Mehmet Raşit Küçükkürtül İle Kitaplarının Hikayesini Konuştu

Mehmet Raşit Küçükkürtül İle Kitaplarının Hikayesini Konuştuk

Mehmet Raşit Küçükkürtül İle Kitaplarının Hikayesini Konuştuk

23.05.2017 - Bilal Can
Mehmet Raşit Küçükkürtül İle Kitaplarının Hikayesini Konuştuk

İlk kitabınızın yazılış öyküsünü bize anlatır mısınız?

İlk eserinizi ne zaman yazdınız? Neler hissettiniz?

Yazmasaydınız delirir miydiniz? Yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Size göre okumak yazmanın neresindedir? Okumadan yazmak mümkün mü? Sorularına karşılık Mehmet Raşit Küçükkürtül'ün verdiği yanıtları aynen aktarıyoruz:

"kubbelerin gölgesinde islâm şehirleri" neşredilen ilk kitabımın adı bu. on dokuz büyük şehir, islâm şehrini anlatmaya çalıştığım bir araştırma-deneme kitabı. ısmarlama bir kitaptır. böyle bir kitap yazmayı düşünmüyordum, yayınevinin teklifi üzerine yazdım. ısmarlama da olsa benim kitabımdır, imzamı koydum, ısmarlama olduğu için müstear yazmayı düşünmedim. çünkü altına imza atamayacağım bir cümle kaleme almış değilim. teknik bir işçilik, "metin yazarlığı" filân yapmış değilim. meselâ "medeniyet" kelimesini bir defa bile kullanmadım bu kitapta!

kitabın ilk baskısı, hatırımda kaldığına göre, ocak 2014'e tekabül ediyor. ben kitabı 2013 haziran'ında yazmaya başladım. istanbul'daki işimi bırakıp kahramanmaraş'a dönecektim. askerlik tecilim bitmişti. kendimi bir kitaba verip onu ortaya çıkaracak ruhî, zihnî durumda hissetmiyordum. 25 yaşındaydım, birçok şeyler yazmış ama bir kitap için öyle uzunboylu çalışmış değildim. taşrada işsiz kalacağım için "ne yapıyorsun?" diye sorduklarında "kitap yazıyorum" demeyi bir kalkan olarak kullanmayı da düşünüyordum. nitekim kullandım da ama ben öyle deyince insanların yüzündeki endişeli, şaşkın ifadeden bunun o kadar da iyi bir kalkan olmadığını anladım. sanıyorum kitabı beş-altı ay kadar bir sürede yazdım.

beni birçok bakımdan üzecek, elverişsiz şartlarda kitap yazmaya girişmiş olmama rağmen yine de diyebilirim ki şu dakikaya kadar sürdüğüm ömrümün en mesut devresidir bu kitabı yazdığım altı ay. kitapta yapmaya çalıştığım resûl-i ekrem'in (ona binlerce kez salât ü selâm olsun) işaret ettiği fetih haritasından hareketle cihad ve gaza ile islâm'a açılan şehirleri fetih tarihlerine göre yazmaktı. nasıl olmuştu da bu şehir islâm şehri hüviyetine bürünmüştü? bu soruya cevap vermeye çalışan on dokuz bölüm yazdım. kitabın yazılma vetiresi yaz aylarına denk geldi ekseriyetle. kahramanmaraş'ta temmuz, ağustos sıcakları yıldırıcıdır; bu aylarda yazmak hayli zor oldu. ramazan ayı da bu vetireye dahildi, bereketinden istifade ettim. bir kere sağ pazumdaki ağrılardan ötürü, bir kere sağ elimin orta, yüzük ve serçe parmağımdaki ağrılardan ötürü klavyeye basamayacak hâle geldim. bu sebepten iki kere yazmaya ara vermek zorunda kaldım. kahramanmaraş da bana pek yardımcı olmuş sayılmaz. bir defasında islâm ansiklopedisi'nin aradığım cildini bulmak için camileri dolaştığımı hatırlıyorum. o sıralarda, ev ve kütüphane dışında bazı mekânlarda yazmayı da denedim, hatırımda kaldığı kadarıyla içime sinen, rahat bir mekân bulamamıştım.

yazmasaydım delirir miydim? bilmiyorum. on yedi yaşımdayken yazmanın hayatımdaki en önemli birkaç şeyden biri olduğunu hatırlıyorum. o zaman bir kitap çıkarmak kulağa çok heyecan verici geliyordu. fakat islâm şehirleri kitabı çıkıp da elime aldığımda hiçbir heyecan duymadım. fakat bu kitaptan önce de sonra da yazılması beni çok heyecanlandıran, birçok mânâlar yüklediğim yazıları kâğıda dökmek nasip oldu. yazmakla safça bir münasebet hiç kurmadım; hani ilk yazını yazarsın, sokağa çıkarsın, insanlar bana bakıyor mu diye gözetlersin filân. bu türden bir şey yaşamadım. ama şunu diyebilirim: on altı yaşımdayken, ilk yazımı kuyudaki koro'da neşretmiştim. şair adem turan, beni telefonla aradı, yaklaşık yarım saat kadar telefonda sohbet ettik. bu konuşmanın beni epeyce yüreklendirdiğini, heyecanlandırdığını hatırlıyorum. bu vesileyle adem turan'a şükranlarımı, hürmetlerimi arz ederim. vefa borcum olan bir diğer kişi de şair bünyamin k.'dır. beni yazı işine "bulaştıran" odur. vefayla anmam gereken bir diğer kişi de kurtuluş kayalı'dır: lise son talebesiydim, sempozyum için hoca kahramanmaraş'a gelmişti. oturumdan sonra salonun önünde buldum, kendisine sezai karakoç'la ilgili yazdığım bir yazıdan ve şair hakkındaki düşüncelerimden söz etmeye başladım. kurtuluş hoca beni alâka ve nezaketle dinlerken yanında doktorasını yeni bitirmiş, ukala, genç adam sözümü kesti ve benim anlattıklarımı yerden yere vurdu. fakat kurtuluş hoca mütebessim çehresini bu zattan esirgeyerek beni dinlemeye devam etti, benden yazımı dil tarih coğrafya'ya kendisine göndermemi iki kere tenbih etti. bu benim için bugün de anlamlı bir derstir: bir profesör, lise son talebesi birini dinliyor. yeri gelmişken sabahattin aydın'dan da söz etmeliyim. sabahattin abi, semerkand dergisini çıkarmak etrafında oluşmuş büyük bir dergicilik birikimi vardı. buna ilaveten tübitak gibi müesseselerde idarecilik yapmış, ankara ilahiyat mezunu birinci sınıf bir entelektüel, editör, "lektör"dü. semerkand yayın grubu'nun dergi biriminde çalıştığım sırada ondan çok şey öğrendim. sabahattin abi, dergisinin görsel yönünü tekâmül ettirmek için kursa gitmiş, bir tasavvufî derginin dilini kurmak için çok düşünmüş, emek vermiş biriydi. sabahattin abi'den allah razı olsun, kendisinden çok şey öğrendim.

yazmak benim için ne anlam ifade ediyor? büyük bir soru. ne kadar kelime yaksam bu mevzuyu sarahate kavuşturabilirim? efradını cami ağyarını mâni bir cevap bulmak hayli meşakkatli bu büyük soruya. temel birkaç hususu söyleyeyim: on yedi yaşımdaki gibi hissetmiyorum elbette. babam o sıralarda bana şöyle demişti "hukuk fakültesine gidersen yazmayı bırakırsın zaten." bu cümleyi işitmekten ötürü çok üzülmüştüm. elbette şimdi de yazmak işi hayatımdan çıksa büyük bir boşluk hissedecek kadar kıymeti ve yeri var nazarımda. ancak on iki yıl önceki gibi düşünmüyorum, hissetmiyorum. yazmakla ahlakî bir münasebet kurmaya gayret ettim. belli bir devreden sonra hesabını verebileceğim yazılar yazmaya başladım diyebilirim. yani yazma işinin bir heyecandan, hevesten öteye geçtiği sahayı ele geçirdim diye düşünüyorum. yazmam gerektiğine inandığım ne varsa onu yazmaya gayret edeceğim. meselâ dedemin evrâkı var, onları neşre hazırlamak ve notlarla, metinlerle gün yüzüne çıkarmanın arifesindeyim. bu işi ben yapmasam, sanırım, başka yapacak kimse yok. bu yüzden bu işi öne alıyorum. ismimi korumak, bir yerlerde mutlaka bir şeyler neşretmek, bir mecmuada görünmek telaşı gibi şeylerden uzak oldum. hak teala'dan niyazım böylesi hislerden, hesaplardan beni her daim korumasıdır. aynı niyazı reklâm metni yazmaktan, senaryo yazmaktan ötürü de diliyorum. radikal, kesip atan kararlar vermeye pek meyyal birisi değilim ancak yazmam gerektiğine inandığım bir husus bulamazsam yazmam diye düşünüyorum. daha başka diyeceklerim de var bu hususta ama söz uzayıp gitmesin. maksat hâsıl olmuştur.

okumakla yazmak arasındaki münasebet hakkında ne diyebilirim? bu konuda epeyce söz sarf edildi. ilaveten birkaç hususa işaret edebilirim: oku emri umumîdir, yaz emri ise hususîdir. hepimizin okumaya devam etmesi gerekiyor. yazmak için temel bir okuma devresi oluyor, yani okumakla şahsiyetini geliştirmek arasında irtibat kurabilmiş kişilerin kapsamlı kuşatıcı okumalar yaptıkları bir devre oluyor. türkiye'de eğitim olmadığı için sanırım her yazarın böyle bir otodidakt sürece ihtiyacı oluyor. niteliksiz kitaplar ortaya koyanların böyle bir kendini yetiştirme devresinden geçmediklerini müşahede ediyorum. belki böyle bir devre yaşandıktan sonra okumalar seyrekleşse bile yazılanlar belli bir seviyenin altına düşmüyor. ama şunu da kabul etmek gerekir ki bugün yazı çizi işleriyle uğraşanların da bildiği üzere piyasada yazar, şair, hikayeci vs. etiketiyle tebarüz etmiş kişilerin önemli bir kısmı temel yazma becerilerinden mahrum. bir yayınevinin mutfağında çalışmış herkes az çok bunu bilir. bakıyorsun, şiir kitabı çıkarmış, türkçenin hudutlarını genişleten genç bir şairimiz önüne kâğıt kalem koysa meramını ifade edecek iki sayfa bir yazı yazmaktan aciz vaziyette. imlâ, anlatım hataları gibi temel hususları dışarıda tutarak diyorum bunları elbette.

yeni cep telefonları sebebiyle "bireysel okuma" kültürü türkiye'ye iyice yerleşecek gibi görünüyor. biz şifahî kültürle, sohbet kültürüyle, mukabele kültürüyle, mevlid kültürüyle kaynaşmış okuma kültürümüzü transforme edip modern okuma formuna adapte olamamıştık. bunda harf inkılabı, lisân inkılabı gibi felaketlerin büyük payı vardı elbette. şimdi matbaa ile ortaya çıkan "bireysel okuma" kültürü cep telefonuyla, internete bağlanabilen eşyalarla başka bir okuma kültürüne evriliyor. cep telefonuyla herkes "yazıcı" hâle gelmiş durumda ve insanlar okur gibi değil, tüketir gibi bir hâlde bu "anonim yazıları" somuruyor. bunun neye varacağını kestirmek güç. fakat sosyal medya, kendi okuryazar tipine uygun kitap ve dergi üretmeye başladı. lügat365 tipi kitaplar, dücane cündioğlu'nun motto kitabı misâl olarak zikredilebilir. pul biber, bavul, cf, ot tipi dergiler de sosyal medya okurluğunun mahsulü dergiler.

Bilal Can - 23.05.2017

,

416

Bilal Can Hakkında

Bilal Can

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji lisansını tamamladıktan sonra yüksek lisansını da aynı üniversitede "Mustafa Kutlu Öykücülüğünce Mekân: Bir Edebiyat Sosyolojisi" teziyle tamamladı. Şiirleri, denemeleri, kitap değerlendirmeleri ve eleştirileri bir çok dergide yer aldı. Kitaphaber.com.tr sitesinin kurucuları arasında yer alıyor ve 2012 yılından beri Kitaphaber.com.tr nin editörlüğünü, 2015'ten itibaren genel yayın yönetmenliğini yapıyor.

twitter: @bilalcan1

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin