Mustafa Özçelik'le Yunus Makamınca Sevgi Manifestosu

Mustafa Özçelik'le Yunus Makamınca Sevgi Manifestosu

Mustafa Özçelik'le Yunus Makamınca Sevgi Manifestosu

06.12.2013 - Mehtap Altan
Mustafa Özçelik'le Yunus Makamınca Sevgi Manifestosu

"Bilgi, bizi hakikat yolculuğuna çıkarabilir ama hedefe götürmez. Miraç olayında olduğu gibi bir yerden sonra akıl atından inip aşk atına binmek gerekir. Bu da gönlü derviş eylemekle mümkündür."

Sayın Mustafa Özçelik eğitimci, şair/yazar, araştırmacı kimliğinizin yanında Yunus felsefesine banmış bir ruh zenginliğiniz var. Bu çeşitliliğin her bir dalına astığınız emek ve titizlik sizi başarıya ulaştıran etkenler olsa gerek. Sorularımla, çalışmalarınızın hayat ve edebiyat ile hemhal olan yönüne parmak basmadan önce sizi, sizin ördüğünüz cümlelerin refakatinde tanımak istiyoruz mümkün mü?

Hayatımın zahiri çizgileri kısaca şöyle… 1 Kasım 1954 Eskişehir/Günyüzü doğumluyum. Hayatımın ilk yedi yılı burada geçti. Diyebilirim ki şuuraltımı besleyen bütün değerleri bu yıllarda kazandım. İlk hocam ümmi babaannemdir. Gözlerinden yaş akıtarak söylediği Yunus ilahileri hâlâ kulaklarımdadır. İlkokul öğretmenim Yılmaz Hoca, Kuran Kursundaki hocam Ali Rıza Hoca, hayatımın ilk ışıklarıdır. Daha sonra orta öğrenim için Eskişehir’e geldim. Allah, karşıma güzel insanlar çıkardı. Mesela daha orta iki öğrencisi iken bize Nurettin Topçu’yu anlatan ve Hareket dergisine abone eden bir hocayla, Ali Ay’la, karşılaşmak büyük bir nimet olmalı. Ardından lise yıllarında Atasoy Müftüoğlu vasıtasıyla girdiğimiz edebiyat dünyası… Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve diğerleri. Böylece çok erken yaşlarda belki yaşımızın da üzerinde kitaplar okuyan, dergiler takip eden, hayata hep kültür ve sanatın penceresinden bakan biri oldum.

Üniversiteyi Bursa’da okudum. Bursa, gerek şehir olarak gerekse tanış olduğumuz insanlarıyla beni besleyen, zenginleştiren ve özellikle bana tarih, toprak, medeniyet şuuru kazandıran bir yer oldu. Gün geldi Süleyman Çelebi ile Ulu Cami’de söyleştik. Gün geldi Yıldırım’ın huzurunda ona layık torunlar olma sözü verdik. Emir Sultan bize aşkın ve ölümün sırlarını fısıldadı. Burada da Süreyya Hoca’yı sevgiyle anmak isterim. Ardından öğretmenlik yılları, çocuklar ve gençlerle geçen 27 yıl.

Malum, okumak yazmayı getiriyor peşinden. Bu süreçle ilgili olarak da kısaca şunları söyleyebilirim. İlk şiirim 1975 yılında Ankara’da çıkan Gelişme dergisinde yayımlandı. Sonra Mavera yayın hayatına başladı. Ağırlıklı olarak bu dergide yazdım. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Osman Sarı, Akif İnan gibi değerli yazar ve şairlerle aynı derginin sayfalarında birlikte olduk. Onlar bizim önümüzdeki kuşaktı. Dolayısıyla hocalarımız, ağabeylerimiz oldular. Usta-çırak münasebetiydi aramızdaki. Kendilerinden çok şey öğrendik. Daha sonra kitap yayınları başladı. Şiir ve deneme ile başlayan yolculuk, öğretmen ve baba olduktan sonra çocuk kitaplarıyla, üniversiteye geçtikten sonra da biyografi ve inceleme-araştırma kitaplarıyla devam etti.

Yunus Emre ile ilgili birçok kitabınız var. Neredeyse yazma sebebiniz ya da yazmak için sizi büyüten kutsal bir sarılış sanki. Sayın Özçelik, neden Yunus Emre?

Yunus Emre çocukluğumdan itibaren hep hayatımın merkezinde duran bir isim oldu benim için. Yayımlanan ilk yazım da onunla ilgilidir. O tarihlerde lise bir öğrencisiydim. Liseler arası bir kompozisyon yarışmasına "Yunus Emre’nin Türk Edebiyatındaki yeri" başlıklı yazımla katılmıştım. Bu yazı birinci seçildi ve Eskişehir’de Sakarya gazetesinde üç gün boyunca tefrika edildi. İlk kitabım da Yunus Emre ile ilgilidir. Beyan yayınları biyografi serisinden çıkan bu kitapla Yunus etrafında daha derinlemesine düşünme ve araştırma imkânı buldum. Şimdi sorunuzun cevabına gelelim. Neden Yunus Emre? Söylenebilecek birden fazla sebep var. Bir iki tanesini söyleyeyim. Gönlüm, babaannemin ilahileriyle ilk onunla mayalandı. Dahası onun ayak bastığı, iz bıraktığı bir coğrafyanın insanıyım. Yunus, Anadolu’dur. Bozkırın sesi, çığlığı, ümidi ve solmayan çiçeğidir. Eğer Anadolu, bizim için bir vatansa biz burayı Yunus’la vatan yaptık. O, diliyle de diniyle de, üslubuyla da bizden biriydi. "Bizim Yunus"tu. Girdiğimiz her çıkmaz sokakta bir mısrasıyla, bir beytiyle bize çıkış yolu gösteren bir mana eri idi. Öyleyse onun izinden yürümeliydik. Ben de nasibim miktarınca âcizane onun himmetine sığınarak eteğinden tutmaya, ayak izlerinin peşinden yürümeye gayret ettim. Şu ana kadar onunla ilgili altı kitabım yayımlandı. Tamamlanmak üzere olan iki dosya daha var. O, aynı zamanda şiirlerim, denemelerim üzerinde de hem dil hem de bakış tarzı olarak etkilidir. Üzerimde onun gölgesi olmasını hep şeref bildim. Kısacası, o benim ışığım, yol rehberim, mürşidim. Bu kutlu coğrafyanın mensubu olmak ancak Yunus’u tanımakla mümkündür. 

Horasan’dan itibaren hissedilen, Anadolu ‘da kökleşen bize has bir sufi nefes mevcut. Sizce bu nefes Anadolu’da hâlâ hissedilebiliyor mu?

Anadolu’ya ruh veren ve burayı özel bir coğrafya yapan Horasan Erenleridir. Yunus da o kafilenin en sade, en samimi dervişidir. Her biri ilham-ı Rabbani olan şiirleriyle bu coğrafyanın en özel ismidir. Bu özelliği hem diliyle hem de İslâm algısı yani bu inanışı anlama ve anlatma biçimiyle ilgilidir. Türkçe, onunla bir inanışın, bir medeniyetin dili oldu. Bu dilin yepyeni bir ruh ve mana kazanan kelimeleriyle Anadolu insanı kemale erdi. Osmanlı, böyle bir insan yapısının kurduğu bir medeniyettir. Biz, Yunus’la bu coğrafyada İslam’ı aşk ve mana boyutuyla idrak ettik ve bu ruhu dağa, taşa, mimariye, hayatın her alanına nüfuz ettirdik. Anadolu’yu güzel ve özel kılan işte bu ruhtu. Sonra haşin rüzgârlar bizi bu iklimden uzaklaştırdı ama bu manayı tümüyle de kaybettiğimiz söylenemez. Hâlâ "Yusuf’u Kenan ilinde arama" aşkımız ve cehdimiz var. Malum, aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır. Biz, bu yola düşmüşsek Yunus anlayışı bize yeniden bir ruh rönesansı gerçekleştirebilme imkânı verecektir. Beden gözüyle değil de can gözüyle bakanlar, bu hakikati görebilir, yine beden kulağıyla değil can kulağıyla dinleyenler onun sesini duyabilirler.

Sayın Özçelik Yunus Emre'yi araştırırken ve anlamaya çalışırken nelerle karşılaştınız? Onu derinlemesine tanımayanların bilemeyecekleri ne çok hazinesi vardır kim bilir?  Bunlardan bize söz eder misiniz?

Yunus, yalınlık içinde müthiş bir derinlik taşıyan bir isim. Bu yüzden onu anlamak, sırlarla dolu derin bir denize girmek gibidir. Bu yolculuğun öncesi niyet ve teslimiyettir. Ona bu şekilde yaklaşırsanız, denizin dibindeki nadide incilere ulaşmak tabi nasibimiz de var ise- gerçekleşebilir. Asılda Yunus, cömert bir sofradır. O, herkese mutlaka bir şeyler verir. Ama asıl vermek istediğini alabilmek sadece onunla ilgili bilgilenmekle gerçekleşmez. Yunus’u anlamak, Yunus gibi olma gayreti içine girmekle olabilir ancak.

İnsan sevgisi ve hümanizm dillerde pelesenk olmuş. Her görüş ve düşünceden insan sevgi ve hoşgörüden söz eder durur. Buna rağmen neden Yunus'un topuğuna dahi ulaşamadı 21. yüzyıl insanı sizce?

Yunus, şahsi bir felsefe sistemi kuran bir filozof değildir.  Yunus, İslam’ın has bülbülüdür. Onun büyüklüğü, kalıcılığı iman ettiği dinden ve bu imanı bütün hücreleriyle içselleştirmesinden dahası inandığı gibi yaşamasından, ihlasından gelir. İnsanı sevmek, onu yaradan’ı sevmeden gerçekleşmez. "El-Vedud" esmasından nasiplenmekle olur. Hümanizmin bütün açmazı budur. Aynı şekilde hoşgörü de manasını "El-Gafur" esmasından almıyorsa kuru bir laftan öteye geçemez. "yaradılanı severiz yaradan’dan ötürü" her şey bu manada gizlidir. Rehberimiz Hak değilse batılın peşine düşmüşüz demektir. Dilimiz, bu durumda ne kadar sevgi, hoşgörü derse desin boşunadır.

"Dervişlik dedikleri hırka ile tâc değil
Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil"

Sanırım gönlün dergâhında her şeyin özeti var! Yaşamın da vuslatın da yaratılmışlığın da sırrı; nefsinin başkentini gönlünün anavatanında yakanların sözlüğünde cevabını buluyor. Ne dersiniz?

Bunu gereğince anlamak için Yunus’un Risalet’ün Nushiyyesini" özellikle okumak gerekiyor. Evet, her şey, gönülde başlar ve biter. Gönül, vücut mülkünün başşehridir. Sultan, burada oturur. Gönülde olan ele, dile, söze, göze hükmeder. Burada sultanımızın kim olduğu önemlidir. Bilgi, bizi hakikat yolculuğuna çıkarabilir ama hedefe götürmez. Miraç olayında olduğu gibi bir yerden sonra akıl atından inip aşk atına binmek gerekir. Bu da gönlü derviş eylemekle mümkündür.

Son kitabınız "Bizim Yunus" İnsanlığa mâl olmuş bir mutasavvıf olan Yunus Emre’yi akademik bir dille değil; köy yerinde harmandan dönmüş bir çiftçinin de, gurbette yaşamın kıyısında ömür tüketenin de, geleceğine dair erdem çatısı oluşturacak olan genç bir beyinin de anlayacağı bir dille sunulmuş okuyucuya. Kısacası kitabın başlığını kucaklayan samimi bir eser çıkmış ortaya. Bize biraz "Bizim Yunus" kitabınızdan ve geri dönüşlerden bahsedebilir misiniz?

Akademik dil bir dönem bu işi yapmış olsam da hiçbir zaman tercihim olmadı. Mesela anlatabilmek ve anlaşılmaktır. Bu yüzden deneme dilini tercih ediyorum her zaman. Burada bir hakkı teslim edeyim. Bu tavrımı öncelikle Yunus okumalarıma borçluyum ama bu konuda örnek aldığım bir akademisyen var. O da yine benim gibi Yunus toprağında doğup büyüyen ve bir Yunus sevdalısı olan Prof. Dr. Mehmet Kaplan’dır. Onun deneme dili beni etkilemiştir. Deneme, yazı türleri içinde hem yazanı hem de okuyanı birbiriyle buluşturan bir tür. Bunu da ancak samimiyetin sıcaklığını hissettirebilecek böyle bir dil sağlayabilir. Gaye, gönüllere bir ışık düşürmekse yalınlık bence esas olmalıdır. Bizim Yunus, şu ana kadar beş baskı yaptı. Bana ulaşan hiçbir olumsuz geri dönüş yok. Aksine okuyan herkesten olumlu sözler duyuyor ve bu duruma hamdediyorum. Çünkü anlatmaya çalıştığımız Yunus Emre gibi bir mana eri. Ciddi bir sorumlukla kalemi ele almak gerekiyor. Esas olan Hz. Peygamber’in de buyurduğu gibi "zorlaştırmak" değil "kolaylaştırmak", "nefret ettirmek değil sevdirmek" Ah, keşke sanat ve edebiyat anlayışımızı kendi kaynaklarımıza göre şekillendirebilsek, o zaman sözümüz de yazımız da daha geniş bir kabul görecektir.

"Yunus, yüreğindeki aşk ve şevk ile yalnız Allah’ı değil, Allah’ın birer ismine mazhar olan bütün yaratılmışları da sevmiştir." Samiha Ayverdi

Aslında insanlığı yaşamın bütün savaşçıl hırslarından vuslata yaklaştıracak olan ilk şifredir sevgi. Çünkü sevgi,  serçe parmağına kurşun değmiş çocuğun her şeye rağmen gökyüzüne bakabilme cesaretini veren şefkatin adıdır. Çünkü sevgi, yuvasını yağmurun taşkınlığında yitirmiş karıncanın kamburundaki "yine de kışa azık" azminin adıdır. Yunusça yüreğinizi besleyen sevginin tarifini size de sormak isterim Sayın Mustafa Özçelik?

Bunun tarifinin zorluğunu hatta imkânsızlığını siz de biliyorsunuz. Zira her tarif bir sınırlamadır. Aşkın sevginin o kadar çok rengi vardır ki, ancak bakar hayran olabilirsiniz. Hayranlığı ise hiçbir kelime anlatamaz. Onu ancak hisseder ve yaşarsınız. Yine illa bir şeyler söylemek gerekir diyorsanız işte Yunus diyorum. Hak’tan halka (bütün yaratılmışlara) dalga dalga yayılan bir duygudur onun yaşadığı ve söylediği… O bizim aşk hocamızdır. Sevgi konusunda bir şeyler öğrenmek isteyenler onun önünde diz çöküp gönüllerini ona açmaları gerekir.

"Terli toprakta dalgın bir su idim ben
Bir salkım söğüt uyandırdı beni" M.Özçelik

Sayın Özçelik, Anadolu’nun insanın yarasına yâr olan kokusunu şiirlerinizde, yazılarınızda, araştırma tarzı çalışmalarınızda görmek mevcut. Ayrıca şiirlerinizde, maneviyatın insanın sancılı topraklarına sağdığı soluğun onarıcı felsefesine ve "acının diri tutan" yanındaki tılsımına şahitlik etmek mümkün. Sahi! Uyandırılan yanımız, hangi acının dilini tercüme eder insanlığın hakikate ağyar kalan tarafına?

Acı, sanılanın aksine insana sadece üzüntü vermez. Hayat içinde bizim hamlıklarımızın olgunluğa dönüşmesini, hayatı parçalara ayırmayarak, doğum ve ölümle birlikte algılamamıza imkân verir. Bu yüzden acı bizi diriltir, kendimize getirir. İnsan yanımızı olumla anlamda besler. Hakikatle bağımızı, kalubeladaki sözümüze sadakatimiz sağlar.

"Dilim Ol Söyle"'de "Kardelen", "Eren Bebeğe İlk Ninni", "Uykusunda Bir Çocuk", "Anneler ve Çocuklar", "Koku", "Çocukluğum" başlıklı şiirler dikkatimi çekti. Her birinde çocuk kelimesinin masumiyetine sığınmış yaralı bir ağıt var sanki! Huzurun ve umudun gerçek adresi çocuklar iken her anlamdaki savaşta neden önce çocuklar menzil yapılır?

Ney’in feryadı, Dertli Dolap’ın iniltisi birer ağıttır duyana. Ezelden buraya gelişimizin adı ayrılık, gidişimizin adı ise vuslat olacaktır. İşte ayrılık acısı ve vuslat sevinci arasında sürdürdüğümüz hayatta ancak içimizdeki çocuğu sağ ve diri tutabilirsek anlamlı bir hayatı yaşayabiliriz. Zamanın fırtınalarına karşı en muhkem kalemiz çocukluğumuzdur. Çocuğa saldırma ya da öldürme aslında bu muhkem kaleyi yıkma niyetinin sonucudur. Çocuğu öldüren geçmişi karartır, umudu yok eder, geleceği hayal etmemize bile imkân vermez; karartır.

Kitap Haber "Kitaplardan Bir Dünya Kurduk" sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber’deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutsal birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz?

Burada büyüklerimizin "illa edep" sözünü bu bağlam içerisinde "illa kitap…" şeklinde de okumamız gerekir. Kitap bilgiden hikmete uzanan yolda en emin kılavuzumuzdur.

Paslı hançer dediğiniz dünyanın göğsünde "sırrın alfabesini" öpen insan, size sonsuz teşekkürler ediyorum bu güzel sohbete eşlik ettiğiniz için…

Sorularınız saygıdeğer bir emeğin ve yüreğin sorularıydı. Bu yüzden ben de teşekkür ederim.

Mehtap Altan - 06.12.2013

,

2683

Mehtap Altan Hakkında

Mehtap Altan

1973'de Kayseri'de doğdu. Anadolu Üniversitesi AÖF Halkla İlişkiler Bölümü mezunu. Hâlen İzmir'de yaşamaktadır.

Şiir, deneme, öykü, kitap tanıtım yazıları ve edebî söyleşileri Dil ve Edebiyat, Yedi İklim, Temrin, Acemi, Dîvanyolu, Berceste, Berfin Bahar, Hayal Bilgisi, Şehir ve Kültür, Sincan İstasyonu ve Ihlamur'da yayımlandı. 2014 yılında Yağmur Dergisi Ulusal 6. Hikâye Yarışmasında "Kuyudan Kumbara" adlı öyküsü üçüncülük ödülü almıştır.

Yayımlanmış kitapları:

  • Beyaz Ağıt, şiir, 1995
  • Çivi, şiir, 2014
  • İmgenar Sokağı, öykü, 2015
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin