NEDEN SHAKESPEARE KADIN DEĞİLDİ?

NEDEN SHAKESPEARE KADIN DEĞİLDİ?

NEDEN SHAKESPEARE KADIN DEĞİLDİ?

29.01.2021 - Selva Çomak
NEDEN SHAKESPEARE KADIN DEĞİLDİ?

20. yüzyılın en önemli yazarlarından biri olarak bilinen Virginia Woolf, varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Toplumsal hayatta kadınların sürekli ikinci planda olduğu bu dönemde Virginia’nın kendini geliştirmesini sağlayan en önemli kişi babası olmuştur. Erken yaşta annesini kaybeden Virginia, babasını da 13 yaşında kaybetmesi üzerine ciddi bir bunalıma girmiş ve intihar girişiminde bulunmuştur. Ne var ki bu girişim ilk ve son olmamıştır. 1882’de dünyaya gelen Virginia, 1941’de evlerinin arkasında bulunan nehre ceplerine taş doldurup atlayarak yaşamına son vermiştir. Hayatı boyunca bir takım psikolojik sıkıntılar ile sürekli mücadele eden yazarımız, toplam 15 eser vermiştir. Hayranlarının en çok okuduğu kitapları şunlardır: Dalgalar, Deniz Feneri, Mrs Dalloway, Orlando

İngiltere’de kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinden bir yıl sonra yayımlanan eser, ortaya attığı düşüncelerle günümüze ışık tutmayı başarmış. Virginia Woolf'un dobra söylemleri ile sohbet halinde geçen eserde, bir kadının erkek egemen toplumda kendini özgürce ifade edememesinin sancılarını görüyoruz. Virginia Woolf kadınların devlet dairelerine, kütüphanelere rahatça giremediği, hatta kiliseye dahi özel izin ile girebildiği bir çağdan sesleniyor bizlere. Varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmesi de Woolf’u o dönemde kadın olmanın getirdiği dezavantajların önüne geçirememiş. Erkek egemenliğini iliklerine kadar hissetmiş ve sesini duyurmak için çırpınan Woolf, kadınlara sorulan şu soruya yanıt veriyor kitabında: “Neden Shakespeare kadın değildi? “

Kimliğimizin bir parçası olan cinsiyet, dünyaya geldiğimiz andan itibaren bizimledir. Cinsiyete yönelik pek çok açıklama getirilmeye çalışıldı, İnsanlar bu ayrıma ve bu ayrımın getirdiklerine dair çeşitli sorgulamalarda bulundular. Bir sonuca varılmamış olmasından ziyade bu tartışmalar günümüzde de hala devam etmektedir. Geçmişte belki de yaşama, gündelik hayata katılabilme özgürlüğü olarak başlayan bu mücadele bugünlerde hak arama, adalet talebi olarak devam etmektedir. Aslında asıl soru cinsiyetin ne olduğundan ziyade nasıl algılandığıdır. Cinsiyetlere atfedilmiş olan rolleri ister avcı toplayıcı zamana dayandırın ister dayandırmayın, hala tartışma konusu olduğu bir gerçek. Aslında kadın mücadelesini sadece Ortaçağ Avrupa’sında değil, dünyanın farklı yerlerinde çeşitli formlarda görmek mümkün. Bununla sonuna kadar savaşıp yazmak istediklerini haykırırcasına kaleme alan Woolf kadınların neden kendine ait bir odası olması gerektiğinden bahseder. Ona göre bir kadının yapıt ortaya çıkarabilmesi için kendine ait bir odası olması, belli bir kazancının olması, erkeklerin dediklerini aldırış etmemesi ve boş zamanın olması gerekir. Boş zamana değinirken kadınlara çocuk yapma konusunda küçük bir uyarıda bulunur. “Elbette çocuk doğurmaya devam etmeliyiz. Fakat bunun sayısı çok olmamalı” der. Kadının ailedeki ve toplumdaki rolünün farkında olarak bir yandan da ne kadar güçlü olması gerektiğine dikkat çeker.

Bu kitap sayesinde şunu sorguladım; İnsan sosyal bir varlık ve daima kendini ifade etmeye ihtiyaç duyuyor. O gün belki sesini çıkaramayan kadınlar varsa bugün de düşüncelerini ifade edemeyen ya da şiddete maruz kalan kadınlar var. Yani sizin anlayacağınız toplumsal hafıza bir şekilde peşimizi bırakmıyor. Kitap her ne kadar feminist düşünceyi besliyor gibi algılansa da aslında tamamen objektif bir pencereden bakıyor konuya. Kadının farklılıklarının ve rolünün farkında olarak daha fazla bahane üretmeden gündelik hayata daha çok katılması gerektiğini anlatıyor. Woolf bu konuda hiç te haksız sayılmaz. Çünkü günümüzde kadınların kütüphaneye girememe ya da belediye binasına özel izinle girme gibi zorunlulukları yok. Kendi özgürlük sınırlarımız çerçevesinde elimizden geleni yapmalı ve aktif olmalıyız. Yapıt ortaya çıkarırken belki Woolf gibi yazamayacak olsak da kendi dönemimizi içinde olduğumuz süreci yansıtabiliriz. Çünkü her yazar her sanatçı kendi döneminin, içinde olduğu koşulların ürününü ortaya çıkarır. Bunu Manheim’ın şu sözüyle daha iyi anlayabiliriz: “Bilginin toplumsal boyutunu yakalayabildiğimiz oranda onun düşünürlerinin ilhamlarından ibaret olmadığını anlarız. Esasen bilim adamlarının en derin sezilerinin arkasında bile kollektif tecrübeler yatar.’’ İşte bu yüzden Shakespeare kadın değildi. Toplumsal yapıda cinsiyetler arasındaki sınıfsal nitelik buna izin vermemişti.

İnsanoğluna düşen, kadın erkek farklılıklarını kabul ederek birbirini ötekileştirmeden yaşamayı öğrenmek. Çünkü farklılıklarımız özgürlüklerimizdir. Söz söyleme ve katılım problemini Victoria dönemindeki kadın figürü üzerinden ele alan bu eserden siz ne öğrendiniz? Hayatınızda ne gibi değişimler olması gerektiğini fark ettiniz? Ve bunun için ne yapacaksınız? Unutmayın “21.yy cahilleri okuma yazma bilmeyenler değil, yanlış öğrendiklerini unutmayan, yeniden öğrenmeye, değişime ve dönüşüme açık olmayanlar olacaktır.”

Kendime Ait Bir Oda

Virginia Woolf

Çev. Atilla Erleten

Erasmus Yayınları

135 Sayfa

Selva Çomak - 29.01.2021

,

2909

Selva Çomak Hakkında

Selva Çomak

1997 yılında Düsseldorf'ta doğdu. Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji bölümü ve Atatürk Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümlerinden mezun oldu. Şu anda Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji bölümünde yüksek lisans öğrencisi. Okumaya ve gezmeye çok düşkün, okur/yazar seyyah. 

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin