Kuyu - Rasim Özdenören

Kuyu - Rasim Özdenören

Kuyu - Rasim Özdenören

Kuyu - Rasim Özdenören
Kuyu: Rasim Özdenören'in kalbi cümlelerinin nakşedildiği modern bir Yusuf masalı!
Nefs çukurlarını tasavvufla doldurmak adına yola çıkan genç bir adamın, zaman zaman düştüğü kuyu içinde yeni bir kuyu açma girişimlerinde ki amaçsızlığının, nedensiz yorgunluğunun, günah kokan tren peronlarında ki tövbekâr bekleyişlerinin cümlelere bürünmüş hali.

Tasvirsel öğeleri bir göz kıvraklığıyla okuyucuyu sıkmadan cümlelere aktaran Özdenören, Kuyu'da da bu maharetini göstermiş. Çevre, durum ve özellikle öykü kahramanı Yusuf'un iç evine dair gözlemler, yazarın tasvirsel üslubuna edebi bir önlük giydirmesiyle yerli yerini almış.

Her kitap yazarının bir çocuğudur diye düşünürsek, Kuyu, Rasim Özdenören'in temelini Yusuf Kıssasına dayandırdığı ve 1999 yılında kalp rahminde ki kuyu dibi cümlelerini öykü sancısıyla dünyaya getirdiği bir eser. Henüz on iki yaşında, boyundan büyük cümleleri yüz on bir sayfada barındıran bir çocuk niteliğinde belki de...

Kahramanımızın yolculuğuyla başlıyor bu öykü. Tren istasyonlarının ıssızlığını kendi kalbi ıssızlığına benzetiyor Yusuf. Nereye gittiğinin, gittiği yerde ne yapacağının sıkıntısı beyniyle kalbi arasında gel gitler yaratıyor. Aradığı şeyin bilincine varsa da zaman zaman, Züleyha'nın cazibesine kapıldığı anlarda yolunu şaşırmaktan kendini alıkoyamıyor. Vardığı kente ayak bastığından beri, kentin kendisini istemediği düşüncesinde. Belki de aradığının içinde bir yerlerde kaybolduğunu düşündüğünden bu yanılgı. Ürkek ve çekingen girdiği bu kente akşamın karanlığında, üç yataklı bir otel odasında, sabah gideceği minvale nasıl yüz süreceğinin sıkıntısı içine düşmüş bir halde gözlerini kapıyor.

İnsana ve var olmaya ilişkin sorgulamalar öykü kahramanı ekseninde dönse de, aslında okuyucuya kendini sorgulaması adına, cümleler içine yerleştirilen ivme taşları. Okudukça Yusuf'u kuyudan kurtarma isteğiniz büyüyor. Sonra kendi kalbinizde açılan kuyuya düşüş hikâyeniz geliyor aklınıza. İnsan her yerde insan işte!

Tekkeye yolculuğu sırada birkaç farklı otelde konaklamak zorunda kalan Yusuf, kalbi temizliğiyle, nefsi kirliliği arasında ki handikaba burada düşüyor. Kendi günahının seceresinin hesabını tutamamışken daha, Züleyha kılıklı Zeliha'nın albenisine nefsi dayanamıyor. Kadına acıma, yardım ve şehvet duygularını bir arada duyuyor.

Yusuf'un gömleği kuyuda önden yırtılıyor! Henüz minvaline ulaşamadığından düştüğü kuyunun derinliğinin pek farkında olamıyor. Ve düştüğü günah çukurunda gusle durduğu vakit bile bir türlü arınamadığının farkında! Doyumsuzluk duygusu gibi arınmışlık ve temizlik duygusu da işlediği günahın ağırlığıyla bir süre uğramıyor Yusuf'un semtine. Belki de ismine layık olamamanın ağırlığı onu düştüğü kuyunun içerisine daha çok çekiyor!

Yusuf iki pişmanlık ve iki tövbe arasında kalıyor. İşlediği günah vicdani bir yara açarken ruhunda, günahı işlememe durumu nefsini delecekti aslında! Bu durumun adı gibi farkında olduğundan iki kere pişman olup iki kere tövbe ediyor. Nefsi hırslarını ruhani huzurunun arkasında bırakmak adına duaya duruyor dili kendi iç âleminde.

Günahından ötürü kendinden kaçma isteği peydah oluyor içinde. Ne ileri gidebiliyor yolunda ne geri! Her günahın bir tövbesi her yolun bir dönüşü var aslında biliyor. Bildiğini kendine bildirecek bir el yordamı istiyor kendine belki de...

Kendini bir camii avlusunda sıcağın ortasında buluyor kahramanımız, günahından arınmak adına ulaştığı yerde günaha batmışlığının hesabını kendine hala verememekte. Tekke mensubu bir derviş adayı kendisinden günah kokusu geldiğini söylemesiyle ruhu yine ağırlaşıyor. Bedenini bir hamam taşında suyun saflığına bırakıyor. Bilmiyor ki su insanın ruhunu arındırmıyor! "Üzerinden nehirler geçse, okyanusların suyuyla yunsa da arınmışlık duygusu vermeyen bir şeyler..."

Bedenen arınmışlığını hissedebilmek adına ruhunu temizleme ayini için düşmüşken ortaya bir ses ona: "Başıboşlardan mısın sen de!" diye soruyor. Beklediği soruyu bulmuşçasına ruhen arınmak ve aşkla dolmak için beklide: "evet köpekler gibi başıboşlardanım ben de, ama bağlanacağım köpek gibi bir sadakatle" diye cevap veriyor. İnsan illa ki bağlanmak istiyor. Bağlanmak sonra da yokluğun ellerinden tutup kaybolmak istiyor kuyunun içinde. Bağlandığı an kuyudan çıkacak bunun da farkında aslında.

Minvaline ulaşmak adına gelip geçtiği her yeri sılası olarak anıyor. Önceden kendini sılasız sayarken şimdi çok sılalı bir insan oluşuna gülümsüyor kitabın sayfaları arasında. Ve her birini tek tek özlüyor.
Zaman zaman içine girdikçe nefsen mağlup olduğu günahlarına da özlem duyuyor aslında. Zeliha'ya özlem duyuyor gecenin bir vakti mesela! Belki de köpekçe bağlanmayı dileyip, dileklerini uygulama safhasında ki açık kalan deliklerden sızan günah kokuları iştahını kabartıyor...

İçine düştüğü ateşi yirmi dört yaşının üzerinde yakmak istiyor. Gençlik demek aşk demek diyor biri. Gençliğinin verdiği hazla aşkla bağlanmak istiyor Yusuf kölelik namına geldiği tekke kapısına.
Hem sevmek isteyen hem de istediğinden kaçan bir adamın yorgun siluetinin resmi çiziliyor kitabın son sayfalarına doğru. Hazırlıksız bir sevme eyleminde, bağlanmışlık içgüdüsüyle yol almak istiyor yolunda artık. Korkmadığını düşünüyor artık yürüğü yollardan, gideceği kentlerden ama aynı zamanda korktuğunun da farkında olmak ağırlık veriyor ruhuna.

Kuyu; içine düşen kahramanını, kendine gelmesi adına şehirlerarası günah peronlarında duraklatan, kişinin pişmanlığını suyla yıkamaya çalışan ve yuttuğu beşeri yolundan çevirmeye uğraşsa da Mevlâ'nın el uzatışıyla onu daha çok dibinde tutamayacağını anlayan ruhsal bir mesnet görevi gördü aslında bu öyküde.

Kitapta tek eleştirilecek kısım, kimi yazar ve şairlerin kendilerine has iki nokta (..) kullanımıydı belki de... Önce acaba baskı hatası mı diye düşündüğünüz, imlâ ve noktalama işaretleri arasında bulunmayan iki noktanın Rasim Özdenören'in bu kitabınca sıkça kullanması, "acaba cümle anlamında neyi vurgulamaya çalıştı bu noktalama işareti ile!" sorusunu getiriyor aklınıza. Kitap içerisinde zaman zaman kullanılan argo tabirler de bulunuyor. Ama bu kelimeler daha çok öyküde ki söylevsel kısımlarda akıcılığı sağlamış. Okuyanını rahatsız edecek nitelikte değiller.

Rasim Özdenören'in düşünsel bir duruşla yaklaştığı cümleler insan ruhunun kolonlarını oluşturacak nitelikle belki de, yeter ki cümleler arası idrak gücümüzü ayırt etme yolunda kullanıp, düştüğümüz kuyudan çıkmaya meyilli olalım.

Kuyu-Rasim Özdenören-İz yayıncılık Gülnaz Eliaçık Yıldız - 20.02.2011

,

8293

Gülnaz Eliaçık Yıldız Hakkında

Gülnaz Eliaçık Yıldız

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin