Necip Tosun İle Kitapların Hikâyesi

Necip Tosun İle Kitapların Hikâyesi

Necip Tosun İle Kitapların Hikâyesi

04.05.2015 - Bilal Can
Necip Tosun İle Kitapların Hikâyesi

İlk kitabınızın yazılış öyküsünü bize anlatır mısınız?

Yazı hayatına öyküyle başladım ve hep öykü yazmayı kurguladım. Ama bunun ilk dönemlerde bilinçli bir tercihten çok bulunduğum arkadaş ortamıyla ilgili olduğunu sanıyorum. Ankara’daki üniversite yıllarım edebiyat hayatımın dönüm noktasıydı. Çok hareketli bir edebiyat ortamının içerisinde bulmuştum kendimi. Cemal Şakar sınıf arkadaşımdı. Rahmi Kaya, Ömer Lekesiz, Ramazan Dikmen, Yusuf Ziya Cömert, Üzeyir Sali, Hüseyin Bektaş’la neredeyse her günümüz birlikte geçiyordu.

Etrafımdaki herkes öykücüydü. Yani öyküyle yatıp kalkıyorduk. Bu ortamda başka hiçbir türü denemedim. Düşünmedim bile. Kendimi öykünün içinde buldum. Ahmet Kekeç o dönemde benim öykü anlayışıma yakın (bilinç akışı) öyküler yazıyordu. Ahmet’le yazışıyorduk. 1983’te ilk öyküm Aylık Dergi’de yayınlandı. Aylık Dergi’yi iyi bir öykücü olan Yaşar Kaplan çıkarıyordu ama zamanla edebiyattan uzaklaştı. Daha sonra Mavera, Kayıtlar, Dergâh, Hece, Heceöykü’de bu serüvenim devam etti.

1997’de Hece Dergisi’nin yayın hayatına başlamasıyla birlikte düzenli olarak bu dergide öykülerimi değerlendirdim. İlk öykümün yayınlanış tarihiyle (1983) ilk kitabımın (Küller ve Uçurumlar) yayınlanış tarihi arasında (1998) on beş yıl var. Bu sürecin uzun tutulması bilinçli bir tercihti. Çünkü ilk kitapların çok önemli olduğunu düşünüyordum. Bu süreç içerisinde kendimi test imkânım oldu. Öyküler yayınlandıkça çevresel tepkileri gözledim. Bu nedenle ilk öykülerimi acemiliklerimi atma, kendi dilimi bulma çabalarım olarak görüyorum. Her şeyiyle sahiplendiğim, acemiliklerimi üzerimden attığımı düşündüğüm öykülerimi yayınlamaya başladığımda ise ilk kitabımın dosyasını hazırladım. İlk öykülerimin büyük çoğunluğu bu devrede elendiler ve kitaba giremediler.

İlk eserinizi ne zaman yazdınız? Neler hissettiniz?

Bu sorunuza günlüğe yazdıklarımla cevap vermek isterim.

10.03.1983

İlk yazım, ilk öyküm; ismini, yazdıklarımı, duygularımı basılı bir hâlde ilk görüşüm. Aylık Dergi Mart 1983 Sayı 52’de “Yangın” adlı öyküm yayınlandı. Tuhaf bir duygu. Dergiyi karıştırıyorum, isimlere bakıyorum ama yazdıklarımı baştan sona okuyamam: “Oysa kafası ellerinin arasında bir müddet daha öylece kalacak, denizin dalgası çıplak bedenine vurdukça vuracak ve sevdikçe sevecekti bedenini: değil mi ki o cırtlak kahkaha hazır ola geçirmişti onu.” Ahmet Kekeç, Selim Erdoğan, Ali Sali, Cemal Şakar, Necip Tosun… Ahmet Kekeç’te var, Cemal Şakar da… İnsan yazarların arasında kendi adını görünce artık yazar olduğuna/olabileceğine inanabiliyor. Dergi hep yanımda. İnşallah iyi bir başlangıç olur. Mavi yazılı kapağına bakıyor, rastgele açıyorum, tekrar kapatıyorum. Bir kapak içinde duygularımın, emeğimin dizili olduğuna inanmak istiyorum.

Bu öykü buraya, günlüğe arka arkaya yazdığım öykülerden bir tanesi. Neredeyse hiç değiştirmeden yayınlandı.

Yazmasaydınız delirir miydiniz? Yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Delirmezdim elbette ama öykü yazarak kendimi iyi hissettiğimi söyleyebilirim. Çünkü öykü yazma anım, çok sıkıldığım, hayatın, gündelik olumsuzlukların beni bunalttığı anlar. Bu anlamda öykü benim için, yolunda gitmeyen şeylere, yaşanan olumsuzluklara atabileceğim en güzel çığlık, başvuracağım en önemli başkaldırı biçimi. İşte öykünün benim için böyle bir “tutamak” fonksiyonu var. Öykü yazarak bu olumsuzlukları önleyebileceğimi elbette düşünmüyorum. Ama ne yazık ki bundan daha etkili bir başkaldırı biçimim, yeteneğim de yok.

İçtenlikle söyleyeyim ki öykü yazmak benim için bir arayış, bir sığınma ama daha çok bir paylaşma demek. Bir şeylerin eksikliğini, özlemini, acısını, mutluluğunu duyan insanlarla birkaç sayfada aynı havayı koklamak, aynı esintileri hissetmek, aynı tıkırtıları duymak arzusu. Bunları duyan, hisseden insanların varlığını tutanaklara geçmek istiyorum. Bu nedenle benim için öykünün doğduğu ân, bir annenin minicik ölü yavrusuna baktığı ândır. Yani ben de öykünün doğduğu ân, içimde bir şeylerin kırıldığı, koptuğu ândır. Bu anlamda öykü benim için yolunda gitmeyen şeylere, yaşanan olumsuzluklara, acılara atabileceğim en güzel çığlık, başvuracağım en önemli başkaldırı biçimidir. Ya da benim için öykü, bir camiye dalıp giden nur yüzlü bir ihtiyarın mutmain kalbidir. Yani bende öykünün doğduğu ân, içimde bir şeylerin yeşerdiği, filizlendiği, içimin içime sığmadığı coşku dolu ândır. Bu anlamda öykü benim için mutmain kalplere ulaşabilme arzusudur. Ve o hem derin düş kırıklığının, hem de huzurun beslediği coşkudur. Öykünün doğduğu ân işte bu coşkuyu yakaladığım ândır. Çünkü öykü benim için aynadır, coşkudur, özlemdir, hüzündür, yüzleşmedir, resimdir, yolculuktur...

Size göre okumak yazmanın neresindedir? Okumadan yazmak mümkün mü?

Kendi tecrübemden bakarsam, okuma serüvenimin, yazma serüvenimin bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle çoğunlukla düzensiz bir okuma yerine, yazacaklarıma katkısı olacak, onları zenginleştirecek bir okuma süreci izledim. Ama bendeki kalıcı kitaplar hem sevdiğim hem de yazma bilinci anlamında bir şeyler öğrendiklerim oldu. Bu bağlamda Virginia Woolf’un Dalgalar’ı, Katherine Mansfield’ın Ölü Albay’ın Kızları, Michel Butor’un Değişme’si, Wolfgang Borchert’nin Bu Salı’sı, Elsa Triolet’nin Gün Doğarken Bülbül Susar’ı, Rainer Maria Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları, Ingeborg Bachmann‘ın Malina’sı, Truman Capote’nin Gece Ağacı benim her zaman yol göstericim, dönüp dönüp okuduğum, etkilendiğim el kitaplarım olmuştur. Bu kitaplarda çarpıcı bir insanî zenginlik, varoluşsal bir hesaplaşma, nesnelerin ruhuna nüfuz ediş vardı. Öte yandan şiirsellik/ritim, dil tutumu, bakış açısı farklılığı dikkat çekiciydi. Kitaplardaki yoğunluk ve zengin imgelerle oluşturulmuş göstermenin şiiriyetinden büyülenmemek elde değildi. Dediğim gibi, okumalarım her zaman öykü yazma serüvenimin bir parçaydı.

Okumadan yazmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Böyle bir şey mümkün olsa bile istisnaidir ve sürdürülebilir bir şey değildir.

Bilal Can - 04.05.2015

,

3123

Bilal Can Hakkında

Bilal Can

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji lisansını tamamladıktan sonra yüksek lisansını da aynı üniversitede "Mustafa Kutlu Öykücülüğünce Mekân: Bir Edebiyat Sosyolojisi" teziyle tamamladı. Sosyolojik çalışmaları mekân, kent, şehir ve edebiyat sosyolojisi üzerine yoğunlaşmıştır. Şiirleri, denemeleri, kitap değerlendirmeleri ve eleştirileri bir çok dergide yer aldı. Kitaphaber.com.tr sitesinin kurucuları arasında yer alıyor ve 2012 yılından beri Kitaphaber.com.tr nin editörlüğünü, 2015'ten itibaren genel yayın yönetmenliğini yapıyor.  Yayınlanmış 2 kitabı vardır. 

twitter: @bilalcan1

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin