğer iki bilgi türünü kapsar ve onlardan daha üstündür.

Kuşeyri'nin, burhani, beyani ve iyani bilgi sistemleri arasındaki ayırımı, oldukça önem arzeder. Nitekim bu noktanın farkına varmış olan Cabiri, bütün düşünce yapısını üzerine kurduğu burhan, beyan ve irfan ayrımından oluşan İslami bilgi alanları anlayışını belirlemede

Kuşeyri'ye çok şey borçludur. Cabiri, burhan, beyan ve irfan bilgi sistemleri ile ilgili ilk ayrımı, Kuşeyri'nin yaptığını kaydeder ve bu bağlamda onun önemini vurgular Ancak şu da belirtilmelidir ki, Cabiri, her ne kadar bu ayrımı, Kuşeyri'den almış olsa da, ondan farklı sonuçlara ulaşmıştır. Cabiri, Kuşeyri'nin aksine bilgi alanları arasındaki ilişki ve değeri, irfan, beyan ve burhan şeklinde sıralar. Buna göre Kuşeyri'nin en üstün gördüğü irfani bilgi, Cabiri de dayandığı temeller ve ortaya koyduğu ürünler bakımından en düşük bilgi türüdür. Öte yandan Kuşeyri'nin en düşük bilgi türü olarak tanımladığı burhan, Cabiri'ye göre en üstün bilgi nizamıdır. Cabiri'nin konu ile ilgili görüşlerinin geniş bir analizi için Arap-İslam Kültürünün Akıl Yapısı eserine bakılabilir.

Kuşeyri, kendi döneminden önce değişik platformlarda tartışmalara gerginliklere sebep olan şeriat ve hakikat arasındaki problemi, aralarındaki ilişkiye vurguda bulunarak çözmeye çalışır: "Şeriat, sarılmaktan ibarettir; hakikat ise, rububiyeti müşahede etmektir. Hakikatle desteklenmemiş hiçbir şeriat, makbul değildir. Şeriat ile sınırları belirlenmemiş hiçbir hakikat ile de bir şey elde edilemez. Şu halde Hak tarafından halka mükellefiyetler getirmiştir; hakikat ise, Hakk'ın tasarrufunu bildirmektedir. Öyleyse Hakk'a ibadet etmek, şeriat; Onu müşahede etmek, hakikattir. Şeriat, O'nun emrettiği şeyi yerine getirmek; hakikat ise, Allah'ın kazasını, kaderini, gizlediği ve açıkladığı şeyi görmektir B ilmelisin ki, Allah'ın emri ile vacip olması bakımından her şeriat, aynı zamanda hakikattir; aynı şekilde Allah'ı bilmek, O'nun emriyle vacip olduğu için, her hakikatte, şeriattır"[4]

Kuşeyr'i'ye göre, İslami disiplinler arasındaki tasnif, yatay değil, dikeydir. Buna göre ilim olarak tasavvuf, özel bir bilgi sistemine sahiptir ve en üstün bilgi türü olan iyani bilgi (tasavvufi bilgi) sebebiyle Müslümanlar içerisinde sufiler en üstün gruptur.”[5]

Kelam Yönü İle Kuşeyri

Kuşeyri, Kelamda ibni Furak ile İsferaini'nin metodunu birleştirmiş ve Kadı Ebu Bekr Muhammed ibn et-Tayyib’e Bakillani'nin eserlerinden de faydalanmak suretiyle kendi metodunu ortaya koymuştur.

“Tasavvuf ilminin şekillenmesinde önemli görevler ifa eden Kuşeyri, aynı zamanda kendisinden önceki birçok mutasavvıf gibi Kur'an'a dayanan verilerle akli düşünce perspektifinde sağlam bir itikada vurgu yaparak takipçilerine itikadi düşüncelerinin bu şekilde olmasını tavsiye etmiş ve bu konuyla alakalı eserler vermiştir. Kuşeyri, bu çalışmalarında inanan için en temel sorunsalın neye ve nasıl inanılacağı olduğunu ortaya koymakla kalmamış aynı zamanda bu konular üzerinde önemli açıklamalarda bulunmuştur. Bu bağlamda Kelam ilminin hayatiyetini kavrayarak ona hak ettiği değeri veren Kuşeyri, kendisine doğru inanç-salih amel paradigmasını hareket noktası olarak alınıştır. Kuşeyri eşari kelam ekolüne bağlıdır ve bidatçılara karşı asla müsamahakar davranmamıştır. Risale adlı eserinde Eş'ari mezhebinin inanç temellerinin şu şekilde olduğunu ifade eder: "Bu taifenin hocaları (şeyhleri) işlerini sahih bir tevhid usulü içerisinde temellendirmiş, Ehli Sünnet ve Selefin tevhid üzere olan, bidatten uzak inançlarını benimsemişlerdir"

Kuşeyri kendisini teşbih, tatil, tecsim vb. kelami anlayışları bir kenara bırakıp Ehli Sünnet'in yolunu tercih etmiş biri olarak tarif etmektedir. Kuşeyri, itikadi düşüncelerini kelami perspektiften değerlendirir ve felsefi bazı izahlar getirir. Ona göre Allah kadimdir ve varlığının bir başlangıcı yoktur, zatı birdir ve kısımları yoktur. (Fusul fil usul) Eşi, benzeri olmadığı gibi fiillerinde ortağı da yoktur. O'nun yücelik sıfatları bakidir ve asla yok olmaz. Tenzihi sıfatlarla vasıflanmış olup eksikliklerden münezzehtir ve O'nunla alakalı bütün bu bilgiler yine O'ndan gelen haberi bilgilere dayanmaktadır.[6]

İslam kelamcılarının geneline hâkim olan ontolojik Allah-alem ayrılığı fikri ve bunun sonucunda oluşan epistemolojik kuram, Kuşeyri tarafından da benimsenmiştir. O, Allah-alem ilişkisini bu ontolojik farklılık çerçevesinde izah ettikten sonra, inanç kurgusunu anlatırken kullandığı kelami ıstılahı irdelemiştir. Bilindiği üzere kelami terminolojide Allah-alem ayrımı hadis ve kadim gibi kelami kavramlarla ele alınmıştır. Allah’ın fiilleri ve illet meselesi konusunda Kuşeyri şöyle yaklaşır. Allah'ın filleri konusunda bir illet yoktur. Bu açıdan "Niçin yaptı?" denemez. Çünkü fiili için bir illet olsaydı bu illetinde kadim olması gerekirdi. Eğer bu illet de kadim olsaydı malulünün kıdemini gerektirirdi, bu ise muhaldir.[7] Kuşeyri kelam tartışmalarına konu olan müteşabih ayetler meselesini ise Ehli Sünnet'in görüşlerine uygun olarak değerlendirir ve bazı sufilerin düştüğü aşırı yorum hatasına düşmeden açıklamaya çalışır. Ona göre Allah'ın arşa istiva etmesi, Allah'ın gözü, yüzü gibi ifadelerin geçtiği ayetler ya da Allah'ın her gece yeryüzüne indiğinden, müminlerin kalbinin Rahmanın iki parmağı arasında olmasından bahseden hadislerdeki müteşabih lafızlar olduğu gibi kabul edilmesi, yapılan yorumlarla manalarının arttırılmaması veya eksiltilmemesi gerekmektedir. Bu şekilde ibarelerin zahiri manası üzerinde tevakkuf edilmeli, bunlarla alakalı kesin bilgi ise Allah'ın ilmine havale edilmeli ve aşırı yoruma gidilmemelidir. [8]

Kuşeyri'ye göre Allah, üzerine bir zorunluluk olmamakla beraber her kavme hakikat olan otoritesiyle peygamber göndermiş ve bunu Kur'an'da bildirmiştir. Kuşeyri, ahiret hayatının başlangıcı olarak gördüğü kabir hayatının varlığını kabul eder. Ona göre insanların dünyada yaptığı fiillerden dolayı kabirde ceza veya mükafat görmeleri haktır. Allah'ın görülmesi hususunda Ehli Sünnet'in görüşünü tekrarlayan Kuşeyri, tam bir ihata ve idrak olmaksızın, Allah'ın ahirette görülmesinin hak olduğu düşüncesindedir. (Risale) Kuşeyri, Kur'an'ın mahluk olması meselesine şiddetle karşı çıkar. Ona göre Kur'an Allah'ın kelamı olup yaratılmış değildir.

Bir kelam problemi oları insan filleri konusunda Eş'ari geleneğinin yorumunu yineleyen Kuşeyri, kulun fillerini "kesb" ettiğini söyler. Ona göre kulun fiilleri kesb edebilmesi için bir istitaaya ihtiyacı varıdır. Fiil ancak onunla kesb edilir. Diğer yönden fiil yapabilme yeteneği ve özgürlüğünden dolayı insanın sorumluluğu söz konusu olmaktadır. İnsan, fillerini icra edebilme hürriyet ve yeteneğine sahipse ancak o zaman yaptığı fiilden sorumlu olabilir. Yaptığı fiillerden sorumlu olursa ancak o zaman fiilleri sonucunda mükafat ya da ceza alması tutarlı ve adil olur. Kader ile ilgili olarak “ kim çaba sarf ederek maksadına ulaşacağını zannederse kendisini boşuna sıkıntıya sokar, her kim çaba sarf etmeden maksadına ulaşacağını zannederse boş bir ümit içerisinde olur.” der. Kuşeyri'ye göre İslam ve iman arasında bir fark yoktur. İman, şeri' olarak taat anlamına geldiği için artar ve eksilir. Çünkü insan fiili olan taatlar; artar ve eksilir ve bu neticeyle ona bağlı olarak imanda artar ve eksilir.

Kuşeyri, Hz. Peygamberin şefaatini kabul eder, ecel ile ilgili olarak insanlar için belirlenmiş bir ölün anının varlığını kabul eder ve bunun asla değişmeyeceğini düşünür. İmamet meselesini siyasi yönden değerlendiren Kuşeyri'ye göre ümmetin başında imamın olması akli yönden caiz olup zorunluluk içermez ancak bununla beraber nakil yönünden doğru ve gereklidir. Mutezile ve Hanbelilere karşı ciddi bir mücadele ve tartışmaların içerisine girmiş, en derin felsefi izahları ve üslubu açıklamalarında kullanmaktan geri kalmamıştır.[9]

Melamilik Meselesi

Kuşeyri’nin Melami olduğu ya da Melamiliğe yakın biri olduğu ile ilgili yaklaşımlar zorlama yorumlardır. Kendisi eserlerinde Melamilik ile ilgili hiçbir şey paylaşmamıştır. Ki onun döneminde Melamilik geniş bir etkiye sahipti. Kuşeyri’nin hocası Sülemi’nin Melamilik ile ilgili risalesi vardır. Bu risalenin varlığına istinaden Kuşeyri’nin Melamiliğe yakın olduğu iddiası beyhude bir iddiadır. Kuşeyri’nin eserlerinde Sülemi’nin Melamilik ile ilgili risalesindeki ilkeler ile örtüşen bir kısım ilkelerin tasavvuf yolunun ilkeleri olarak ele alınmasını Kuşeyri’nin Melami olabileceği ile ilgili delil olarak sunanlar havanda su dövmekten öte bir iş yapmamaktadırlar. Çünkü Kuşeyri eserlerinde durduğu yeri çok net şekilde ortaya koymuştur. Gerek Melamilik gerekse de diğer sapkın tasavvuf çevrelerinden beri olduğunu eserleri ile ortaya koymuştur. Eserlerinde tasavvuf yolunu bozanların olduğuna, bir kısım sapkın görüşlerin tasavvuf adı altında savunulduğuna sık sık vurgu yapan Kuşeyri’nin Melami olma ihtimali yoktur.

Kuşeyri'nin Etkisi

Kuşeyri kendisinden sonra gelen birçok tasavvuf ehlini etkilemiştir. Kuşeyri etkisi Risale adlı eserinin bir milat olarak tasavvuf literatüründe kabul görmesi ile günümüze kadar şöhretini korumuştur. Kuşeyri’nin etkilediği belli başlı isimler olarak şu isimleri sayabiliriz.

“1- Gazali: Gazali’nin şeyhi olan Ebu Ali Farmedi Kuşeyri'nin mürididir. Gazali, Kuşeyri'nin tasavvufi görüşlerinin etkisinde kalmıştır. Ayrıca Gazali'nin hocası olan Ebu'l Maali Cüveyni, geniş ölçüde Kuşeyri'den faydalanmıştır.

2- Ruzbahan Bakli(v. 606/1-209): Bakli’nin Araisu'l-Beyan fi Hakaiki'l-Kur’an adlı tefsiri, Sülemi’nin Hakaiki ile Kuşeyri'nin Lataifi’nin bir terkibi niteliğindedir.

3- İbnu'I-Arabi (v. 638/1240): Futuhatından ve Müsemaretu'I-Ahbar'ından, Kuşeyri'nin eserlerini okuduğu anlaşılıyor.

4- El Bağavi. (v. 510/1116): imam Bağavi, "Maalimut-Tenzil" isimli tefsirinde az da olsa işari tefsirler yapmış ve Kuşeyri'nin etkisinde kalmıştır.

5- Ali ibn Ahmed ibn İbrahim el-Mehayimi (v. 835/1431): Bu zat, "Tabsiru'r-Rahman ve Teysiru'l-Mennan" isimli tefsirinde Kuşeyri'nin etkisinde kalmıştır.

Mehayiminde tıpkı Kuşeyri gibi her surenin başındaki besmeleye ayrı ayrı manalar verir: ki bu manalar aynı zamanda müteakip surenin muhtevasına işaret eder. Mehayimi'nin verdiği manalar. Kuşeyri'nin Lataifindeki manalardan değişik ise de; kanaatimizce Melhayimi metod olarak Kuşeyri'nin etkisindedir.

6- Nimetullah Nahcivani (v. 920/1514): Nahcivani, "el-Fevatihu'l-ilahiyye ve'I- Mefatihu'I-Gabiyye" isimli tefsirinde her surenin başında. geçen besmeleyi ayrı cümlelerle manalandırmaktadır ki, bu metodu herhalde Kuşeyri'den almıştır.

7- Aliyyu'I-'Kar-i (v. 1014/1605): "Envaru'I-Kur'an ve Esraru'I-Furkan" adlı tefsirinde zahiri tefsirden sonra işari tefsire geçmekte ve hemen hemen her sahifede Kuşeyri'den üstad diye söz etmekte ve onun Lataifinden bolca nakiller yapmaktadır.”[10]

Kuşeyri Ve Gazali Üzerinde Etkisi

Gazali’nin iki kanaldan, Kuşeyri’den etkilendiği düşünülmektedir. Birincisi: Kuşeyri, Şeyh Ebu Ali ed-Dekkâk’ın talebesi iken, Gazali, Şeyh Ebu Ali el-Fârmedî’nin talebesidir. Şeyh Ebu Ali el-Fârmedî ise, Kuşeyri’nin talebesi olur. Demek oluyor ki Kuşeyri, Fârmedî vasıtasıyla Gazali’nin şeyhi olmuş oluyor. İkincisi: Gazali’nin hocası olan Ebu Meâlî el-Cüveynî, geniş ölçüde çağdaşı olan Kuşeyri’den istifade ettiği düşünülmektedir. el-Cüveynî ise, Gazali’nin en önemli hocalarından idi. Bu demek oluyor ki Gazali iki kanaldan Kuşeyri tarafından etkilenmiştir: Şeyh Ebu Ali el-Fârmedî ve Ebu Meâlî el-Cüveynî’dir.

Yorumlarında aynı zamanda birçok hadis’e yer vermekteler. Lakin kaynağın genellikle her iki müfessir tarafından da belirtilmediğini görüyoruz. Sunulan hadislerden yola çıkarak, her iki müfessirin derin bir hadis kültürüne sahip oldukları da anlaşılmaktadır.

Her iki müfessirin de derin bir şekilde Eş’ari mezhebine bağlı oldukları ve kelâmi açıklamalarda aralarında bundan dolayı benzerlikler olması gözlenilmektedir.

Her iki müfessirin, yine şiirin sahibi zikretmeksizin, yorumlarında şiire yer verdiklerini görmüştük. Özellikle Kuşeyri şiir nakletme konusunda öne çıkmaktadır.

Menkıbeler konusunda ise, Kuşeyri’nin buna yer vermediği, sözü özlü tuttuğunu, Gazali’nin ise cüz’î miktarda menkıbeler aktardığını görmekteyiz.

Her iki müfessir yer yer lügavî açıklamalar yaptığını ve bu doğrultuda yorumlarını yaptıklarını görmekteyiz. Lakin diğer hususlarda olduğu gibi bu bilgilerin de kaynakları zikredilmemektedir.[11]

Kuşeyri Ve Mevlana Üzerinde Etkisi

Kuşeyri ile Mevlana’nın tövbe kavramı çerçevesinde yapmış oldukları izahlardaki benzerlikler. Kuşeyri, kişinin tövbesinin kabul edilmesi için Sünni bilginlere göre üç şartın gerçekleşmesi gerektiğini belirtir: Bunlardan ilki, şer‘î emirlere muhalif davranmaktan pişmanlık duymaktır. ikincisi, hata ve günahları zaman kaybetmeden terk etmektir. Üçüncüsü, geçmişte yapılmış olan günahların benzerini yapmamaya azmedip gayret etmektir. Ona göre gerçek manada tövbenin gerçekleşmesi için bu şartların yerine getirilmesi gereklidir.[12] Kuşeyri, işaret ehli dediği seçkin sûfîlerin tövbesinin kabul şartlarını ise daha geniş tutar.[13] Aynı zamanda Kuşeyri, günaha devam etmekle birlikte tövbe etmenin sahih olmayacağı görüşündedir. Kişi tövbe ederken öncelikle günaha devam etme düşüncesini zihninden atması gerekir. Ona göre günahta ısrarla birlikte tövbe etmek bir anlam taşımaz. [14]

Mevlana’da, kişinin batıldan hakka dönmesi anlamına gelen tövbenin, günaha devam etmekle birlikte pek anlam ifade etmeyeceği görüşündedir. Gerek Mevlana gerekse Kuşeyri tövbeye birçok yönden ele alıp değerlendirmişlerdir. Ancak günah işlemeye devam etmekle birlikte tövbe etmeninde kişiye fayda vermeyeceği hususunda her iki sûfide hem fikirdir. İnsan eylemlerine toleranslı yaklaşılması hususunda sûfiler arasında burç bir noktada bulunan Mevlana işte bu noktada kişinin tövbe etmekle birlikte günaha dönmesini hoş görmez. O, kişinin tövbe ettikten sonra tekrar günah işlemeye dönmesini şeytanın maskarası olmakla nitelendirir.[15] Mevlana, kabz ve bast hallerini izah ederken Kuşeyri ile yine paralellik gözükmektedir. Kuşeyri ile Mevlana‘nın havf ve recâ kavramlarına yaklaşımlarında da bir ifade benzerliği dikkat çekmektedir.” [16]

Kuşeyri'nin Eserleri Hakkında

Risale

“Gerçekten de Risale incelendiğinde kavramsal bir örgünün olduğu ve söz konusu örgünün tasavvufi bilginin mahiyetini ortaya koymayı amaçladığı ilk bakışta anlaşılacaktır. Kuşeyri'nin, tek tek açıklamış olduğu tasavvufi ıstılahlar, tasavvufun bilgi boyutunu ve dolayısıyla bu bilginin diğer disiplinlerin bilgi yönteminden farklılığının vurgusunu yapmaktadır. Sözgelimi, cem-fark, fena-beka, şeriat-hakikat, ilme'l-yakin-ayne'l-yakin-hakke'l-yakin, zahir-batın kavram çiftleri ya da tecelli, mükaşefe, müşahede gibi kavramlar, tasavvufun epistemolojik boyutunu yansıtmaktadır. Hatta ilk bakışta ahlaki içeriğe sahip olan kavramlarda dahi, onun, bilgisel bir amaç güttüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Dahası, ona göre, sufinin, seyru süluk sürecinde ahlaki zaafıyetlerden uzaklaşma ve iyi özelliklerle donanma çabası da, epistemolojik bir gayeye matuftur. Bu bağlamda ahlaki olgunlaşma, tasavvufi bilginin aracı ve "olmazsa olmaz"ı haline gelmektedir. Şu halde diyebiliriz ki, Kuşeyrl'nin Risale'sinde yapmak istediği şey, bir bilim olarak tasavvufun bilgi sistemini ortaya koymaktan ibarettir. O, bunu yaparken, hemen her zaman tasavvufi bilgi ile diğer disiplinlerin bilgi sistemleri arasındaki farklılığı ön plana çıkarmıştır.”[17]

Risale orijinal bir eserdir. Tasavvuf tarihinin klasik kaynaklarından biri, hatta en önemlisidir. Kuşeyri eserin mukaddimesinde Risalenin, İslam ülkelerindeki sufi cemaatlere hitaben yazıldığını o:ifade etmesi de eserin adeta tasavvufa çeki düzen vermek için, bugünkü tabirle özeleştiri amacıyla yazıldığını anlatmaktadır. İbn Haldun'a göre, Haris el Muhasibi vera ve batini fıkhı esas alırken, Kuşeyri istikamet yolu, keşf ve mücahedeyi esas almaktadır. Kuşeyri, Risalede tasavvufun marifet cihetine oranla amel cihetine daha fazla önem vermektedir. Risale'de 150'den fazla hadis bulunmaktadır. Bu hadislerin %90'ı Kütüb-i Sitte'de ve diğer sahih hadis kitaplarında bulunmaktadır. Kuşeyri’nin bu eseri, bir giriş ve dört ana bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında eserin yazılış sebebi anlatılmakta, hakiki sufileri methederken, zamanındaki mutasavvıflara, şeriattan uzaklaşmaları sebebiyle eleştiriler yöneltmektedir. Arkasından sufilerin Allah konusundaki inançları kısa, fakat öz olarak anlatılmaktadır.[18]

Lataiful İşarat Tefsiri

Kuşeyri’nin Lataiful işarat adlı tefsiri işari tefsirin en gözde örneklerindendir. Kuşeyri bu tefsirde tasavvuf ile şeriatı (hakikat ile tasavvufu) uzlaştırmaya çalışmıştır. Lataif tefsirinde Kuşeyri, tasavvufta yer alan kavram ve konuları Kur’an’dan ayetler delil getirerek izah etmeye çalışmıştır. Bu yönü ile diğer işari tefsirlerden ayrılır. Kuşeyri bir konuyu işlerken şeriatın zahirine ters olmamasına dikkat etmiştir. Bu yönü ilim ehlinin Kuşeyri ve eselerine karşı eleştirilerini azaltmıştır. Bununla birlikte eserlerini ve fikirlerini eleştirenler de vardır.

“Bu tefsirde tamamen fenafillah düşüncesi hakimdir. Kuşeyri, hocası Sülemi'nin etkisinde kalmıştır. İkisinin tefsirleri arasındaki bariz fark, Kuşeyri tefsirinde senedlerin ve şahısların zikredilmemesi, düşüncelerin daha insicamlı bir ifade ile dile getirilmesidir. Ayrıca "Sülemi, ahkama müteallik ayetleri tefsir etmezken, Kuşeyri bu ayetleri de işari yönden tefsir etmektedir. Ki bu husus işari tefsirde bir ilerleme olarak telakki edilir.”[19]

“Kuşeyriye göre surelerin başında yer alan besmele o sureden bir ayettir. O, her surenin başında geçen Besmeleye ayrı ayrı manalar verir. Kuşeyri Lataifinde nadiren kıraate temas eder. İşari tefsire dair bir işaret bulursa o zaman değişik kıraatleri zikreder. Kuşeyri Lataifinde yer yer nüzul sebeplerini açıklar. Lataifte kelami açıklamalarda da bulunur: daimi ehli sünnet inancını savunur ve fakat konuyu fazla uzatmaz. Kuşeyri, ayetlerin tefsirinde belağat yönüne eğilmeyi ihmal etmemiştir. Kuşeyri, Lataifinin birçok yerinde işari manaya yardımcı olur düşüncesiyle şiirler irad eder. Kuşeyri, tefsirinde nakil de bulunmaz. Sadece bazen İbnu Abbas'tan nakiller yapar. Kuşeyri kesbi ilimleri kabul eder taklidi red eder. Kuşeyri, tefsirinde bazen sadece zahiri mana ile iktifa eder. Kuşeyri, bazı surelerin başında yer alan Huruf-ı Mukattaanın, Allah'tan başka hiç kimsenin gerçek anlamda anlamını ve tevilini bilmediği müteşabihler olarak telakki etmektedir.” [20]

Luma’ Fi’l İ’tikâd Eseri

Kuşeyri’nin itikad ile ilgili birçok risalesi vardır. Bu risalesinde hem kelami konulardaki görüşlerini ortaya koymuş hem de öğretici bir dil ile eşari akaidine katkıda bulunmuştur. Kuşeyri, mutasavvıf bir kelamcı olarak tanımlanabilir.

Eserden Notlar

“Âlem muhdes ve mahlûktur, onun bir yaratıcısı vardır.

Cisimler, cevherler, arazlar, oluş şekilleri, renkler, tatlar, kokular hareket ve sükûn, birleşme ve ayrılmalar, aydınlık ve karanlıklar hepsi de O’nun kudreti ile meydana gelir.

Allah’ın ilmi, bütün bilinenleri (malum) kapsar, O’nun kudreti takdir edilebilenlerin

(makdur) tamamına taalluk eder. O’nun iradesi irade olunanların hepsi için geçerlidir. Olması veya olmaması caiz olan şeylerden (mümkün) olmasını ya da olmamasını (mümkün olarak) bildiği şeyler, iradesi doğrultusunda meydana gelir.

Zatına ait sıfatlarının bir kısmına fiilleri delâlet eder. Bunlar O’nun kudreti, ilmi, hayatı ve iradesidir.

Kur’an, O’nun kelamıdır ve yaratılmamıştır, hâdis ve muhdes de değildir. Allah, ezelî olarak mütekellimdir.

Allah’ın, kendini isimlendirmediği şey ile onu isimlendirmeyiz. İsim ve sıfatlar olarak zikredilen şeylerin tamamına iman ederiz.

O’nun birliği ezelidir, mekânı, zamanı, mesafesi, vakti, keyfiyeti, yönü ve herhangi bir bölgesi yoktur.

Rüyetî îlahi, akıl yönüyle caiz, haber yönü ile cennetteki müminler için vaciptir.

Kader, hayır ve şer Allah’tandır. O kulların kesbini yaratır, kullar da fiillerini kesb ederler. Din, kader (alın yazısı) ve cebir (zorlama) yolu ile değildir.

Kula ait bir kudret vardır, bu da istitaat olup kesb bununla gerçekleşir. Ancak bu kesble, düzenleyici yaratma (halk) ve öncesiz yaratma (ibtida’) gerçekleşmez.

Hz Peygamberin mucizeleri çok olup doğruluğu ile alakalı delilleri yeterince bulunmaktadır.

İman, yüce Allah’ın farz olarak ve nakil yoluyla emrettiği şeylere boyun eğmek, haram ve edebe ayıkırı olarak yasakladığı şeylerden kaçınmaktır. İman, O’na kalben inanmak, uzuvlarla amel etmek ve dil ile ikrar etmektir. İman ve İslam arasında bir fark yoktur.

Kul, şirk ve küfre düşmediği müddetçe günahları dolayısıyla imandan çıkmaz.

Kişi, ancak eceli ile ölür.” (Çeviri: Çukurova üniversitesi ilahiyat fakültesi dergisi, 2008, İsmail Şık)

Kuşeyri’nin bu risalesi eşari kelam ekolü görüşlerini ele almaktadır. Kendi döneminde varolan kelami tartışmalara bigane olmadığı ve bir taraf olarak mutezile ve Hanbeli ekole karşı eserler ortaya koyduğunu göstermektedir.”

Kuşeyri’ye Eleştiriler

Kuşeyri, tasavvuf geleneği içinde eser beyan edenler içinde en az tenkit edilen kişidir diyebiliriz. Bunun sebebi kendisinin de tasavvuf ehli ile ilgili bir kısım eleştirilerde bulunması ve tasavvuf ile ilgili görüşlerinin şeriata uygun olmasına dikkat etmesinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte tasavvufi kavramların ıstılahı ile ilgili yapmış olduğu tanımlamalar eleştiriye açıktır. Öz olarak tasavvufun kendisi ile ilgili eleştiriler başka bir bahsin mevzu olarak bir kenarda tutulmak sureti ile Kuşeyri’nin bir kısım kavram tanımlamaları ile ilgili eleştiriler üzerinde duralım.

Kuşeyri, fena, beka, kabd, bast, vakt, hal, vecd, vücud, cem, tefrika, sahv, şükr, zevk, şurb, mahv, isbat, tecelli, muhadere, mukaşefe, levaih, tevalii, levamii, tekvin, temkin, şeriat, hakikat gibi tasavvufi kavramların ıstılahi anlamlarını Risalesinde detaylıca açıklamaktadır. Bu kavramlardan bir kısmı üzerinde durmak sureti ile konuyu izaha çalışalım.

İlk üzerinde duracağımız kavram Fena kavramıdır. Tasavvuf literatürüne fenafillah görüşünü ilk defa Ebû Said Harrâz (297/910) tarafından kullanıldığı kabul edilir. Kuşeyri, bu kavramı biraz daha farklı yorumlamış olsa da esas itibari ile ana anlam değişmiyor. Kendisinin yaptığı tanım üzerinden gitmemiz daha hakkaniyetli bir yaklaşım olacaktır. Çünkü fenafillah meselesi Kuşeyri’den sonra çok daha uç noktalara taşınmıştır.

Fena: “İlk fena (Yok olma), kulun, kendi nefis ve sıfatlarından fenasıyla Hakkın sıfatları ile kalmasıdır. İkincisi kulun Hakk'ı görmesiyle, Hakkın sıfatlarından da fena bulmasıdır. Üçüncüsü Hakk'ı görmekten de fena bulup Hakk'ın varlığı içinde yok olmasıdır.” Bu yapılan tanımlama üzerinden ilk sorulması gereken soru bu kavramın kendisi ve izahı ile ilgili olarak ayet ve sahih hadislerden dayanak olabilecek bir delil var mıdır? Sorusudur. Tanımda ifade edilen “hakkın sıfatları ile kalmak” “hakkın görülmesi” kısmı bir şekilde tevil edilerek veya tolere ederek anlaşılabilecek meselelerdir. Fakat “Hakk’ın varlığı içinde kaybolmak” olarak ifade edilen kısım nasıl tevil veya tolere edilecek bilemiyorum. Genel olarak şeriata aykırı görüş beyan etmemeye çalışan Kuşeyri bu sözleri ile zahir manada şeriata aykırı denebilecek bir tanımlama yapmıştır. Ayet ve hadislerde bir müminin nasıl inanması gerektiği ve nasıl ibadet etmesi gerektiği çok açık bir şekilde izah edilmiştir. Bunlar dışında kalan tanımlamalar ve izahlar sakıncalı tanım ve izahlardır. [21]

Kuşeyri’nin Risalesinde izah ettiği bir diğer kavram da Gaybet kavramıdır. Kuşeyri Gaybet’i şöyle tanımlamaktadır.

Gaybet: “Gaybet, kalbin, içine gelen (Vârid) şey sebebiyle hiss uğraştığı için, halkın hâllerinden cereyan edeni bilmesinden kaybolmasıdır. Sonra sevabı düşünmekten veya cezayı hatırlamaktan bir vârid sebebiyle kendi nefsini ve başkasını duymaktan kaybolmasıdır.

Bir anlamda kendinden geçme hali olarak ifade edilebilecek olan gaybeti böyle tanımlayan Kuşeyri konunun izah kısmında enteresan bir misal vermektedir.

Cüneyd oturmuştu ve karısı da yanında idi. Şiblî, yanına girdi. Cüneyd'in karısı örtünmek istedi. Bunun üzerine Cüneyd ona: "Şiblî'nin senden haberi yoktur, otur" dedi. Cüneyd Şiblî ağlayıncaya kadar daima konuştu. Şiblî ağlamaya başlayınca, karısına "Örtün (Yani kaç), çünkü Şibî gaybetinden ayrıldı" dedi.” [22]

Şimdi bu misal üzerinden sormak gerekiyor. faraza gaybet hali var diye düşünelim. Gaybet halinde olan insanlar mekanımıza geldiğinde setri avret konusunda onlar yokmuş gibi mi davranmalıyız? Gaybet hali yaşayan sahabe var mıdır? Bu verilen misaldekine benzer bir yaşanmışlık Resulullah (s) döneminde varid olmuş mudur? Olmamışsa bunun din ile ilgisini nasıl kuracağız? Bu ve benzeri soruları daha da çoğaltabiliriz. Burada asıl mesele ele alınan kavram ve ıstılahların islama ne kadar uyduğunu sorgulamaktır.

Risale’de geçen diğer iki kavram da setr ve tecelli kavramıdır. Kuşeyri, ilgili kavramları şöyle izah etmektedir:

Setr ve tecelli: “Halk setr (Gizleme, örtme) in örtüsünde, haslar ise, daimî olarak tecelli içindedirler. Hadîste: "Tanrı bir şeye tecelli edince onu alçak gönüllü eder" denilmiştir. Binaenaleyh setr sahibi, kendi şuhudunun sıfatı ile tecelli sahibi ise, ebedî olarak kendi alçakgönüllülüğü ile sabittir. Setr hâli halk için bir işkence, haslar için ise, bir rahmettir. Çünkü eğer Tanrı, haslardan kendilerine keşfolan şeyleri gizlemez ise, hakikat sultanı yanında (Yani tecelli ettiği vakit) tamamıyla silinip yok olurlar. Fakat Tanrı, gösterdiği gibi de onlardan gizler.”[23]

Tanımda insanların halk ve has olarak ikiye ayrılması meselesini bir kenarda tutarak ilk olarak verilen hadisin kaynağı eserde beyan edilmemiştir. Kuşeyri eserinde yer alan hadislerin genel olarak kaynaklarını belirtmemiştir. Allah’ın tecelli etmesi meselesi tarihsel süreç içinde sürekli tartışılan konulardan biridir. Bu konulardaki tartışmalara girmeden sormak gerekiyor Allah’ın insana tecelli etmesinin mahiyeti nasıl izah edilmekte? Dahası tanımda bahsedilen şekli ile Allah- insan ilişkisi mümkün ve caiz midir? Diye sormak gerekir.

Bevadih ve hücum kavramları Risale’de izah edilen diğer iki kavramdır. Bu iki kavram ile ilgili izaha bakalım.

“Bevâdih ansızın gaybtan kalbe gelen şeylere denir. Ansızın gelen bu hâl ya sevince, ya da hüzün ve kedere sebep olur. Hücum ise, hiçbir ceht ve gayretin olmadan senin kalbine gelen şeydir. Bunun da, vâridin kuvvetli ve zayıf olmasına göre çeşitleri hakkında (Yani gelen hâllerde) ihtilâfa düşülmüştür. Bevâdih ve hücum farklı olur. Kullardan bazısı vardır ki, onu bevâdih değiştirir, hücum ise, kendi hükmü altına alır.” (4)

Gaybtan kalbe gelen şeylerin oluşturduğu hissiyat ile ilgili verilen tanıma bakıldığında insan üzerindeki etkileri ile ilgili olarak bunun gerçekliği ya da dine uygunluğu ile ilgili bir izah gerekmektedir. Böyle bir durumun varlığı kabul edilse bile bunun dine uygunluğunun bir izahı yoktur. Tasavvuf disiplini içinde bir anlamının olması dine uygun olduğunu göstermez.

Nefes kavramı Risale’de yer alan en problemli kavramlardan biridir. Kuşeyri nefes kavramını şöyle izah ediyor: “Nefes, gayba ait lütuflar ile kalbleri rahatlandırmadır. Nefes sahibi, hâl sahibinden daha ince ve sâftır. Sanki vakt sahibi müptedi ve nefes sahibi ise, müntehidir. Hâl sahibi de bu ikisi arasındadır. Böyle olunca hâller, ilerlemenin ortaları, nefesler ise, sonudur. Vakitler kalb sahiplerinin, hâller ruh erbabının, nefesler ise, sır ehlinindir. Demişler ki, ibadetlerin en üstünü, her türlü kusurdan arı duru olan Tanrı ile nefesleri saymaktır. Tanrı kalbleri yarattı ve onları marifet ocağı yaptı. Onun arkasından sırlan yarattı ve onları tevhide yer yaptı. Böyle olunca, marifete delâlet ve tevhide işaret etmeden çıkan her nefes ızdırar yaygısı üzerinde ölüdür ve ondan sahibi sorumludur.”[24]

Tanımlama içindeki bütün problemli yaklaşımlar bir kenara tanım içindeki şu kısmın izahı nedir? “ibadetlerin en üstünü, her türlü kusurdan arı duru olan Tanrı ile nefesleri saymaktır.” Allah ile birlikte nefesleri saymak nasıl bir tabirdir. Bunun din ile şeriat ile izahı nasıl yapılabilir ki? Kalplerin marifet ocağı olduğuna dair delil nedir? Bu tür yaklaşım ve izahlar tasavvuf ile ilgili iyi niyetli insanları bile çileden çıkarmaya yetmektedir. İbadetlerin en üstünü ile ilgili ayet ve hadisler açık ve net şekilde belli iken böyle bir tanımlama yapmak ne kadar doğru bir yaklaşım olabilir ki?

Halvet meselesi tasavvuf ehlinin en çok eleştirildiği meselelerden biridir. Kuşeyri tanımlamasında her ne kadar diğer tasavvuf ehline göre daha mutedil bir dil kullanmış olsa da onun da yapmış olduğu tanımlamada bir kısım problemler vardır. Kuşeyri’nin halvet tanımlamasına bakalım.

“Halvet safvet ehlinin sıfatı, uzlet ise vuslat alâmetlerindendir. Müridin, sülûkünün başlangıcında kendi cinslerinden olanlardan bir tarafa çekilmekten (Uzletten), sülûkünün sonunda da, Tanrı ile ünsiyetinin gerçekleşmesi için halvetten ayrılmaması gerekir.” [25]

Safvet ehli, uzlet ve vuslat kavramları ile ilgili problemler bir kenara “kişinin Allah ile ünsiyeti” kısmına izah ve açıklama gerekmektedir. Tasavvuf ehli bu meseleyi tevil yolu ile izah etseler bile bunun dine uygunluğu ile ilgili tek cümle etmemektedirler. Aslında asıl mesele Kuşeyri’nin yaklaşımlarından ziyade tasavvuf ehlinin yaklaşımlarının genelinde bu tür problemler olmasıdır.

Buraya kadar olan kısımda Kuşeyri’nin Risalesinde problem olabilecek bir kısım konulara değindik. Şimdi bir başka eserinde bir şiiri ile ilgili problemi vermek sureti ile meramımızı izah konusunda iktifa edelim.

Kuşeyri’nin şiirlerinde bir kısım aşırılık olarak ifade edilebilecek sözler vardır. Sufilerin genelinde olan bir yaklaşım olarak bir şiirinde şöyle demektedir.

“Ben Hakkım, Hakkın Hakla birlikte olması Haktır.

Kişinin hakikatine Hakkın giydirilmesinde hiçbir beis yoktur”[26]

DİPNOTLAR

[1] Abdulbaki Turan, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Sayı 4

[2] Fritz Meter, Çev: Eyüp Kaya, Tasavvuf İlmi Ve Akademik Dergi 2003

[3] Risale, Kuşeyri

[4] Risale, Kuşeyri

[5] Bursa'da Dünden Bugüne Tasavvuf Kültürü-3, Abdullah Kartal, Bursa Kültür Sanat Ve Turizm Vakfı Yayınları

[6] El Luma fil itikad

[7] Fusul fil Usul

[8] El Luma fil itikad

[9] İsmail Şık, İslami İlimler Dergisi, Yıl 4, Sayı 1-2. Bahar-Güz 2009

[10] Abdulbaki Turan, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Sayı 4

[11] Murat Kayalık, Kuşeyri (465/1072) Ve Gazali (505/ 1111)’De İşari Yorumun Mukayesesi Yüksek Lisans Tezi)

[12] Letaiful İşarat

[13] Muhtasar Fi Tevbe

[14] Letaiful İşarat

[15] Mesnevi

[16] Uluslararası Mevlâna Ve Mevlevîlik Sempozyumu Bildirileri-1, Yüksel Göztepe

[17] Bursa'da Dünden Bugüne Tasavvuf Kültürü-3, Abdullah Kartal, Bursa Kültür Sanat Ve Turizm Vakfı Yayınları

[18] Tasavvuf İlmi Ve Akademik Dergisi, 2000, Kadir Özköse

[19] Süleyman Ateş, İşari Tefsir Okulu

[20] Abdulbaki Turan, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Sayı 4

[21] Kuşeyri Risalesi, Çeviri: Tahsin Yazıcı, Tercüman

[22] Kuşeyri Risalesi, Çeviri: Tahsin Yazıcı, Tercüman

[23] Kuşeyri Risalesi, Çeviri: Tahsin Yazıcı, Tercüman

[24] Kuşeyri Risalesi, Çeviri: Tahsin Yazıcı, Tercüman

[25] Kuşeyri Risalesi, Çeviri: Tahsin Yazıcı, Tercüman

[26] Uyûnül Ecvibe Fî Fünûnil Esile, Amasya Beyazit Halk Ktp. No. 1434/1

Ferhat Özbadem - 15.02.2016

,

2450

Ferhat Özbadem Hakkında

Ferhat Özbadem

1979 yılında Adıyaman?da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Adıyaman'da bitirdi. Gül Eğitim Yardımlaşma Dayanışma İlmi Araştırmalar ve İnsan Hakları Derneği kurucu üyesidir. Özgün İrade, Vuslat, AbıHayat ve Yolcu dergisinde şiir ve makaleleri yayınlanan yazar evli üç çocuk babasıdır.

zeynepder.org, haberdurus.com, gulder.info, dunyabizim.com, kitaphaber.com.tr web sayfalarında belli periyotlar ile yazı yazmaktadır.

Yayınlanmış Eserleri:

  • Ebrulim
  • Kur'an'ın Gölgesinde Hz. Muhammed
  • Cennetin Yolu
  • Kur'an'ı Nasıl Okumalı
  • 40 Esas 40 Düstur
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin