Nazlı Eray ile Nar Ağacı Gölgesinde

Nazlı Eray ile Nar Ağacı Gölgesinde

Nazlı Eray ile Nar Ağacı Gölgesinde

27.11.2013 - Mehtap Altan
Nazlı Eray ile Nar Ağacı Gölgesinde

Nazlı Eray Türkiye’de “Büyülü Gerçekçilik” akımının öncüsü. Öykülerinde nar lekesinin asaletine eş izler bırakan, fantastik anlatımın gölgesine dişil yansımalar nakşeden bir yağmur aslında o. Hayal ile gerçeği, değişik zaman aralıklarında birbirleri ile buluşturuyor yazar. Ve kendine has mistik bir dilin penceresini açıyor okuyucuya. Eray öykülerini okurken okuyucunun dimağında özgün bir eğlencenin yer yer hüznün dalları ile raksedişine şahitlik ediyoruz. Türk Edebiyatı’nın unutulmaya yüz tutmuş bir türünün sadık anlatıcısı ile  “Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum Seni”  üzerine söyleştik.

Sayın Nazlı Eray, söyleşmek; insanın kırık penceresinden içeri sızan güneş şefkatidir çoğu zaman. Bu şefkate ortaklık edecek olan sizi, kendi kurduğunuz cümleler ile tanımak isteriz?

On altı yaşında bir ortaokul öğrencisi iken, ilk öyküm Mösyö Hristo’yu yazdım.1960’lı yılların ortalarında, daha uçan adamlar, dijital bir dünya, elektronik bir alem, hiçbir şey yokken ortada, İstanbul yalın ve tenha iken, Şişhane Yokuşu’ndaki Saadet Apartmanı’nın kapıcısı Mösyö Hristo, bir sabah kuş olup Kuledibi’ne doğru uçar ve on iki saat boyunca Pera’nın üstünde dolaşarak hayatının muhasebesini yapar. Özgürdür, bir an geri dönmemeyi bile düşünür. Kapıcı dairesinde karısı endişe içinde bekler onu. Mösyö Hristo hava kararırken kaldırımın kenarına konar ve eski şekliyle evine döner. Bu öykü birden ortalığı birbirine kattı. Gittiğim okulda büyük bir şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Hayranlarım ve okurlarım oluştu. Böyle başladı yazı hayatım. Otuz sekiz kitabım var. Mösyö Hristo bütün dünya dillerine çevrildi. Dört yıl önce çocuklar ve gençler için yazmaya başladım. Onlar benim içimdeki çocuğu hemen yakaladılar. Her yaştan okur kitlem var. Türkiye’de “Büyülü Gerçekçilik” akımının öncüsüyüm.

“Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum Seni” adlı kitabınızda; bazen Atgeç Meyhanesinde, bazen Kel Maleç’in uzun ağaçların ardından yükselen sesinin Mümtaz refakatinde bazen de Sabahattin Enişte’nin gümüş bir çerçevenin içinden gelen soluğunda zenginleşiyor iç sesiniz. En çok da bozkırın ayazına gönüllü kurban verdiğiniz yüreğinizden akıyor düşsel renklere boyadığınız rüya/gerçek arası mırıldanmalar. Sahi, di’li geçmişlerimizi şimdiki zamana mayalamak geçmişin üvey suskunluğuna bir manifesto mudur?

Geçmiş ve şimdiki zaman… İkisini de büyüleyici buluyorum. Benim bir kanadım geçmiştedir. Onu zaman zaman rüyalarımda, anılarımda yakalarım ve bazen yazarken yeniden yaşadığım olur. Geçmiş benim yelpazem. Onu salladıkça pek tabii dünyam büyür, genişler, uzar, sonsuz ve uçsuz bucaksız olur. Bu yaşamda geçmişle geleceğin bir yerde birbirine karıştığını hissediyorum bazen. Geçmiş benim hayatım, insanlarım, şehirlerim ve bu dünya yüzündeki izdüşümüm. Zengin ve yoğun. Yaşarken farkına varılmamış bir hayat dilimi. Yelpazeyi salladıkça canlanıyor yeniden. Şimdiki zaman ise harikulade bir şey. Yaşamak, hissetmek, görmek, duymak! Hepsi içinde. Hayat denen bilinmez… Bir mucize! Cebimdeki telefon bir mucize. Kalbimin atması bir mucize, havanın kararması bir mucize. İlkbahar, karlı bir gün. Hepsi öyle…

Son kitabınızı “Yaşamımdan Anılar” başlığı altında çıkarsanız da paylaştığınız her bir anı sanki bir romanın çatısını örmüş. Birbirleriyle en kopuk olduğunu düşündüğünüz anda birden bir cümleniz ile bir anı diğer anının elinden tutuyor gökyüzünde halay çeken kuşlar gibi.  Anı okumak için kitabın sayfalarını arşınlayan okuyucu kendini bir romanın kollarında buluyor sanki. Neden böyle bir durum desem?

Kitabın bir roman gibi olduğunun yazarken farkına vardım. Hiç dokunmadım. Kendi örgüsünü ördü bu kitap. Böyle, roman gibi olması daha hoşuma gitti. Belki de bu benim hayatı görüşüm.

“Hurma tespihinin çıkardığı huzurlu şıkırtı” (syf:59) “Bağıran, ölüm döşeğindeki sapsarı yüzlü, dişleri dökülmüş ve hayata son bir bakış atan bir yosmanın ağzı gibi ürkütücü, cezaevine giriş kapısı” (syf:56) “ Kentin karanlık, ürkütücü ve erkek yüzü …” (syf: 206) “Geçmiş; çürük dişin dibine yapılan bir anestezi iğnesi gibi uyuşturup yarı uyanık bırakıyordu beni” (syf:71) Son kitabınızı okurken bazı cümlelerinizde esrarengiz bir şiirsellik gördüm. Öykü yazarı olarak şiiri hiç denediniz mi? Şiir tanımını Nazlı Eray nasıl yapar?

Şiiri belki lisede denemişimdir. Bir iki şiir. Ama hep düz yazı yazdım. Satırlarımın arasında şiir olduğu söylenir hep.

Attila İlhan bana, “Sen şairsin evlât, farkında değilsin.” demişti.

Şiiri şöyle tanımlayabilirim; bir ruh fırtınası, yürekte esen bir rüzgâr; iç dünyanın karanlık koridorlarında bir koşmaca, kimi zaman aşkın kalemden akışı… Kırmızı bir mürekkep gibi. Unutulmaya mahkûm. Yılların güneşinde solmuş. Sahibi ölmüş, duygusu kalmış. Elinle tutsan dağılır, ilkbaharda bir kelebek gibi…

Hatırlamak unutmanın koynuna gönüllü giren kekeme kanamalardır! Sayın Nazlı Eray, anılarını kundak yapan ve beşiğini kendi sallayan bir bebeğin ironik hüznü var öykülerinizde. Size hatırlamak nedir desem?

Hatırlamak her zaman hüzünlüdür. Geçmiş gitmiş, yok olmuş şeyler hatırlarız çünkü. Eski bir fotoğrafın verdiği hüzün bundandır. Artık o fotoğraftaki insanlar bir surete dönüşmüştür. Ama yürekte yaşar. Seninle bütün şehri dolaşabilir, başka bir ülkeye gidebilir. Bir madalyonun içindeki sevgili resmi gibi. Sanki bir parçan olur, ama artık o geçmişe aittir. Eski, uzak bir ülkenin sınırları içindedir sanki. Onun için hüzün verir geçmiş. Çocukluğunda içtiğin gazozu düşün. Artık genç değilsen biraz hüzünlenirsin. Gençsen de hatırlamazsın bile! Hüzün ve geçmiş… Böyle bir şey işte.

“Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum Seni” adlı son kitabınızda geçen bazı cümleleriniz ayakuçlarına basarak yürüyen bir kadının geceyi uyandıran mistik kıvranışı gibi. Bize öykülerinizdeki kadın kimliğinden bahseder misiniz?

Bu kitabımda pek çok kadın yer alıyor. Halam, annem Şermin, yirmi yaşlarımdayken ben, babaannem Cevriye Hanım, anneannem ve dansöz Süreyya. Hepsi bambaşka dünyaların kadınları. Hepsi çok değişik yerlerden gelmiş ve şu an bir potada birleşmişler. O da benim belleğim. Hepsi güçlü kadınlar, annem çok güzel ve naif. “Aşk Artık Burada Oturmuyor” adlı kitabımdaki kadını da severim ben. Aşk acısını bambaşka bir şeye döndürebilmiş bir kadın. Yazdıklarımda kadın ve erkek eşit bence. Son kitapta biraz ağır bastı kadınlar. Ama Fevzi ile Metin’i yabana atma. Yıllardır düşündüm onları. Acaba hangisi haklıydı? Hangisi gerçekten sevdi beni? Kaderin çarkını savuran hangisiydi? Fevzi mi, Metin mi?

Sürreal tatlar var anlatımlarınızda. Fantastik bir yolculuğun yoluna gerçeğin saçlarını tarayan bir gölge gibi çıkıyorsunuz. Okuyucunun dimağındaki minareye hep kanatları merhamete banmış kuşlar değiyor. Ruhunuz ve yüreğinizi edebiyatın kutsal kuyusunda buluşturan neydi?

Ne güzel bir soru bu? Benim ruhum hep edebiyatın kutsal kuyusunda. Çocukluğumdan bu yana böyle bu. Ben yaşadıklarımla var oluyorum. Yazdıklarımla mutlu oluyorum. Yaşadığımı yazdığım süreç içinde hissediyorum. Daha doğrusu, var olduğumu daha yoğun hissediyorum yazarken. Orphée adlı romanımı yazarken de bu duygu çok yoğundu; “Aşık Papağan Barı”nda ve “İmparator Çay Bahçesi”nde de…

Aşk, gönlün darağacında bekleyen cellada portakal çiçeği kokusuyla akmaktır bazen!.. Aşk yürek ister. Biz klasik yöntemleri bilmeyen ama çömez yanının ona verdiği muhteşemlikte aşkı aklı ile yüreği arasındaki o bakir gökyüzünde büyüten kadını tanıdık yazdıklarınızda. Aşkı ne besler ve ne bitirir?

Aşkı umut besler, ten besler, beklenti besler; aşkı kıskançlık bitirir, süreklilik ve zaman bitirir. Gençlik aşkı meltem gibi yaşlının aşkı tifo gibidir.

“Geçmişi anlatan bir kitap gibiydi halam” demişsiniz. (ki halanızı kısa bir süre önce kaybettiniz. Ruhu şad olsun) Geçmişin geçmeyen sesini her öykünüzde güçlü bir kadın portresi ile çiziyorsunuz. Halanız ile geçmişiniz arasındaki o köprünün hırpalanmış ayakları Ankara ayazının o kutsal şefkati ile ayakta duruyor sanki! Bozkırın edebî hayatınıza emanet ettiği felsefe neydi desem?

Bozkır, yani Ankara, bilhassa eski yıllarda; ona ilk geldiğim zaman, boşlukları, yeni oluşan sokakları, apartmanları, ufuk çizgisi ve sonsuza doğru akan gecesiyle ruhuma bir dirilik ve dinginlik kattı. İstanbul’u yazmaya Ankara’yı anlatarak başladım. Birçok romanımda Ankara fon oldu. Bozkır gecesi ve soğuğu belki de fantastik dünyama yalın bir kimlik kazandırdı.

Her şeye uzaktaydım, kendi kendime yakınlaşma fırsatını bulmuştum.  Bir de taze şehri benimsemiştim. O zamanlar şehir benimdi, anılarımı teker teker pencerelere ve köşe başlarına nakşettim.

Çilekli Palaçinka kokusunda anneannesinin kokusunu bulan kadın! Babaannesinin aynalı dolaplı odasında sonsuz huzuru soluyan kadın! Ve ömrünün her basamağını olumlu olumsuz hatırlayan ve hatırlatan iken  “Ben on sekiz yaşımı ne yaptım? Bulamıyorum ki onu.”(syf:167) diyerek düşündüren kadın… Sahi! On sekiz yaşınız nerede?

On sekiz yaşımda mutsuzdum. Acı veren, beni üzen bir aşk yaşadım. Bütün hayatımı değiştirdim. Deli gibi sevdiğim İstanbul’dan kaçtım. Sonsuza değin yazmamaya karar vermiştim. Az hatırlıyorum on sekiz yaşımı. Bölük pörçük. Şimdi çok romantik geliyor bunlar… Ama hayatımda radikal değişiklikler yapmışım. Bilinmeyen bir geleceğin içine büyük bir cesaretle atlamışım. Var aslında on sekiz yaşım. Yıllar sonra buldum onu. Üzgün, kırık ama güçlü… Hayatımı değiştirdiğim yaş.

Valery'nin ''Bir şiir asla bitirilemez, öylece bırakılır…'' sözünü anımsadım. Sayın Eray, öylece bıraktığınız öyküleriniz var mı? Bize bir öykünün bitip bitmediğini kim söyler?

 Bir öykünün, bir romanın bittiğini hemen anlarım. Kalbim, ruhum yavaşça susmuştur. Bir daha konuşmaz. Kalın bir kadife perde kapanmıştır sanki. İşte öykünün bittiğini o zaman anlarım. Öylece bırakırım. Öyküyü de romanı da. Yarım bırakmak değil bu, bitirmek. Ama hayat gibi… Başını ve sonunu bilmediğimiz yaşamımız gibi…

Sayın Nazlı Eray, rüyaların, gerçeğin ve anıların kıyılarında bir nar ağacı molasıydı sanki sohbetimiz. Teşekkür ediyorum…

Sevgili Mehtap Altan, bu güzel söyleşi için size teşekkür ediyorum. Nar ağacı benim en sevdiğim ağaçlardan biri. Gölgesinde aylarca oturabilirim. Yeni bir kitaba başlayabilirim. Bir kitabın içimde doğuşunu bir narın çatlaması olarak anlatırım hep. Ne tesadüf!

 Not: Bu söyleşi Temrin Düşünce ve Edebiyat Dergisinin Kasım/Aralık 62.sayısında yayınlanmıştır…

Mehtap Altan - 27.11.2013

,

3094

Mehtap Altan Hakkında

Mehtap Altan

1973'de Kayseri'de doğdu. Anadolu Üniversitesi AÖF Halkla İlişkiler Bölümü mezunu. Hâlen İzmir'de yaşamaktadır.

Şiir, deneme, öykü, kitap tanıtım yazıları ve edebî söyleşileri Dil ve Edebiyat, Yedi İklim, Temrin, Acemi, Dîvanyolu, Berceste, Berfin Bahar, Hayal Bilgisi, Şehir ve Kültür, Sincan İstasyonu ve Ihlamur'da yayımlandı. 2014 yılında Yağmur Dergisi Ulusal 6. Hikâye Yarışmasında "Kuyudan Kumbara" adlı öyküsü üçüncülük ödülü almıştır.

Yayımlanmış kitapları:

  • Beyaz Ağıt, şiir, 1995
  • Çivi, şiir, 2014
  • İmgenar Sokağı, öykü, 2015
Yorumlar
  • Alpdoğan Akyüz 2013.11.27 10:13

    Nar ağacı molasında içilen edebiyat şerbeti gibiydi bu söyleşi. Yine büyük işlere imza atmaya devam ediyor Mehtap Altan... Harika yazarımız Nazlı Eray Hanımefendiyi ve bu söyleşiyi gerçekleştiren Çok değerli Mehtap Altan Hanımefendiyi yürekten kutlarım...

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin