Murat Deniz yazdı: Seyyid Ahmed Arvasi’ye Göre Türk Medeniyeti Ve

Murat Deniz yazdı: Seyyid Ahmed Arvasi’ye Göre Türk Medeniyeti Ve İslamiyet

Murat Deniz yazdı: Seyyid Ahmed Arvasi’ye Göre Türk Medeniyeti Ve İslamiyet

16.01.2017 - Murat Deniz
Murat Deniz yazdı: Seyyid Ahmed Arvasi’ye Göre Türk Medeniyeti Ve İslamiyet

Türk Medeniyeti bir bütündür. O Türk milletinin tarih sahnesine çıkışıyla başlar, zaman içinde güçlenerek gelişir. Atı terbiye eden, demiri yoğuran, göçebe olmakla birlikte kendine mahsus yurdu, aile ve cemiyet yapısı, teşkilatı, hanı, hakanı, töresi bulunan ve Tek Tanrı’ya inanan Türk Milleti, çok eski ve köklü bir medeniyetin sahibidir. İslam dinine büyük bir aşkla katılana kadar Türk, asırlar boyunca Tanrının istediği doğrultusunda cihana hükmetmek için savaşmıştır. Türk Medeniyetin de iki nadide insan vardır; Bilge insan ve Alp’ler, bunlar şanlı bir milleti saran mefkûre ile atlarını, kılıçlarını ve zihinlerini daima inançları doğrultusunda kullanmışlardır.

İslamiyet’ten haberdar olduktan sonra, bütün varlığı ve heyecanı ile ona koşan Türk, hasretle beklediği “vahiy nizamına” kavuşmanın mutluluğunu ta yüreğinde duymuştur. “Allah’tan, başka ilah yoktur” diyen, “cihat” emri ile Alplik ruhunu besleyen, “Âlimlerin, Hak yolda akıttığı mürekkebi, şehit kanından daha mübarek tutan İslamiyet” kısa zamanda Türkü fethetmekle kalmamış, Türk’ü, yeniden Türk’e buldurmuştur ve cihana vurulan mühüre hakkın nazarını koymuştur.

İslam dininin milli kültür ve değerleri inkâr ve tahrip etmeden yücelten âlemşümul olduğundan, milli medeniyetlerin güçlenmesine büyük imkân sağladığını ifade eden Arvasi Hoca, şu sözleri söylüyor: “İslamiyet, milletleri zayıflatmaz, yok etmez, aksine güçlendirir ve korur. Nitekim İslamiyet ile şereflenen milletler, bu dine samimiyetle sarıldıkları müddetçe, güçlü, sağlıklı ve parlak medeniyetler geliştirmeyi başarmışlardır.” Türkler, Araplar, Farslar, Berberiler… tarihi hayran üstün medeniyetler gerçekleştirmişlerdir. Böylece, farklı milletlerin, farklı kültür malzemesini kendi iman esprisi içinde orijinal birer kompozisyon imkanı sağlayan İslamiyet, bir çok milletin “milli medeniyeti” ne damga vuran bir “üst sistem” olmuştur.

İslam’dan önce, Budizm gibi, inzivayı teşvik eden, yaşama sevincini yok eden, kitleleri sahte mabutlara ve putlara tapındıran, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi, Allah’tan gayrı “tanrılar” kabul eden dinleri deneyen ve karmaşık inançlar içinde bulunan Türkoğlu, gerçekten de İslam’da kendini yeniden keşfetmenin de heyecanını tatmıştır. Kaldı ki, İslam’dan önceki bazı inançlar, Türklüğün yok olmasına da sebep olmakta idi. Şöyle ki, Tabgaçlar, Budizm’in etkisi ile Çinlileşirken, Hazarlar Yahudi kültürüne yenik düşüyor. Peçenekler, Uzlar, Kumanlar, Macarlar ve Bulgarlarda Hristiyanlığın tahribatına maruz kalıyorlardı.[1]

Görüldüğü üzere İslamiyet dışındaki dinler milli kimliğe vurulan bir darbe olmuşlardır. Türkler, kendi benliklerinde ve hatta Türk adından dahi bu sahte ve bozulmuş dinler yüzünden vazgeçirilmiştir. Lakin İslamiyet bir üst sistem olarak medeniyetlerin terkibini değiştirirken, o milli medeniyetlerinde kendi içinde gelişimini sağlamıştır. Bu şekilde yol alan medeniyetlerden biride Türk-İslam Medeniyetidir. Türk milleti, en az bin asırdan beri, tevhidin en muhteşemini savunmuş, İslam sancağı altında kültür ve medeniyetini geliştirmiştir. Türk milleti bu İslam aşkı ve imanını ebediyen kaybetmeyecektir. Ve bu azimle, imanla devam edecektir.

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ

Kültür emperyalizmi, bir milletin belirli sebep ve şartlara bağlı olarak, kendi öz kültür ve medeniyet değerlerine yabancılaşma ve utanma, hor ve hakir görmesi, yabancı kültür ve medeniyetlerin rüzgarına kapılmasıdır.

Milletlerarası “kültür alışverişleri ”elbette gereklidir ve faydalıdır. Müşahedeler göstermiştir ki, böyle bir alışverişten ve temastan mahrum kalan cemiyetler gelişememektedirler. Milletler, elbette birbirlerinin tecrübelerinden yararlanacaklardır. Ancak bu çok hassas bir konudur. Çünkü, bu alışverişlerin ve temasların gerekli dikkat gösterilmediği takdirde kültür emperyalizmine dönüştüğü de bilinmektedir.

Kültür emperyalizmine maruz kalan cemiyetler yabancı kültürler ve medeniyetler karşısında derin bir aşağılık duygusuna kapılarak kendi tarih köklerinden koparlar, kendi milli ve mukaddes kültür değerlerini yaşamaktan ısrarla kaçarlar, kendi milli ve dini hüviyetlerini gizlemeye çalışır ve yabancılar gibi yaşamaya can atarlar.[2]

Arvasi, kültür emperyalizmine uğrayan ülkelerde birbirine zıt grupların teşekkül ettiğini, yani kültür ve medeniyetlerinde “ikizleşme” görüldüğünü, kitleler, basın-yayın organları hatta siyaset adamları birbirlerine olmayacak sıfatlarla itham edip ülkede huzur ve sükunu bozduklarını söylemektedir.[3]

Arvasi’ye göre, günümüzde dikkat çeken savaşlardan biri “kültür savaşı” ve “medeniyetler boğuşması” dır. Emperyalistler bir ülkenin yer altı ve yerüstü zenginliklerini ele geçirmeden önce o ülkenin insanlarının kafa ve gönüllerini fethetmek isterler. Çeşitli vasıta ve tekniklerden istifade ederek sömürülmek ve ele geçirilmek istenen ülkede kendilerine sempati duyar. Açıkçası kendilerinden olan kadrolar geliştirmek isterler. İşte “yeni sömürgecilik” bu fikirden hareket eder.[4]

Yeni sömürgecilik, kendini çok iyi gizlemesini bilir. O açıkça meydana çıkmaz. Kendini, insanları cezbedecek bir maske ve balıkları oltaya çekecek cazip bir yem bulur kapitalizmin özgürlükler ve insanlık ideali için, sosyalist ve komünistlerin sosyal adalet ve dünya işçilerinin kardeşliği maksadı ile savaştıklarını söyleyerek fukara ve yalnız kalmış ülkelere sızmaları bu kabildendir.[5]

Rengi ve makyajı ne olursa olsun emperyalizm milletleri ve devletleri içten vurmak demek olan soğuk savaşı bir ilim haline getirmiş, gerekli kadrolarını hazırlamış, tekniklerine geliştirmiş ve teşkilatını en sağlam şekilde kurmuş bulunmaktadır ve böyle bir savaşa karşı hazırlıklı olmayan devlet ve milletleri lokma lokma ederek yutmaktadır.

Kısaca belirtirsek emperyalizm, ele geçirmek istediği ülkelerde, çok yoğun propagandalarla önce, ideolojisinin yerleşmesini temin eder; sonra adını ve bayrağını ortaya çıkarır. Emperyalizmin en önemli silahı, daima eğitim olmuştur. Bunun için, hem kendi ülkesinde hem göz koyduğu ülkelerde, çeşitli “okullar, kolejler ve enstitüler” kurar. Mesela, bugün, Rusya’da, Ermenistan’da, Fransa’da ve daha nice ülkede Türklük aleyhine eğitim ve öğretim yapan okullar, kolejler ve enstitüler kurulmuş bulunmaktadır.

Kültür emperyalizminin doğurduğu en büyük tehlike “kimlik bunalımı” dır. Bunalım, fertlerde başlayarak büyük kitlelere doğru gelişim gösterebilir.

“Kimlik bunalımı ”, farklı kültür çatışmaları sonucunda ortaya çıkan “kaotik ve çarpık” şahsiyetlerin sergiledikleri, hazin bir problemler yumağıdır. Farklı dinlerin, farklı dillerin, farklı ideolojilerin, farklı ahlaki, hukuki ve estetik normların farklı aile yapılarının ve yaşama biçimlerinin sürekli olarak çatıştığı ortamlarda, bilhassa genç nesillerin şahsiyetlerini bulmada ve dengelemede büyük zahmet çektikleri, bütün eğitimciler tarafından, kesin olarak tespit edilmiştir. Bu problem bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de gittikçe şiddetlenmektedir. Kitle haberleşme ve etkileşme vasıtalarının hızla gelişimi, milletlerarası temasların artması, sanayileşmeye paralel olarak, şehirleşmenin hızlanması, çalışan ana ve babaların, aile ve çocukları ile daha az ilgilenir duruma düşmesi, kalabalık okullarda ve sınıflarda öğretmen ve öğrenci diyaloğunun zayıflaması, gizli güçlerin, hain çevrelerin ve art niyetli kimselerin gençlerin arasına sızması, başıboş ve haysiyetsiz açık ve gizli yayınların artan tahribatı, alkolizm ve uyuşturucuların yaygınlaştırılması, fuhşun ve sapıklıkların tahrik ve teşvik edilmesi, ister istemez ortaya bir kimlik bunalımı çıkarmakta ve daha ziyade genç nesillerin uyumlarını zorlaştırmaktadır. Hiç şüphesiz, böyle bir zemin anarşi ve terör için çok müsait bir zemin oluşturmaktadır.[6]

Genç nesillerin eğitiminde, ailelere ve devlete çok iş düşüyor. Lakin eskisi gibi çocuklarına sahip olmayan ve onları yetiştiremeyen ebeveynler ve gençliğin maddi ve manevi şartlarını karşılamayan onlara, milli şuur veremeyen bir devlet olursa “kimlik bunalımı” kaçınılmaz bir sonuçtur. Genç nesillerin kazanılması için atılması gereken en önemli adım; devlet, aile ve sivil toplum kuruluşlarının el ele verip kültür emperyalizmine karşı çıkmasıdır.

Arvasi, kendi kültür ve medeniyet tarihini, kendi klasiklerini tanımadan yetişin milli dehasından habersiz kalan, bir okumuş-yazmış tabakanın, yabancılara hayranlık duyguları içinde ezik ve yenik düşmesinin kaçınılmaz olduğunu söyler.

Arvasi, milli kültüre yabancılaşmanın yoğun olduğu ortamları söyle sıralamaktadır;[7]

  1. Yüksek tahsil kademelerinde; tabiatı itibari ile kültür temaslarına en açık olan bir ortamdır. Milli şuurdan ve kendi tarihinden bir haberse işte o zaman milli bayrağı yerine yabancı bayraklara sarılır ve kendi kültüründen utanır.
  2. Büyük şehirlerde ve sanayi merkezlerinde; temaslara açık, çok kalabalık, içtimai murakabenin zayıf, iç ve dış turizmin hareketli olduğu bölgelerdir. Buralarda milli kültür ile çatışan pek çok yabancı değer ve yeni alışkanlıklarda bulunur. Yarı çıplak turistler, parkta sevişen yerli ve yabancı çiftler, otobüslerde sarmaş-dolaş oturan kızlı erkekli gruplar… Türkçe ve İslam’ca yaşamaktan uzak tavırlar ve hareketler… bunlar arasında yalpalayan genç kızlar ve erkekler…
  3. Yabancı ülkelerde yaşayan öğretmen, öğrenci ve işçi çevrelerinde; bunların meseleleri daha da çetindir. Türkçe ve İslam’ca yaşamanın getirdiği güçlükler… misyonerler, baskılar haksızlıklar, hor ve hakir görülmeler.
  4. Kültür sürtüşmelerine elverişli hudut boylarında; kendi kültür merkeziyle irtibat kuramamış, yabancı kültür ve medeniyetlerle sıkı fıkı olmuş vatan köşelerinde şu veya bu ölçüde yabancılaşmalara rastlanabilir.

Velhasıl Türk milleti ve Türk kültürü, büyük tehlikelerle karşı karşıyadır. Bu aynı zamanda milletimizin, vatanımızın ve devletimizin çok yönlü tehlikelere maruz kaldığının belirtisidir. Onun için tekrarlayarak diyoruz ki, milletimiz için en hayati meselelerden biri, her ne pahasına olursa olsun, her türlü kültür emperyalizmine karşı, topyekun bir seferberliğe ihtiyaç vardır.

Üzülerek belirtelim ki, emperyalizm, son üç asırdan beri, bu kahpece tertiplerini, daha çok Türk ve İslam dünyası üzerinde yoğunlaştırmış bulunmaktadır. Sırf bu sebeptendir ki güçlü bir tarihe, zengin bir kültüre, köklü bir medeniyete ve çok hayati imkanlara sahip bulunan Türk ve İslam dünyası, bir türlü kendini toparlayamamaktadır. Aksine, kendi öz yurdunda, zengin bir potansiyele rağmen, aç ve sefil yaşamakta, anarşi ve terör ile boğuşmakta, ihtilal ve savaşlarla kendini tüketmektedir. Kara ve kızıl emperyalizmin maksadı, Türk ve İslam dünyasını en azından bugün ki statüsü içinde tutmaktır. [8]

Emperyalizmin Türk ve İslam dünyası üzerindeki en büyük ve en önemli hedefi, yarınlarımızı temsil edecek olan gençlerimizin kontrolünü ellerine geçirebilmektir. Bunun için akla hayale gelmeyen oyunlar tezgahlamaktadırlar.

Genç nesillerin “tarihi kitaplığımız” dan koparılması, atalarımızın milli ve mukaddes tecrübelerini doğrudan doğruya tevarüs etme imkanını büyük ölçüde ortadan kaldırmış durumdadır. Gözleri, kafaları ve gönülleri, gür ve berrak, tarihi kaynaklara kapatılmış nesiller, ister istemez, yad kaynaklara yönelmiş, onlardan gelen ve getirilen değerlere intibaka zorlanmıştır.

Üstelik Türk-İslam kültür ve medeniyetini bırakarak “batılılaşmaya” yönelenlerin medeniyet değiştirme gayretleri, yabancılaştırma vitesini hızlandırmakla kalmamış, büyük bir dejenerasyona sebep olmuştur. Artık kolayca müşahede ettiğimiz gibi, kapitalist dünyanın hayranları, Türkçe ve İslam’ca yaşamaktan utanıyorlar, karılarını kuyruk sokumlarına kadar soyarak dolaştırmaktan, Amerikalılar gibi viski içmekten, Fransızlar gibi dans etmekten, İngilizler gibi selamlaşmaktan, Almanlar gibi tepinmekten zevk alıyorlar. Öte yandan, sosyalist ve komünist emperyalizmin uşakları da İstiklal Marşımızı söyletmemeye, milli destan ve tarihimizi okutmamaya uğraşmakta, “enternasyonali” söyleyerek kızıl bayrak taşımakta, “halklar” narası atarak vatan ve milletimizi bölmeye çalışmakta, Lenin ve Mao hayranlığı ilan ederek milli mefahirimizi ayaklar altına almaktadır. Maalesef, Türk-İslam kültür ve medeniyetini tanımadan yetişen ve Türk-İslam ülküsüne yabancı kalan vatan çocukları, şimdi Rusçuluk ve Çincilik savaşı veriyorlar. İşte iki yüz yıllık eğitim ve kültür politikamızın acı semeresi bu olmuştur. [9]

Okullarımızda okutulan eserlerin Türk-İslam kültürü ve medeniyeti yerine Greko-Latin ve benzeri kültürlerin olması, dükkan tabelaları, içtiklerimiz, yediklerimiz, giydiklerimiz ve tavrımız aslında kendi kültürümüzden kopmamızın ve ondan utanmamızın sonucudur. Büyük Ozan ve Şair Abdurrahim Karakoç “Benzettiler” adlı şiirinde durumu ne güzelde analiz ediyor;

Yeni bir afyondur yenen her lokma,

Biber Avrupalı, tuz Avrupalı.

Gülücükler sahte kirpikler takma,

Dudak Avrupalı, göz Avrupalı.

Her gün karşımıza on zıpır çıkar,

Bağırır, çağırır, devirir, yıkar

Dinler kulağımız gözümüz bakar,

Şarkı Avrupalı, söz Avrupalı

Bebeklikte benliğini yitiren,

Tepe tepe tepemizde oturan

Bizi çıkmazlara alıp götüren,

Ayak Avrupalı, iz Avrupalı

Başımız ayıkmaz binlerce halttan,

Örf, adet gemimiz delindi attan.

Analar Muğla’dan, Van’dan, Tokat’tan,

Bebek Avrupalı, bez Avrupalı

Birisi diskoda içir kıvırır,

Birisi kulüpte konken çevirir,

Yapmasını bilmez ki yıkar devirir,

Ana Avrupalı, kız Avrupalı.

Sahte ekranlarda hıyar dinleriz

Deliye, densize uyar dinleriz.

Saçma sapan çığlıkları duyar dinleriz,

Şarkı Avrupalı, saz Avrupalı

Kalıba uydurdu uyduklarımız,

Yazmakla bitmez ki duyduklarımız,

Paris modasıdır giydiklerimiz,

Cilve Avrupalı, naz Avrupalı.

Herkes soyunuyor açılmıyor ki,

Sokakta boynuzdan geçilmiyor ki

Müslüman gavurdan seçilmiyor ki,

Şekil Avrupalı, poz Avrupalı

Türklük bu mu desem bu diyecekler

Şampanyayı sorsam su diyecekler

Bir gün kökümüze hu diyecekler,

Kabuk Avrupalı, öz Avrupalı.

Abdurrahim Karakoç, şiirinin dizelerinde ne güzelde anlatmış bozulan kültürümüzü ve Avrupa meraklısı halimizi. Ama unutmamak gerekir ki Türk Milleti dinini ve milliyetini çok sever ve töresine kültürüne bağlıdır peki soracağız bu kendini bilmez ve öz kültüründen dalkavuklarda kim, işte Arvasi Hoca orada imdadımıza yetişiyor; “bunlar, milletten o nisbette kopmuşlardır ki, mesela onlara bir Türk-İslam kültür ve medeniyetinden söz edemezsiniz. Onlar Türk-İslam kelimelerinin yan yana gelmesine, her nedense çok kızarlar onların, “kilise” ve “sinagoglar” karşısında derin bir saygı duyduklarını görürsünüz de sıra “İslamin camilerine ”geldi mi edepsizleşirler. Onlara sakın İmam-ı Azamlar dan, İmam-ı Gazaliler den söz etmeyiniz, çünkü onlar, “noel babalara” hayrandırlar. TRT’nin, tiyatro ve sinemaların Yahudi ve Hristiyan propagandalarına yer vermesi, onları asla rahatsız etmez de kazara gündeme İslam gelmişse, kıyameti koparırlar” sözlerini buyuruyor.[10]

Bizi İslam’dan ve Türklükten uzaklaştıran, bizi kendi benliğimize düşman eden, öz değerlerimize ağız dolusu küfür ettiren bu emperyalist güçler değil mi? Kızıl Ruslar değil miydi, siyasi sınırları içindeki milyonlarca Türk’ü sinsi planlarla Ruslaştırmak isteyen. Peki ya Yunanlıların yüzbinleri Yunanlaştırmak için elinden geleni esirgememesi. Bulgaristan ve Irak’taki Müslüman soydaşlarımız, onlar ne çileler çekti, öz kimlikleri için. bir de Kızıl Çin, korkunç ve hain eski Türk yurtlarını işgal eden ve Doğu Türkistanlı Masun Müslüman Türk’e işkence ve çile çektiren kahrolası Kızıl Çin. İşte yıllarca Türklerin ve Müslümanların çektikleri ortada ve onlara bu zulmü reva görenlerde aşikardır.

İşte emperyalistlerin hedefi de korkusu da olan Türk ve İslam kelimeleri de burada. Düşmanlarımızı korkutan bu mukaddes kavramlar bize güç ve hayat verecek. Bu güç ve imanla sonuna kadar davamıza sahip çıkacağız ve onu koruyacağız. Burada en önemlisi eğitimdir umarım buda çok geç kalınmadan yapılır.

[1] Seyyid Ahmet ARVASİ, (1990), “Hasbihal”, Cilt 1, Burak Yayınevi, İstanbul, s.248

[2] Seyyid Ahmet ARVASİ, (1990), “Hasbihal”, Cilt 1, Burak Yayınevi, İstanbul, s.258

[3] Seyyid Ahmet ARVASİ, (1990), “Hasbihal”, Cilt 1, Burak Yayınevi, İstanbul, s.258

[4] Seyyid Ahmet ARVASİ, (2013), “Türk-İslam Ülküsü”, Cilt 1, Bilge Oğuz Yayınları, İstanbul, s.180

[5] Seyyid Ahmet ARVASİ, (2013), “Türk-İslam Ülküsü”, Cilt 1, Bilge Oğuz Yayınları, İstanbul, s.180

[6] Seyyid Ahmet ARVASİ, (1990), “Hasbihal”, Cilt 6, Burak Yayınevi, İstanbul, s.213

[7] Seyyid Ahmet ARVASİ, (1990), “Hasbihal”, Cilt 1, Burak Yayınevi, İstanbul, s.261

[8] Seyyid Ahmet ARVASİ, (1990), “Hasbihal”, Cilt 4, Burak Yayınevi, İstanbul, s.75

[9] Seyyid Ahmet ARVASİ, (2013), “Türk-İslam Ülküsü”, Cilt 1, Bilge Oğuz Yayınlar, İstanbul, s.186

[10] Seyyid Ahmet ARVASİ, (1990), “Hasbihal”, Cilt 6, Burak Yayınevi, İstanbul, s.218

Murat Deniz - 16.01.2017

,

1197

Murat Deniz Hakkında

Murat Deniz

Dumlupınar Üniversitesi Tarih bölümünü bitirdikten sonra aynı üniversitede Tarih alanında yükseklisans eğitimine devam etmektedir.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin