Müstakil ve Müstakim Bir Duruş: Bülent Gündoğan ve Ay, Kara Tahta, Misafir Köşesi

Müstakil ve Müstakim Bir Duruş: Bülent Gündoğan ve Aynadaki Ses yazısını ve tüm Misafir Köşesi yazılarını Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabili

Müstakil ve Müstakim Bir Duruş: Bülent Gündoğan ve Aynadaki Ses

24.05.2013 11:49 - Misafir Köşesi
Müstakil ve Müstakim Bir Duruş:  Bülent Gündoğan ve Aynadaki Ses

Kitaphaber olarak, Muhsin İlyas Subaşı'yı bir yazısıyla misafir ediyoruz...

"Renkli fotokopi çeken bir adam
Çoğaltıyor elleriyle acının yerel yontusunu.
Elem briyantinli saçlarımızdan ne kadar belli?
Sonra yakışıksız bir yağ lekesi oluyor
Taranmış saçların altında yılışık beyinler.

Belli belirsiz bir akşam, sabaha henüz çok var
Ansızın yanıyor Kudüs, sönüyor lambalar
Çocukların gözleri idare lambasında
Ve fakat biz mumyalar...
İhtimal bu gece telli duvaklı düğün var.
Kurşun yiyerek büyüyecek çocuklar"

İlk olarak bu şiiriyle tanımıştım Bülent Gündoğan'ı. Sonra peş peşe hikâye kitapları geldi: "Kayıp Kelebekler Haritası"nda özgün bir hikâye dili vardı. Arkasından müstakil ve müstakim bir duruş geliştirdiği "Aynadaki Ses" geldi.

Hikâyelerini okuyunca modernliğin ezdiği toplumun dramını damla damla gözyaşı halinde görebiliyorsunuz. Kudüs'ün "Kurşun yiyerek büyüyen çocukları"nın dramını, Anadolu insanının duygularında da çağın acımasızlığıyla kurşunladığını görüyor ve yaşıyorsunuz. Okurken etkilenmemek, hayatınızın bir ucuyla o hikâyenin içinde kendinize yer aramamak mümkün eğil. Daha ilk hikâyesinde ama bir boyacının hayata bakışını yansıtan şu ifadeler kayda değerdir:
"Siz, aklınızı yoran pırıltıları benden daha iyi görüyorsunuz. 'Koca dünya' dediğiniz, dar bir koridor. Sağımız da ayna, solumuz da ayna. Yer de ayna gök de ayna. Biz yaratılıştan ışığa tutkunuz. Kaynağı belirsiz bir ışık düşüyor önümüze. Işığı tutmak istiyoruz. Bir o aynaya uz anıyoruz, bir bu aynaya, Gökkuşağının altında geçerek birden büyümek isteyen çocuğun şımarıklığı var içimizde. Varlığına bizi inandıran o ışığı hiç tutamıyoruz. Önümüzü aydınlatacak zannettiğimiz, aynaya aksi düşen sahte bir pırıltı sadece." Yazar burada maddi hayatın aynasından bakan adamın insanlığın yanılgısına tutsaklığını anlattıktan sonra, yine onun örseleyici darbeleriyle gerçek ışığın ne olması gerektiğini ve o ışığa kavuşabilmek için en hayatı fedakârlığı nerede yapmamız gerektiğini söyletiyor:
"Ve anlıyoruz. Bize, uçsuz bucaksız bir genişlikte gösterilen şey kıldan ince kılıçtan keskin bir köprü... Ve biz üzerindeyiz. Gözlerimiz kamaşıyor. Belki de geçebilmek için gözlerimizi kapatmalıyız."

Yazar bununla neyi söylemek istediğini kahramanının dilinden hikâyenin ilerleyen kısmında tefsir ediyor:
"Gücüme giden körlük değil. Sözde görebilenlerin beni görmezlikten gelmesi. Sanki üzerine basılmaması gereken..."
"Ben böyle mutluyum hiç olmazsa ışığı görünce gözlerim kamaşmıyor. Yaradan bizi birbirimizle imtihan ediyor. Yazık ki kalabalık bunun farkında değil."

Görmeyen bir insanın, onu hüzünden isyana ve hatta inkâra kadar götüren tepki dilinden uzaklaştırıp tevekkülün engin teslimiyetinde rızaya götürme duyarlılığı bu olsa gerek. Dünya hayatına karşı, daha onurlu bir gelecek için şuurlu bir tercih hali. Reelin ideali ezmediği farklı yaklaşım biçimi.

Yazar, toplumsal çözülmenin ıstırap verici halini bu hikâyenin satırları arasında bir uyarı fişeği gibi üzerimize fırlatırken, şehirleşmenin handikabına da dikkatimizi çekmeden edemiyor:
"Şehirler onca gürültü ve kalabalığına rağmen kimsesiz. Eski şehirler anne şefkatiyle bağrına bastığı insanlara erdem katardı. İnsanlar da doğdukları şehirlerle anılmaktan haz duyardı. Oysa şimdi şehirler insanı sarsıklaştırıyor. Üvey anne samimiyetiyle bile sahiplenmiyor!"

Bülent Gündoğan hikâyesini şehir yorumuyla tamamlarken sözü yine kahramanına bırakıyor:
"İçinde barındırdığı insanlar gibi şehirler de kalp hastası. Bu şehrin de canı acıyor. Bir kabarede konuşmadan koklaşan, birbirinden rol çalan yığınlar bu şehrin canını yakıyor. Hayata bir illüzyon gözlüğüyle bakıyorlar. Bazen iyi ki körüm diyorum. Kör olmak o kadar renkli ki! Her şeyi istediğim renkte görebiliyorum."

Hikâyeciliğimizin bugüne kadar getirdiği ana çizgi, iki tür hikâye tarzını ortaya koydu: Birisi halkın irfanına dayanan, diğeri Batı normlarıyla beslenen tarzdır. İçi boşaltılmış bir modernleşmenin handikaplarını Batı tipi hikâyelerde çok gördük. Bizim değerlerimizin korunarak hikâyeye aktarılması örneğinin belki ilk öncülerinden Ömer Seyfettin'dir. Ancak daha sonra bu alanda önemli eserler ortaya çıktı. Nurettin Topçu'nun, "Taşralı"sı bu alanda, belirleyici bir çalışmadır. Psikoloji ile sosyolojinin detayları arasında insan unsurunun gel-gitlerini bu hikâyelerde görmek mümkündür. Bülent Gündoğan, bu tarz hikâyeye yaklaşan bir yazar olarak karşımıza çıkıyor. Bunda da hayli başarılı. "Aynadaki Ses"de gördüğüm hikâyelerin önemli bir kısmı, hikemî tarafı ağır bassa da hayatın gerçeğiyle öylesine örtüşüyor ki, olay örgüsü ile yazarın getirdiği yorum sizi sanki bir deneme, bir makale okur gibi sarıyor. Buna en güzel örneği Cemil Baba'nın ağzından naklettiği bu ifadeler gösteriyor bize:

"Varılan kapı helali, haramı bilmeli."
"Zamane adamını cehenneme iki şey götürecek: Birisi sözü, öbürü yemeğe ihtiyat göstermemesi."
"Beni benden alıp kendisine bağlayandan başkasına bağlanmam. Öyle âşık ol ki. Âşıklar sana âşık olsun."
"Şekerliğimizde Zehir Var"
da anlatılan bana göre yalnızca Cemil Baba değil, onun şahsında, onun davranışlarının ve sözlerinin arasına serpiştirilmiş bizim tasavvuf kültürümüzün bizleri besleyen ana malzemesidir.

Bu hikâyeleri okurken yukarıda sözünü ettiğim irfanî kültürün ağır bastığını söylemiştim. Söze bakın: "Her kundak bir ilk düşü, her tabut bir son gülüşü taşır içinde." Hayat bu düşle gülüş arasında küçük bir macera değil mi? İnsanoğlu, ölmeyecekmiş gibi aşırı ve hatta azgın bir hırsla dünyaya sarılır. Yazar, böyle bir sözü naklederken zaten 'kitaplık' tabirini kullanır. Gerçekten öyle: işte 'hikemî' dediğimiz hadise bu.

Ben, bu hikâyeler yumağının arasında, 'Kibar Öğretmen'in macerasını bir vicdan yarası olarak, bu hikmet pınarının suyu gibi gördüm. Kundağın ilk düşü çocuklar, hayata tutunabilmek için okula başlarlar. Bu toprakların fedakâr ve cesur çocuğu öğretmenimiz ısrarlıdır, zorluklara karşı koyar ve tutunur köyde. Sıraya koyduğu ve karşısına geçip ders anlattığı kır çiçekleri, bizim duygularımızda örseleyen cehaletimizin birer balyozudur aslında. Yazar'ın Çocuklar ve çiçekleri "Aynı Bahçenin Çiçekleri" adıyla verişi, sanki yukarıya aldığım o şiirin bizim topraklarımızdaki bir uzantısının tablolaşmış hali gibidir.

Savaşın çocukları ile cehaletin çocukları farklı kundaklarda belenmiş olsalar da aynı kaderi paylaşmıyorlar mı? Onları ortak kadere sürükleyen hayatın çileli yumağı ise annelerinin yüreğinde pelte peltedir. Bülent Gündoğan hikâyelerinde 'anne' imajına sıkça ve önemini ön plana çıkararak yer verir. Evet, yazar özlenmiş değerlerimizi naif bir dille özetlemiş Aynadaki Ses'de.

Bülent Gündoğan hikâyesi kendi köklerinden beslenen müstakil ve müstakim bir duruş olması cihetiyle okunması, okutulması ve sadece gençlere değil her yaştan okuyucuya ısrarla tavsiye edilmesi gerekir kanaatindeyim. Belli ki Bülent Gündoğan'ın bu mümbit topraklardan beslenmiş anlatacağı çok hikâyesi var.

Aynadaki Ses
Bülent Gündoğan
Zambak Yayınları


Yazar: Misafir Köşesi - Yayın Tarihi: 24.05.2013 11:49 - Güncelleme Tarihi: 19.11.2021 14:32

,

2390

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

Kitaphaber ailesine misafir olmuş konuk yazarların yazılarını bu profilde bulabilirsiniz.

Misafir Köşesi ismine kayıtlı 173 yazı bulunmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin