Mustafa Sıbai Hayatına Dair Düşünceler, Kara Tahta, Ferhat ÖZBADEM

Mustafa Sıbai Hayatına Dair Düşünceler yazısını ve tüm Ferhat ÖZBADEM yazılarını Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Mustafa Sıbai Hayatına Dair Düşünceler

09.01.2015 08:51 - Ferhat ÖZBADEM
Mustafa Sıbai Hayatına Dair Düşünceler

1915'te Suriye'nin Humus kentinde dünyaya gelen Mustafa Sibai, soylu ve ilmi bakımdan zengin bir aileye mensuptu. Babası ve dedeleri nesiller boyu büyük camide hatiplik yapa gelmişlerdir. Mustafa Sibai yetişme esnasında ilk etkilenmeyi alim ve mücahid bir hatip olan babası "Hasaneyn Sibai"den almıştı. Babası ülke düşmanlarının gözünde çok önemli bir konuma sahipti. Suriye'de emperyalistlere karsı verilen istiklal hareketini benimseyenlerin ve destekleyenlerin başında geliyordu. Hatta bu yolda mücahidleri yönlendirmede ve Fransızlara karşı silahlı mücadelede Mustafa Sibai'nin babasının oldukça büyük payı vardı. Tağutlara, dikta rejimlere ve emperyalistlere karşı silahlı mücadeleler vermişti. Hasaneyn Sibai diğer yandan hayır cemiyetlerine yardımda, fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine destek olmada da hizmetler verdi. Babasının bu yönleri Mustafa Sibai'ye yetişmesinde çok tesirli olmuştu. Mustafa Sibai'nin yetiştiği zor şartlar onun daha ilk senelerden itibaren vatan için fedakarlıklara katlanmasına, Allah'ın dini uğruna cihada atılarak, düşmanlarla savaşmasına sebep olmuştu. Bu mücadeleli hayati hiç bir zaman onu ilmi çalışmalar yapmaktan alıkoymamış, aksine ilim tahsiline de çok önem vermişti. Babasıyla birlikte devamlı olarak alimlerin oluşturduğu ilim meclislerine gider ve onların ilmi birikimlerinden istifade ederdi.

Mustafa Sibai tahsil hayatına Kur'an ezberlemekle başlayarak ilkokul çağına kadar babasının yanında temel bilgileri aldıktan sonra "Mesudiye" medresesine girer. İlk tahsilini üstün bir başarıyla tamamladıktan sonra 1930'da liseden parlak bir talebe olarak mezun oldu. Mısır'a giderek Ezher üniversitesine giren Sibai 1933'de bu üniversitenin Fıkıh bölümüne başlar. Daha sonra bu bölümü bitirip "Usulid din" kısmına geçen Mustafa Sibai burasını da üstün bir dereceyle bitirdikten sonra doktoraya başlar. Doktorasını İslâm hukuku dalında yapan Sibai 1949'da yazdığı kitabi Ezher'in ileri gelen hocaları önünde büyük bir ilmi cesaretle tartışarak doktor unvanını alır. Konusunu dinleyen komisyon onun ilmi inceliğine ve tartıştığı konuya olan hakimiyetine hayran kalmışlardı. Çünkü bütün görüşlere ve müsteşriklerin ortaya atmış oldukları tüm şüphelere karsı ilmi cevaplar vererek peygamberin sünnetine karsı düşmanlık besleyenleri susturuyordu. Öyle ki Mustafa Sibai'nin doktora tezi olarak "Sünnetin İslâm Fıkhındaki Konumu" adıyla yazmış olduğu kitap, konusunda bir müracaat kaynağı olarak her araştırmacı, her alim ve her talebe için sünnetin İslâm fıkhındaki konumunu müdafaada en etkili bir silah oluyordu.

Sibai, ilmi yaygınlaştırdığı ve faziletli talebelerinin yetişmesine vesile olduğu için ders vermeye çok büyük rağbeti vardı. Çünkü mesuliyetini idrak edebilecek bir neslin yetişmesinin ancak eğitimle mümkün olabileceğini iyi biliyordu. Ancak böyle bir nesil ülkeyi emperyalistlerden ve onların bıraktığı kötü tesirlerden kurtarabilirdi. Bu mesuliyetlerin en başı ise Filistin'in kurtarılmasıydı ki her şeyden evvel geliyordu. İste her şeyiyle iyi yetişmiş bu nesil toplumlarını sağlam ahlaki esaslara dayanan kaideler üzerine bina edebilirdi. Bütün bunları düşünen Sibai ders okutmayı tercih ederek Arapçanın gramer inceliklerini ve dini terbiye usullerini Humus medreselerinde okutmaya baslar. Daha sonra Şam'a intikal eden Sibai, orada kendisine bağlı kardeşlerle birlikte bir medrese kurmaya başlayarak terbiye yolunda hedeflerini gerçekleştirmeyi planlar. Çünkü hükümete ait okulların programlarında bu terbiyeyi verecek kapasiteyi görememektedir. Üstelik bu okullar gerçek terbiye usullerini de kaybetmişlerdi. Bundan dolayı bir de Şam'da Arapça dilinin inceliklerini hedef alan bir lise açar. Daha sonra İslâm Medeniyeti Cemiyeti de Üstad Sibai'nin idaresine katılınca bu lisenin ismi "İslâmi Arap Lisesi" olarak değiştirilir. Bu lise günümüze kadar hala eğitimine devam etmektedir. Fakat su anda belirli sebeplerden kurucusuyla hiç bir alakası yoktur. O zaman yalnız bu liseyle yetinmeyip çeşitli kazalara da bu lisenin şubelerini açmıştı. Üstad Sibai bu lisenin ilk müdürüydü. Onun zamanında bu liselerden birçok talebe mezun olarak eğitim ve diğer görevlerde vazife yapmışlardı. Bu liseler ilmi ve ahlaki bakımdan mesuliyetini en iyi bir şekilde idrak edebilecek pek çok talebe yetiştirerek ülkenin en hayırlı okulu durumuna gelmişti. Fakat üstadın üstün kabiliyeti ona bu lisedeki görevinden daha büyük bir mesuliyeti yükleyerek onu Şam üniversitesi Hukuk fakültesinde hocalık yapmaya zorlar. Böylece 1950'de üniversite hocalığına tayin edilen Sibai ders vermede hocalar arasında en üstün seviyede birisiydi. Bu yeni görevi de Üstad'ın ilmi kudretini tam kaplayamamıştı. Onun ülkeye karsı hissettiği mesuliyet duygusunun üstünlüğü, ilmi olgunluğu ve İslâmi çalışmalara olan düşkünlüğü ondan daha fazla isleri bekliyordu. Bu sefer Üstad İslâmi ilimlere mahsus müstakil bir şeriat fakültesinin kurulmasını düşünmeye başladı. Bu fakülte tıpkı üniversitelerdeki diğer fakülteler gibi bağımsız olacak fakat İslâmi konularda alim yetiştirecekti. Bununla İslâm ümmetine ve tüm insanlığa asrımızda ve gelecekte ilerleme ve hayır takdim etmeyi istiyordu. Bütün engellemelere rağmen bu fakültenin açılısı 1955'de tamamlanmış Sibai de ilk dekanı olmuştu. Dekanlığın yanı sıra yine hukuk fakültesindeki hocalık görevini ve diğer mesuliyetlerini sürdürüyordu. Üstad Sibai şeriat Fakültesine dekan olduğu andan itibaren diğer üniversitelerde bu fakültenin düşüncesi paralelinde olan tüm hocalarla yardımlaşmış ve onlardan da bu konuda istifade etmişti.

Mayıs 1945 de Fransızlar ülkeye karsı düşmanlıklarını ve zulümlerini tekrar estirdiklerinde Sibai'de Humus da silahlı mücahidlerin basında Fransız emperyalistlerine karsı cihad etmeye başlamıştı. Bu direnişte ilk mermiyi de Sibai atarak kendisi ve adamlarının kahramanlıkları ve cesaretleri, Fransızların kalbilerine korku salmış, onları yenilgiye uğratmıştı.

Yirminci yüzyılın başlarına kadar Şam ülkeleri diye bilinen Suriye, Lübnan ve Filistin bölgelerinde İslâmi düşünce açık ve net olarak ortaya koyulmamış ve asrinin kültürüyle İslâmi ilimleri bir arada toplayacak bilgili İslâm davetçileri henüz yetiştirememişti. Sadece bazı dini bilgileri elde etmiş alimler, tarikat erbabları ve bazı cemiyetler vardı. Onlar da çalışmalarını sadece Islâmın bazı yönlerini izaha ve yaşamaya haşretmişlerdi. Mesela Islâmın ahlaki yönüne davet ederler diğer yönlerine ihtimam göstermezlerdi. Ayrıca bu cemiyetler toplumun problemlerini çözmekten de çok uzaktaydılar. Diğer taraftan bu cemiyet ve tarikatlar davetleri esnasında dine sokulmuş birçok hurafe, bidat ve sapıklıklara da çağırmaktan geri kalmıyorlardı. İşte bu durum İslâmi ve onun bazı yönlerini temsil edenleri toplumdan ve onların problemlerini çözmekten uzak tutuyordu. Bu durum karşısında Mustafa Sibai İslâmi tüm yönleriyle anlayan, yaşayan ve ona samimi inanarak davet eden ve yeryüzünde kuvvet yerine hakkın hakim olmasını sağlayacak bir cemaatin varlığına ihtiyaç olduğuna inanarak böyle bir cemaati oluşturmak için insanlara hedeflerini açıklamış ve onları bir bütün olarak Islama davet etmeye başlamıştı. Mustafa Sibai'nin bu çağrısına birçok topluluklar süratle iltifat ederek etrafında halkalanmışlardı. Ama ülkenin o zamanki şartları ona pek fırsat vermemişti. Suriye'de emperyalistler ve onların yerli uşakları bu davetin yolunu tutuklama, işkence ve hapislerle engellemeye çalışıyorlardı. Onlar kuvvetli bir İslâmi hareketi ortaya koyabilecek güçlü bir cemaati hiç bir zaman istemiyorlardı. Fakat bütün bunlara rağmen Mustafa Sibai ilk olarak bazı İslâmi cemiyetleri Humusta ve diğer mıntıkalarda açmaya başlamıştı bile. Kurduğu bu teşkilatların arasında Humus'ta "Rabitatuddiniyye" Şam'da "Muhammedin Gençleri" ve "Müslüman Gençler"i sayabiliriz. Mustafa Sibai Suriye'deki İslâmi çalışmalarını 1933 senesine kadar sürdürerek ayni yıl daha yüksek bir eğitim yapabilmek için Mısır'a gitmişti. Kahire'ye yerleşir yerleşmez hemen büyük islam davetçisi Hasan el Benna ile irtibata geçti. Onunla görüşmeden önce Benna hakkında ve onun İslâmi cihadı konusunda çok şeyler duymuştu. Bu büyük davetçi; üstün liderliği ve samimi çalışmalarıyla İhvanı Müslümin hareketini ortaya koymuş, her türlü zorluklara rağmen Mısır'da İslâmi düşüncenin boy salmasını sağlamıştı. Dr. Mustafa Sibai, Suriye'ye döndükten sonra oradaki çalışmalarına öncekinden daha hızlı ve daha organizeli başladı. Hareketin bir halk hareketi olmaktan çıkartılıp aynı zamanda bir teşkilat hareketi de olması gerektiğine inanıyordu. Bunu gerçekleştirmek için ileri gelen üyelerin seçimiyle ise başlayarak, Mısır'daki İslâmi hareketin ismiyle yani "İhvanı Müslimin" adıyla Suriye'de bir teşkilat kuruyordu.

1945 yılında İhvanı Müslimin cemaatini resmen ilan eden Sibai, kurucu heyet tarafından hayati boyunca bu teşkilatın genel murakıbı olarak seçilmişti. Cemaat Sibai'ye beyat ederek idareyi onun üstün hikmet ve derin ilmi salahiyetine teslim etmiş, o da en zor zamanlarda bile çok ustaca cemaatini yöneterek İslâmi hareketin Suriye'de kök salmasını başarmıştı. Özellikle gençleri akli ve ruhi yönden yetiştirmede çok önemli çalışmaları olmuş kendi ilmini ve tecrübesini aktararak onların her yönden olgunlaşmalarını sağlamıştı. Bir ara hastalanmasına ve iyice yaşlanmasına rağmen hiç aksatmadan değerli görüş ve tecrübeleriyle teşkilatı yönlendirmişti.

1948 yılında Birleşmiş Milletler Filistin'in taksim edilmek suretiyle İsrail ve Filistin olarak iki ayrı devlet kurulması kararını onaylamış, en büyük cürümünü işlemişti. Üstelik Kudüs'ü de İsrail'e düsen kısma bırakarak Filistin'in yarısından fazlasında İsrail devletinin resmen kurulması kararını almıştı.

Böylece Yahudi, gasp ettiği topraklarda bir gasıp değil de sanki meşru bir hak sahibiymiş gibi devlet kurma hakkını Birleşmiş Milletler nazarında elde etmiş oluyordu. Her türlü hak ve adalet ölçülerinin çiğnenmesine rağmen Yahudi Filistin topraklarında haklilik rollerine bürünmüş, müslümanların varlıklarını ve haklarını bilmemezlikten gelmişti.

Bu durum karsısında Arap devletleri ve tüm müslüman halk ayağa kalkarak Yahudilere karsı savaşa girmek için Filistin'e gitmeye can attılar. Mustafa Sibai Suriye'de müslümanların en başında gelen biri olarak Filistin'i kurtarmak ve kardeşlerinin gasp edilmiş haklarını geri almak için Suriye'nin şehir ve köylerinde Filistin için gönüllü toplamaya başladı. Güneyinden Filistin'de yakin huduttan, kuzeyde Türkiye hududuna, doğudan Irak sınırından batıda Suriye sahillerine kadar tüm ülkeyi dolaşarak Suriyeli gençleri Yahudilere karşı cihada çağırır. Müminlere mukaddes topraklarda cennetin kapılarının açıldığını müjdeleyerek, onların aşkını arttırıyordu. Filistin'e gidince de en ön saflarda bizzat kendi yetiştirdiği İhvanı Müslimine ait gençlerin komutanlığını üstlenmişti. Bu gençleri "Allah yolunda ölmek en büyük temennimizdir" ölçüsüne göre yetiştirerek cihad için hazırlamıştı. Beytul Mukaddesi savunmak maksadıyla Kudüs'ün kalbi olan mıntıkayı kendisine merkez edinen Sibai mücahidleriyle beraber savaş meydanına dalarak, müslümanların ilk kıblesi olan ve şu anda üç mukaddes mescidin üçüncüsü olan mescidi Aksayı korumak için can alıyor ve can veriyordu. Savaş evden eve caddeden caddeye kıyasıya devam ederken Sibai ve mücahitleri de Kahramanlık örnekleri gösteriyorlardı. Bu mukaddes cihadda Sibai'nin etrafındaki yüzlerce mücahid şehid düşerek Allah için yaşamanın hedefine ulaşıyorlardı.

Mustafa Sibai çok enerjik ve hareketli birisiydi. Her türlü İslâmi çalışmayı yapabilecek bir kabiliyeti olduğu için hemen hemen her alanda hayırlı çalışmaları başlatmış ve büyük başarılar elde etmişti. Normal çalışmalarını sürdürürken basın ve yayının kamuoyunu oluşturmada ve teşkilat elemanlarını yetiştirmede çok tesirli bir silah olduğunu hissederek 1947'de "El Menar" adında bir gazete çıkartarak bu silahtan Islâmın lehine istifade etmişti. Fakat çıkartılan bu gazete 1949 da Suriye'de gerçeklesen inkılaba kadar devam edebilmişti. İnkılaptan sonra yayını durdurulan "El Menar" 1955 yılına kadar bir daha çıkartılamamıştı. Bu tarihten sonra Suriye'nin siyasi atmosferi normale dönünce Üstad Sibai'de "Es Sihab" adında haftalık ve siyasi bir başka gazete çıkartarak bu gazetenin hem yazı islerinden ve hem de genel siyasetinden sorumlu olarak müslümanlara hizmet vermeye başlar. Bu gazete de 1958 Mısır Suriye birleşmesine kadar devam ettikten sonra bu tarihten itibaren yayınına müsaade edilmez. Üç sene yayınını sürdüren "Es Sihab"in bu zaman içerisinde müslümanlara çok büyük hizmetleri olmuştu.

Üstad Sibai'nin gazetedeki fikri,,siyasi, ahlaki, sosyal ve tarihi yazıları ise ayrı bir kıymet taşıyordu. Üstad Sibai 1955 de Es Sihab'i çıkartırken ayni yıl "El Müslimun" adında bir de dergi çıkarmaya başlamış ve 1958'e kadar onun da yazı işleri müdürlüğünü yürütmüştü. Daha sonra bu derginin ismini değiştirmeyi uygun bularak "Hadaratül İslâm" (İslâm Medeniyeti) adıyla yayınını sürdürür. Üstad bu derginin bir İslâm medresesi olması için çok çalışmalar yapmış ve müslümanlara hedeflerini gösterebilecek bir işaret çizgisi oluşturarak fikri bir nitelik kazandırmıştı: Bunu yaparken de çok çekici bir üslup kullanıp, her türlü taassubu kaldırmayı planlamış, Islâmın ebedi ölçüleri içersinde davanın yürütülmesini sağlamıştı.

1952'de Mısır'da Süveyş Kanalı bölgesinde kanlı savaş başlamıştı. Çünkü emperyalist İngilizler Süveyş'i kendileri için büyük bir üs edinerek Mısır halkı üzerinde hegomanyasını sürdürüyordu. Fakat Mısır gençliği harekete geçerek İngilizlerin askeri karargahlarına saldırılar düzenliyor, kurdukları askeri köprüleri havaya uçuruyor ve merkezlerine saldırılar düzenliyorlardı. Üniversitedeki müslüman gençler halkı İngilizler aleyhine hazırlıyor ve Süveyş kanalında cereyan eden savaşa gönüllü mücahidler yetiştiriyorlardı. Mustafa Sibai'de Suriye'de Mısır'daki kardeşlerine yardım edebilecek gönüllü mücahid toplamaya başlamıştı. Bu arada Mısır başbakanına da bir mektup göndererek Mısır'da Süveyş kanalı savaşına binlerce gönüllüyü takdim etmiş fakat Suriye idarecileri tarafından Sibai ve hanımı yakalanarak dört ay tutuklanmışlardı. 1956'da Amerika, İngiltere ve Fransa gibi emperyalist devletler tarafından Mısır, Süveyş kanalından dolayı tehdit edildiğinde Üstad Sibai Suriyeli müslümanların Mısır halkının yanında olması için çok gayretler sarf etmişti.

Üniversitenin adete bir askeri kışla olmasında, hocaların ve talebelerin birer mücahid olarak emperyalistlere karsı direnmesinde üstadın çok büyük payı vardı. Olaylar esnasında Üstad Sibai direnisin simgesi olan bir elbiseyi devamlı giymiş ve bu elbisenin halk arasında emperyalistlere karsı bir direniş simgesi olmasını sağlayarak onların da bu elbiseyi giyip sürekli emperyalistlere karsı bir direniş ve mücadele içinde olmalarını sağlamıştı.

1952 yılının sonlarında yeni Edip Siskili'nin zamanında Üstad çok sıkıştırılmış üniversitedeki tüm hareketi kontrol altında tutarak çalışma sahası iyice daraltılmıştı. Siskili bununla da yetinmeyip üniversitelerin hocalarından ve ülkenin ileri gelenlerinden kendisine bağlılık yemini istemiş hatta bunu şart olarak ileri sürmüştü. Alimlerin bir çoğunun bu bağlılık yeminini etmesine karşılık, ömür boyu hür yaşamış ve hürriyet için mücadele etmiş olan Üstad Sibai, şeriatın cevaz vermediği bir bağlılığı yapamayacağını bildirerek reddetmişti.

Bunun üzerine Siskili resmi bir yazıyla Sibai'yi üniversiteden uzaklaştırmış ve kendisine gidebileceği bir ülke seçmesini istemişti. Bu durum karşısında Lübnan'a gitmeyi tercih eden Üstad, Suriye'den ayrılarak Lübnan'a yerleşti. Orada etrafı üniversiteli ve kültürlü insanlar tarafından sarılarak kendisinden azami derecede istifade edilen Sibai, daha sonra Lübnan'daki İslâmi hareketin başlatılmasında yine büyük gayretler göstermişti. Bu hareket hala çalışmalarını üstadın çizdiği program dahilinde yürütmektedir. Üstad, 1957'de Rusya'ya yapmış olduğu ilmi bir geziden döndüğünde şiddetli bir şekilde hastalanarak hemen hemen hareketsiz kalmıştı. Fakat Üstad durgunluktan ve beklemekten nefret ediyordu. Bu oturma hastalık yüzünden bile olsa, sevmiyor, devamlı hareket istiyordu. Bu durumda bile üniversitenin konferans salonunda ve çeşitli yerlerde bir çok ilmi konferanslar vererek halkı ve gençliği İslâmi açıdan yönlendiriyordu. Verdiği konferanslarının arasında ilmi bakımından en meşhurları olarak "İslâm sosyalizmi" ve "fıkıhla kanun arasındaki kadın"ı zikredebiliriz. "İslâm Sosyalizmi" adli konferansını yaklaşık olarak üç saatte vermiş, Islâmın sosyalizmle uzaktan yakından en ufak bir benzerliği olmadığını, İslâm sosyalizmi gibi isimlendirmelerin İslâmi bilmemek olduğunu çok net olarak ortaya koymuştu.

İkinci konferansı olan "Fıkıhla kanun arasındaki kadın" da birincisi gibi takriben üç saat sürmüştür. Bu iki konferans da daha sonra kitap haline getirilmiştir. Bu konferanslardan başka "İslâm medeniyeti" adlı dergisinde o günün problemlerini çözücü ve müslümanları fikri olarak yönlendirici birçok da makaleleri yayınlanmıştı. Üstad bu çalışmalarını, bu hastalık döneminde gerçekleştirerek mesuliyetini idrak etmenin örneğini sunuyordu.

Üstad'ın hastalığının sekiz sene gibi uzun bir müddet devam etmesine ve onu acılar içerisinde kıvrandırmasına rağmen hastalık dönemi onun en verimli dönemlerinden biri olmuştur.

"Hayat bana böyle öğretti" kitabinin bir kısmını 1962 de hastanede yazmıştı. Doktorlar okuma ve yazmadan uzak durmasının zaruretini söylemelerine rağmen, o kağıt ve kalemini doktorlardan gizler onların olmadığı zamanlar yazmaya başlardı. Üstad'ın bu eseri onun eserleri arasında, ilmi, tecrübi ve edebi yönden en değerlilerinden birisidir. Üstad bu kitabından başka "Sünnetin İslâm Fıkhındaki Konumu" ve "Faydalar Kolyesi" adında yazmış olduğu kitaplarını da yine bu hastalığı döneminde gerçekleştirmişti. Üstad bu hastalık döneminde çok sabretmişti. 3 Eylül 1964'te vefat etmiştir.

Üstad Mustafa Sibai'nin eserlerinden bazıları şunlardır:

Sibai'nin eserlerinde görülen en belirgin iki özellik dikkat çekmektedir. Birincisi günlük hayat içinde ihtiyaç olarak karşımıza çıkan konulara değinmiş olması ikincisi ise Oryantalistler ve oryantalistlerin etkisinde kalmış yerli yazarların görüşlerini çürütme olarak sıralayabiliriz. Neşrettiği eserlerini islam medeniyeti ve islam hukuku alanında yeni ufuklar açacak şekilde ele almıştır. Eserleri Türkçe, Farsça, Urduca, Malay, İngilizceye tercüme edilmiştir.

1-Orucun Hükümleri ve Hikmetleri

Oruç fıkhı ve hikmetlerini içeren bir eserdir. Oruç ilmihali olarak değerlendirilebilecek bir çalışmadır.

2-Sosyal Ahlakımız

1954-1955 yılları arasında Şam'da Suriye radyosunda yapmış olduğu konuşmaların kitaplaşmış şeklidir. Müslümanların sosyal ahlakının nasıl olması gerektiği üzerinde derinlemesine durmuştur.

3-Sünnetin İslâm Fıkhındaki Konumu

1950'de yazdığı doktora tezi olan çalışma daha sonraki süreçte müellifin kendisi tarafından ekler yapılmak sureti ile kitap olarak neşredilmiştir. Özellikle Oryantalistlerin sünnet ile ilgili iddialarını çürütmeye yönelik yapılan bir ilmi çalışmadır.

4-Peygamber Efendimizin Hayatı

Peygamber efendimizin hayatını bölümlere ayırarak ele alan bir çalışmadır. İbret ve öğütler başlığı altında konu sonlarında bölümler ile ilgili günümüzü ilgilendiren tespit ve analizlere vurgu yapmıştır. Siyerin özü ve günümüze yansıması diyebileceğimiz bir çalışmadır.

5-Fıkıh İle Kanun Arasındaki Kadın

Bir yönüyle bir fıkıh çalışması iken, diğer yönüyle İslam Hukukunun ve dolayısıyla İslam Medeniyetinin üstünlüğünü ortaya koymayı hedefleyen bir çalışma olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, yazarın ilmi kimliği yanında, bir aydın ve aksiyon adamı kimliği de taşımasından kaynaklanmaktadır. Müellif bu eserinde kadının farklı dönem ve medeniyetlerdeki konumunu İslam Medeniyetindeki konumuyla mukayese etmekte, İslam'ın kadına kazandırdıklarını ve kadınlarla ilgili olarak yapılması gereken kanuni düzenlemeleri ele almaktadır. Eserde kadının eğitim hakkı, çalışması, şahitliği, siyasi hakları, nikahın dini karakter taşıyıp taşımadığı, taaddüd-i zevcat ve boşanma gibi konular işlenmekte, bu konularla ilgili Batı medeniyetine ait örnekler verilerek mukayese imkanı sunulmaktadır.

6-Hayat Bana Böyle Öğretti

Hasta yatağında, ömrünün son demlerinde kendi birikim ve tecrübelerini kaleme aldığı bir çalışmadır. Aforizma ve güzel/hikmetli sözlerin ağırlıkta olduğu bir çalışmadır.

7-Tarihteki Büyüklerimiz

İnceleme ve araştırma türü bir çalışma olarak değerlendirilebilecek bir çalışmadır. Peygamberimiz, sahabeler ve bir kısım islam önderini ele aldığı bir eserdir.

8-Oryantalistler ve Oryantalistlerin yararları ve zararları

Oryantalizmin tarihi, amaçları ve vasıtaları ile ilgili bilgi veren bir çalışma. Bir konferans metninin daha sonra ekler yapılmak sureti ile kitaplaştırılmış şeklidir. Alanında yazılan nadir eserlerdendir. Türkçede iki farklı tercüme ve baskısı mevcuttur.

9-İslam Sosyalizmi

Sibai'nin en çok tartışılan eserlerden biridir. İslam sosyalizmi gibi bir yaftanın müellif için kullanılmasına sebep olan eseridir. Lakin eserde sosyalizm eleştirisi ve islama göre sosyal hayat konusu delilleri ile birlikte ele alınmıştır. İslam sosyalizmi yaftasının hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Sibai eserde islama göre fakirlik, eğitim hakkı, işçi hakkı gibi konuları işlemiştir. Bu ve benzeri konularda sosyalizmin öne sürdüğü bir kısım görüşleri eleştirirken bir kısım islam ile çelişmeyen kısımların ise aslında islamdan olduğunu beyan etmiştir. Eserinde yer alan bir kısım bilgilerin yanlış anlamalara sebebiyet verdiğini fark eden müellif vefatına yakın konu ile ilgili daha kapsamlı bir eser yazmaya niyet etmişse de hastalığı ve ölümü bu çalışmayı yapmasına mani olmuştur gibi bir rivayette vardır. Altmışlı yıllarda bu konuları ele alması yönü ile entelektüel yönünü ortaya koymuştur.

Müellifin itham edilmesi ve zan altında bırakılmasında kitabını neşreden yayıncıların yaklaşımı da etkili olmuştur. Türkçe tercümesi için yayınevinin tanıtım yazısı olarak yayınladığı metni buna örnek gösterebiliriz. İslam sosyalizmi kitap tanıtımı için Boyut yayınları şöyle bir not paylaşmıştır. "Sosyalizmi, bütün peygamberlerin ortak mesajlarından biri ve 'İslam akidesinin bir parçası' olarak gören Sibai, fikir ve siyaset mücadelesinin merkezine bu fikri koymuştur. Sibai'ye göre, Hz. Muhammed'in sünneti tarihin ilk ve en muhteşem sosyalizm denemesidir."

Sibai, eserinde aslında çok ağır ve derin bir sosyalizm eleştirisi yapar. İslamın sosyal adalet ve hayat yönünü Peygamberin hayatından ve sahabeden örnekler vermek sureti ile izaha çalışır. Kur'an'da yer alan adalet, özgürlük ve yardımlaşma ile ilgili ayetleri tek tek ele alarak gerçek sosyal adaletin islamda olduğunu vurgu yapar. Eseri yazdığı dönemde Araplar arasında sosyalizm ve milliyetçiliğin çok etkin olduğu göz önüne alınırsa mesele daha iyi anlaşılacaktır. Sosyalist yayılmaya karşı gerçek sosyal adaletin islamda olduğuna vurgu yapmak sureti ile gençleri islama davet etme çabası olarak da görülebilir bu çalışması.

İslam sosyalizmi kitabı yaklaşık üç saatlik bir konferansın metnidir. Esasında islam ve sosyalizm karşılaştırmasını ele alan bu konferans içeriği üzerindeki spekülasyonlar ve bir kısım eksikler nedeni ile eleştirilere maruz kalmıştır. Bu noktada Hamit İnayet'in eleştirisi şöyledir: "Aslında Sibai sosyalizm ile İslam arasında çok fazla teferruatlara girmeden üstünkörü bir benzerlik bulmaya çalışıyordu. Ona göre İslam sosyalizmi dört unsurdan oluşur: Bütün vatandaşlara doğal haklar, bu hakları teminat altına alan ve düzenleyen yasalar, karşılıklı sorumluluk yasaları ve son olarak da ilk üç hususun uygulanmasını garanti altına alacak müeyyideler. Elbette ki İslam ile sosyalizmin bu telifi gayretinde en önemli meselelerden biri belki de birincisi mülkiyet meselesidir. Sibai, İslam'da millîleştirmeyi (temim) İslam sosyalizminin hayatî bir yönü haline getiren birçok hüküm ve kurum bulunduğu düşüncesindedir. Delil olarak da Ebu Davud ve Ahmed İbn Hanbel'in rivayet ettiği şu hadisi gösterir: "Üç şey halkın müşterek mülkiyetindedir: Su, otlar ve ateş." Bir başka rivayette tuz da bulunmaktadır. Sibai, bu maddelerin Peygamber dönemindeki çöl hayatında temel ihtiyaçlar olduğunu ve bunların çoğaltılmasının mümkün olduğunu söyler. Dolayısıyla günümüz için su, su arzıyla ilgili bütün yapı ve vasıtaları; ateş, elektrik ve benzeri enerji kaynaklarını; ot ve tuz gibi şeyler de modern hayatın bütün vazgeçilmez ihtiyaçlarını içine alacak şekilde genişletilebilir. (Çağdaş İslami Siyasi Düşünce) Bu ve benzeri değerlendirmelere baktığımızda esas meselenin esere ve eserdeki görüşlere nerden bakıldığı ile alakalı olduğu görülmektedir. Meseleye islam ve sosyalizm kıyaslaması olarak bakanlar aslında Sibai'nin eserinde sosyalizmi eleştirip islamı ön plana çıkardığını, meseleye Sibai'nin islam sosyalizmi gibi bir doktrin ortaya koymaya çalışan biri olarak baktığında ise eleştiri oklarını en sert şekilde kendisine fırlatabileceğini görüyoruz.

Sibai, islam ile Batı arasındaki sosyal adalet ve işçi hakları ile ilgili şu kıyaslamayı yapar: "Batılı milletler tekafülü içtimaiye üzerine düşündüklerinde ve komünistler meseleyi kökünden çözmek istediklerinde bu, sınaî kalkınmanın basıncı, huzursuz işçi sınıfı ile kitlelerin yayılması sonucu gerçekleşti. Esasında Avrupa, tüm kıtayı mahveden 1929 ekonomik krizine dek işsizliğe karşı işçileri korumayı hiç düşünmezken, İslam, herkesi kucaklayan tekafülü içtimaiye sistemini on üç yüzyıl evvel âleme ilân ediyordu. İslam'ın doğduğu Arap coğrafyasında dini bu türden bir sistemi ilân etmeye zorlayan herhangi bir ekonomik etmen de mevcut değildi. İslam bu sistemi her türden sınıfı nefretten ya da zenginlerin servetini intikam gayesi ile kontrol altında tutma niyetinden ötürü kurmadı. Sistem, köklü bir insanî dürtünün ürünü değildi, o eksiksiz ve doğru bir sistemdi." Bu kıyas bile tek başına eser ve Sibai'nin konu ile ilgili bakış açısını göstermesi açısından yeterlidir.

TDV'nin Sosyalizm maddesinde Sibai ve ilgili kitap ile ilgili olarak şu bilgilere bakıldığında aslında eleştirel yaklaşımlarda bulunanların eseri tam tetkik etmedikleri veya tetkik ederken müellifin diğer alanlarda yazmış olduğu eserlere ve bağlı olduğu ekole (İhvanı Müslimin ekolü) bakmadıkları görülecektir. Şayet diğer eserlerine ve geldiği ekole bakılacak olsa müellifin islam sosyalizmi gibi bir fikre sahip olmadığı görülecektir. TDV ilgili madde: "Mustafa eSibai, fikir babalığını 1890'lı yıllarda Cemâleddîn-i Efgānî'nin yaptığı İslâm sosyalizmi düşüncesini geliştirerek bu konudaki görüşlerini bir kitapta topladı (İştirâkiyyetü'l-İslâm, Dımaşk 1959). Burada komünizm, sosyalizm ve kapitalizm gibi kavramları inceledi. Sosyal güvenlik ve adaleti vurgulayan bir görüş olarak düşündüğü sosyalizmin insani bir duygunun ürünü olduğunu ve bütün resullerin tebliğinde yeri bulunduğunu ileri sürdü. İslâm sosyalizmini İslâm akidesinin bir parçası olarak gören Sibai insan hak ve özgürlükleri, eşitlik, sosyal adalet gibi kavramlar üzerinde genişçe durur. Herkesin mülk edinme hakkını kabul etmekle birlikte mülkiyete kamu yararına sınır konulabileceğini, İslâm hukuku açısından bunun caiz olduğunu, hatta vakfın bir tür devletleştirme sayıldığını, komünizmin ise ruhu ve madde ötesini reddettiği için kabul edilebilir bir öğreti olmadığını ifade eder" Bu bilgilere bakıldığında Sibai'nin kominizim ile sosyalizmi birbirinden ayırdığını ve sosyalizme meylettiğini hatta savunduğunu düşünebilir okuyucu. Lakin vakıa öyle değildir. Sibai, sosyalizm içindeki bir kısım hakikat ve doğruların islama ait olduğu görüşündedir. Kitapta da bunu ispata yönelik bir çaba sergilemektedir. Muhammed İkbal'in Marks'ın Kapitali için söylediği içinde birçok hurafe sapkınlık olmak ile birlikte az da olsa hakikatleri barındıran bir teoridir sözü bu meseleye benzer bir meseledir.

Netice olarak Sibai bir sosyalist değildir. Sosyalizmi eleştiren bir fikir adamıdır. Sosyalizmdeki bir kısım görüşlerin islama uyduğunu ve islamda olduğunu ifade etmiştir. Kendisi Suriye İhvanı Müslimin hareketinin kurucusudur. Hasan el Benna ile hukuku olan biridir. Diğer eserlerine ve uygulamalarına bakıldığında gerçek fikriyatı daha iyi anlaşılacaktır.


Yazar: Ferhat ÖZBADEM - Yayın Tarihi: 09.01.2015 08:51 - Güncelleme Tarihi: 21.11.2021 05:12

,

2822

Ferhat ÖZBADEM Hakkında

Ferhat ÖZBADEM

1979 yılının bir Haziran günü Adıyaman’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Adıyaman’da bitirdi. Gül Eğitim Yardımlaşma Dayanışma İlmi Araştırmalar Ve İnsan Hakları Derneği kurucu üyesidir. Özgün İrade, Vuslat, AbıHayat ve Yolcu dergisinde şiir ve makaleleri yayınlanan yazar evli dört çocuk babasıdır.

haberdurus.com, zeynepder.org, dunyabizim.com, kitaphaber.com.tr web sitelerinde belli periyotlar ile yazı yazmaktadır.

Yayınlanmış eserleri:

Araştırma-Düşünce: Kur’an’ın Gölgesinde Hz. Muhammed, Cennetin Yolu, Kur’an’ı Nasıl Okumalı, 40 Esas 40 Düstur, Cennetin Anahtarı, Dünden Bugüne İslami Hareket, Edebiyat Gemisinde Düşünce Adamları.

Roman: Muaz, Brezilya, Beşir ve Gazali, Beşir ve Selahaddin Eyyubi, Beşir ve İbn Haldun, Beşir ve Osman Bey, Beşir ve Fatih Sultan Mehmet, Beşir ve Sultan Abdulhamid.

Biyografik Roman: Hasan el Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi, Aliya, Malkolm X, Muhammed Ali, Meryem Cemile, Mehmet Akif, Metin Yüksel, Said Halim Paşa, Necip Fazıl Kısakürek, Akif İnan, Ömer Muhtar, Zeynep Gazali.

Tavsiyeler: Hasan el Benna, Said Havva, Yusuf el Karadavi, Hasan en Nedvi, Seyyid Kutub, Mevdudi, Fethi Yeken, Malkolm X, Aliya, Mustafa Meşhur.

Şiir: Ebrulim. Deneme: Ortalama Bir Âşık Olmamı Bekleme Benden.

Ferhat ÖZBADEM ismine kayıtlı 202 yazı bulunmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin