Leyla'nın Evi’ne Karakter Eksenli Bir Okuma

Leyla'nın Evi’ne Karakter Eksenli Bir Okuma

Leyla'nın Evi’ne Karakter Eksenli Bir Okuma

30.10.2020 - S. Çelebi
Leyla'nın Evi’ne Karakter Eksenli Bir Okuma

Leyla’nın Evi adlı eser karakter eksenli bir eser olarak dikkat çekmektedir. Karakterler üzerinden aktarım yapan eser, ideolojik bir düşünce aktarımına kendini yaslayarak belirli bir grubun başka gruplar üzerindeki etkisini gözler önüne sermektedir. Elbette sanatçı tarafsız olamaz ve bir ebeveyn edasıyla, tüm karakterlere, “hepsi benim yavrularım onları eşit seviyorum” diyerek, bağrına basamaz.. Öte yandan kimi yazarlar bu konuda biraz daha başarılıdır, yazdığı tüm karakterlere aynı muhabbeti duymaz ama aynı mesafeden anlatabilir onları, kararı okuyucuya bırakmayı seçerek. Livaneli, onlardan biri değil, kitabı okurken yazarın hangi karakterini sevdiğini, hangisinden pek hazzetmediğini hatta nefret ettiğini az dikkatli bir okuyucu bile fark edebilir. Her bir karaktere olmasa da romandan birkaç karaktere ve yazarın onlara yaklaşımına daha yakından bakmak istedim...

Rukiye Nam-ı Diğer Roxy

“Bu fosili evden uzaklaştır, sokakta bir sürü yaşlı kadın var ne farkı var bunun onlardan?” diye bağırıyor Roxy, onunla ilk karşılaştığımız sahnelerde. Normalde Rukiye’ye kızmamız onu kınamamız beklenir, kimsesiz, yaşlı ve evinden atılmış bir kadından böyle bahsettiği için ancak Livaneli’nin gönlü buna razı olmuyor.

Evet, bu kız bunları diyor ama neden diyor ey okuyucu bir sor bakalım deyip anlatmaya başlıyor. Rukiye'nin babası ‘yobaz' bir ‘Almancı’dır. Namus namus deyip durur, çocukların hep birlikte müstehcen filmler izlediği partilere göndermez kızını, domuz etine takıntısı vardır durmadan çocuklarını tembihler (hâlbuki ne vardır ki bunda!). Eşi ölünce de hemencecik bir Alman ile evleniverir. Üstelik cimridir de doğru düzgün para vermez Rukiye’ye. Rukiye'nin deyimiyle böyle ‘domuz' bir babaya sahipken Roxy'nin gidip bedenini sergileyerek para kazanması anormal midir ey okuyucu? Namus namus diye çocuğu bunaltırsan böyle olur işte. Rukiye’nin ona kendini kıymetli hissettirmeyen, saygı duymayan bir aile ve toplumda yaşarken herkesten nefret ediyor olması ve hatta onları insan olarak dahi görmeyerek intikam alması doğal değil midir? Hak vermesek de bir kulak vermemiz anlamaya çalışmamız gerekir değil mi?

Oysa Livaneli, aynı tavrı ‘yobaz' babaya göstermez. Domuz eti hassasiyeti, kızıyla ilgili kaygıları, lüzumsuz köylüce takıntılardır. Nasıl bir hayat tecrübesi(!), iç dünyası, kaygıları vardır bizi ilgilendirmez. Böyle davranarak babanın yanlış üslubu sebebiyle bir dinin, toplumun değerlerini de kurban eder yazar. Ergen bir kızın gözüyle babayı görüp göçmen müslüman babadan nefret edip Rukiye’ye hak verir artık okuyucu. Ve baba işlevini tamamlamıştır onu bir daha görmemiz gerekmez.

Ömer

Ömer, Ali Yekta Bey'in oğludur. Ali Yekta Bey ve babası bir yalıda uşaklık yaparak geçirmişlerdir ömürlerini fakat Ali Yekta Bey biricik oğlu Ömer'i tam bir ‘efendi' olarak yetiştirir. Ömer yalı sahibi bir beyefendi olacaktır ve o hizmet eden değil hizmet edilen olacaktır. Babası tüm imkânlarını Ömer’in eğitimi için harcar.

Ali Yekta Bey amacına ulaşır ancak hesap etmediği bir detayla birlikte... Ömer iyi bir işe ve yalı sahibi olabilecek imkâna sahip olur ama bunun yanında bir kadının elinde oyuncak olur ve aşkı gözünü kör eder. Bu kadının sözüyle yaşlı bir kadını evinden edip, babasını evin müştemilatına yerleştirmeyi bile düşünür. Çünkü Ömer'in babası Ali Yekta Bey ona her şeyi öğretmiştir fakat ‘muhafazakâr' olduğu için kadınlarla ilişkisine dair eğitim vermemiştir. Ömer de bu yüzden hırslı ve paragöz bir kadının tuzağına düşüvermiştir. Öyle ya Ömer evlilik öncesinde kız arkadaşlar edinse, bir kaç deneyim yaşasa, bekârlığın tadını çıkarsa böyle kendine ilgi gösteren ilk kıza kanmazdı değil mi? Ah şu tutucu muhafazakârlar...

Cemile

Mahalle sakinlerinden olan Cemile, öncesinde Leyla'ya sevgi ve saygı besleyen bir kadındır. Gelgelelim Leyla’nın babasının bir İngiliz olduğunu öğrenince hisleri ve tutumu tamamen değişir.

Leyla evinden uzaklaştırılınca dağlıların paylaştığı eşyalardan payına düşen tabloyu bile, imamın ‘gavurun malı kullanılabilir’ fetvasına rağmen kullanmaktan rahatsızlık duyar. Elbette bu değişimde sık sık ziyaretine gittiği şeyh efendinin payı büyüktür.

Cemilenin cami hocasından öğrendiği aile hayatına dair mühim (!) mahrem bilgileri de es geçmez Livaneli.

Bir şeyhten ve cami hocasından bir kadın nefret ve aile yaşantısına dair mahrem bilgiler dışında ne öğrenebilir ki değil mi?!

Bu tipler güya haremlik selamlık yaşar ama ‘elin adamıyla' en olmayacak şeyleri konuşurlar işte...

Zaten dünyanın en iyi insanı gazeteci Yusuf’umuzun uyardığı gibi pek tekin değildir şeyhler...

Kitabın sonunda Cemile mesnetsiz bir dönüşüm yaşasa da bilinçlere atacağı tohumu atmıştır Livaneli. Kitap üzerine internette yazılmış bir değerlendirme yazısındaki şu cümleler durumu özetler nitelikte;

‘Toplumun bağnaz kesiminin takındığı tavrı öyle güzel yansıtıyordu ki onun adının geçtiği yerde rahatsız olamamak mümkün değil’[1]

Artık Livaneli okuyucusu ortalama bir insanın, Cemile gibi giyinen birini gördüğünde, herhangi bir yerde şeyh kelimesi geçtiğinde dahi hissedeceği şeyin özeti ‘rahatsızlık’. Ama Leyla, Leyla öyle mi? Leyla dua mı edecek, kiliseye de gider camiye de, Leyla tılsıma da inanır. Yaşasın dinler arası diyalog yaşasın Leyla gibi asil hanımefendiler. Bir asır sonra bile aileyi mutsuz edecek dahi olsa yaşasın Leyla’nın İngiliz askeri babasıyla annesi arasındaki ‘aşk'.

Sonuç Yerine

Sanat yapıtları, insanların fikirlerini, ideallerini, hislerini, zevklerini bazen sadece aktarmak bazen bunları yaymak, bir şeyleri değiştirmek, dönüştürmek için kullandıkları imkânları çok geniş birer kanaldır.

Ve Türkiye’de sol bu imkânları çok etkili kullanmayı başarmıştır. Yazıda üzerine dikkat çekmek istediğim noktaları vurgulayış sebebim, ‘Livaneli neden böyle karakterler oluşturmuş’ gibi bir eleştiri değildir. Amacım bu yapıtlara ve dahi tüm yapıtlara bilinçli bir gözle bakıp aktarılanların sorgulamaksızın başta kendi bilinçaltıma inmesine mani olmaktır. Ve yine amacım çevresinde, yazarın aktardığı muhitlerden, yaşantılardan biri olmayan insanlara ‘ey okuyucu, yazarın tespitleri, belki önyargıları, hayal gücü belki bizzat kastı, tek gerçeklik değildir, külliyen uydurma da değildir elbet lakin olsa olsa hakikatin yüzlerce yüzünden bir kesittir’ diye hatırlatmaktır.

Hakikatin kendisine bakan yüzünü de hakkaniyetle yazabilen vicdanlı yazarlarımızın sayılarının artmasını umarak...

Leyla’nın Evi

Zülfü Livaneli

Remzi Kitabevi

2006

288 sayfa

[1] https://medium.com/t%C3%BCrkiye/leylan%C4%B1n-evi-ede35decedee

S. Çelebi - 30.10.2020

,

2666

S. Çelebi Hakkında

S. Çelebi

1992 yılında Ankara'da doğdu. Lise eğitimini Özel Nenehatun Okulları'nda tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde lisansını tamamladı. Aynı üniversitede Sosyoloji bölümünde yandal eğitimi aldı. Açıköğretim Fakültesi İlahiyat Bölümü'ndeki eğitiminin de sonuna gelmiş bulunmakta. Yaygın eğitim faaliyetleri ve kitap değerlendirme yazıları ile meşgul. 

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin