Ölüme Gülerek Giden Hallac'ın Hikâyesi

Ölüme Gülerek Giden Hallac'ın Hikâyesi

Ölüme Gülerek Giden Hallac'ın Hikâyesi

11.12.2015 - Ayşe Bağca
Ölüme Gülerek Giden Hallac'ın Hikâyesi

Aydın Hız kimdir, sizi tanıyabilir miyiz?

1976 Ordu doğumluyum. 2011 Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde yükseköğrenimi tamamladım. Yaklaşık 20 yıldır çeşitli edebiyat dergilerinde deneme, kitap inceleme ve değerlendirme, makale ve hikâyeler yazmaktayım.

Kitaplarla ilk tanışma serüveninizi bizimle paylaşabilir misiniz?

Biz Anadolu ve taşra çocukları, yazılı metinlerle tanışmamız sözlü kültüre göre daha geç olur. Ev içinde veya mahalledeki yaşlıların anlattığı eski hikâyeler, yaşadığımız hayattan başka hayatların ve dünyaların olduğunu fark ettirmişti. Bunu önemsiyorum, çünkü kitaplar da hayatımda aynı boşluğa denk düşen bir anlama sahip oldular sonraları. Uzun kış gecelerinde usulca ihtiyarları dinlemek, başka dünyaları düşünmek benim için büyük bir zevkti. Hayal dünyamı genişleten bir imkân olduğunu fark ettim bunların. İlkokuldan hatırımda kalan en büyük iz, Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sına ait. Sonra okul yıllarında sanırım orta ikinci sınıfta, ders kitapları dışında da kitapların olduğunu gördüm. Üstelik daha eğlenceli ve zevkliydi. O büyülü dünyadan girince bir daha çıkamadım. Zaman zaman gerçek dünyamdan daha baskın hale geldiğini söyleyebilirim. Çocukluğumda yaşlılardan dinlediğim hikâyelerden daha uzağa taşıdı beni kitaplar. Küçük bir taşra kasabasında halk kütüphanesi benim için en büyük kültür merkeziydi. Bazen okuldan da kaytarıp, kitapların dünyasına taşınıyordum. Seviyeme uygun olup olmamasına bakmaksızın yığınla kitap okudum. Liseyi bitirdiğimde aynı zamanda ben, halk kütüphanesinden de mezundum adeta.

İlk yazılarınızı yazdığınız derginin sitemizle aynı ismi taşıyan “kitap haber” dergisi olmuş. Dergiler sizin için ne ifade ediyor?

Dergiler yazıyla uğraşan herkes için büyük bir öneme sahiptir. Cemil Meriç’in dediği gibi ilk oralarda kanat çırparız. Edebi türleri daha yakından tanımayı, yazarlarla ve yazılarla ünsiyet kurmayı dergiler öğretir bize. Hepimiz öğrencisiyizdir dergilerin. Dolayısıyla Türkiye’deki en büyük edebiyat mektepleri dergilerdir. Sadece yazmak bağlamında değil, iyi bir okur olmanın da, iyi metinlerle tanışmanın da yolu buralardan geçer. Lise yıllarında fotokopi ile çoğalttığımız bir dergimiz vardı. Yazıyla ilk tanışmam da, Hüseyin Şengil hocamızın rehberliğinde bu dergi vesilesiyle olmuştu. Üniversite yıllarında büyükşehirde edebiyat dergileriyle tanışıp, onları takip etmeye başladım. Tolstoy’la ilgili bir denemem, A.Ali Ural Bey’in yönettiği “Kitap Haber” dergisinde yayınlanması benim için bir başlangıç olmuştu. Uzun yıllar çeşitli edebiyat dergilerine ürünler de gönderiyorum fakat daha önemlisi bu dergileri takip etmeye, oradan yeni yazarlar ve yeni yazılar keşfetmeyi önemsiyorum.

Bir dönem romanı yazdınız, tarihi bir roman yazmanın ne tür zorlukları veya avantajları var. Tecrübelerinizi kısaca bizimle paylaşır mısınız?     

“Aşk Kapını Ben Geldim” bir dönem romanı. Edebi bir değerin yanında tarihi bir kişiliği ve dönemi konu ediniyor kendisine. Tarihi roman ya da romanda tarih, teorik ve pratik yönleriyleüzerinde konuşulması gereken bir konu. Olumlu yönleri olduğu kadar olumsuz yönleri de var. En başta tarihi bilgilerin bir kısmı, tarihi romanlar üzerinden kazanılıyor. Çünkü edebi bir tür olarak roman, özünde insanı konu edindiğinden empati duygusunun etkisiyle okuru kendi dünyasına taşıyabiliyor. Güçlü bir etkiye sahip bu açıdan. Fakat bu bilginin sahihliği de düşünülecek olursa, bir yazar olarak sorumluluğunuz artıyor. Sadece sahihlik/gerçeklik bağlamında düşünüldüğünde de romanın kendine özgü edebi dünyası, en başta kurmacası yaralanıyor. Ben, bu iki dengeyi de dikkate alarak romanın üzerinde çalıştım. Tarihi vakıaları iyice araştırdım, dönem okumalarına yoğunlaştım ve dönemin ruhunu yansıtacak ayrıntılar topladım yıllarca. Zenc İsyanı, Karmatiler, Abbasilerde sosyal hayat, ticari ve ilişkiler, seyahatler, yemek kültürü, giyim kuşam, şehir tarihleri, sokakların yapısı, mimari yapılaşma gibi başlıklar altında topladığım bilgileri, kurmacanın da imkanlarını kullanarak romana dönüştürdüm. Fakat bütün bu olayları anlatırken, dikkatimi hep insanın üzerinde yoğunlaştırmaya gayret ettim. Örneğin dönemin en ilginç olaylarından biri olan Zenc İsyanını, Zekeriya diye bir kölenin dünyası içinden anlatmayı, bir insan olarak onun acılarını, sevgisini, öfkesini ve özlemini duyumsayarak yazdım. Sadece Ortadoğu’nun değil, dünyanın en gizemli örgütlerinden Karmatiler, yine o dönem de oldukça etkinler. Üstelik Hallac-ı Mansur’un gizli bir Karmatidaîsi olduğu yönünde iddialar var. Abbasilerin İslam medeniyetine katkıları, sadece tercümeler ve Beytü’l-Hikmenin devasa kütüphanesi müthiş bir şey. Genel çerçeve bir dönem romanı olsa da okurun, orada insanı bulmasını ve onun duygusunu yakalamasını, insani ve vicdani açıdan görmesini istedim.

Tarihi romanlar ya da dönem romanları, yazarın bazen gücünü sınırlandıran, bazen de onu zenginleştiren bir avantaja sahip olabiliyorlar. Ben geçmişe ve geleceğe yapılan duyuşsal ve zihinsel yolculuğun, anlam dünyamızı zenginleştireceğini, bizi daha özgür düşünceli yapabileceğini düşündüğümden böyle romanları önemsiyorum. Hayallerini kaybetmiş, başkalarının hikâyesini merak etmeyen kimselerin, çocukluğunu tüketmiş ruhların dünyaya söyleyecek sözleri de olmaz. Dönem romanları düşünme coğrafyamızı, duygu dünyamızı genişletme gücüne sahiptir.

Konu olarak neden Hallacı Mansur?

Bir tarafıyla dönem romanı olmakla birlikte, bir tarafıyla da tasavvufi bir romandır Hallac-ı Mansur. Fakat popüler tasavvuf romanlarının takip ettiği izleğin dışında kendine özgü bir üslubu ve yaklaşımı var. Okurun gerçeklik algısını dikkate alan ve metafizik duyarlılığını besleyecek bir üslupta yazmaya çalıştım. Elbette bunda Hallac-ı Mansur’un dünyası da belirleyici oldu. Niçin Hallac-ı Mansur, sorusunun da cevabı burada gizli. Tasavvuf tarihinin sıradışı bir karakteriyle karşı karşıyayız. Kelimelere sığmaz manevi duyuşlarını, sözlerin sınırlı dünyasına taşımayı denemiş bir aşk insanı Hallac. Bundan dolayı seveni kadar sevmeyeni de boldur. İnsanın inanma ve adanma, teslim olma sınırlarını zorlayan bir gönül insanıdır. Aşkta harman olmanın, ölüme gülerek gitmenin en soylu hatıralarını bıraktı bize. Bundan dolayı “Şehid-i Işk” denir ona. Aşk Kapını Ben Geldim, Hallac-ı Mansur’a yapılmış bir güzelleme değil, onun dünyasını anlama çabası. Onu anladığımızda adanmışlığı ve aşkı daha iyi anlayacağımızı, bir hesapla yaşadığımız hayatın deruni anlamını görmemizi sağlayan bir ipucu bulabileceğimizi düşünüyorum. Dünyaya ait bütün bağlardan kendini azat etmiş insandır özgür olan. O özgürlüğü görebileceğimiz bir yaşantıya sahip Hallac-ı Mansur. Ruhunu kaybetmiş çağa söyleyecekleri var. İletişimin, ulaşımın ve konaklamanın bugüne nazaran çok daha ilkel olduğu bir dönemde onlarca şehir ve ülke gezip, tanımadığı insanlara pay edeceği zengin bir gönül hazinesine sahipti. Coşkusunu ve heyecanını hiç kaybetmedi yaşarken. Onu da kutsallaştırmadan bu inancı ve adanmışlığı, aşkı hatırlatan bu kişiliği anlama çabasıdır benim romanım.

Hallacı Mansur çok farklı algılanan bir kimlik. Değişik kesimlerce yüceltildiği ya da yerden yere vurulduğu durumlar var. Bu çalışma sizi bulmak istediğiniz noktaya getirdi mi?

Hakkında birbirine zıt görüşleri barındıran kişilerden biri de Hallac-ı Mansur’dur. Efsanelerin de iftiraların da uç örneklerini okudum hayatını araştırırken. Sloganların ve ezberlerin tuzağına düşmeden okumak gerekli sanırım böyle şahsiyetleri. Ben çalışırken “anlama” çabasını önceleyen bir yaklaşımı sergilemeye çalıştım. Bağdat’ta şehit edildiğinde, Dicle’nin kenarında tekrar dirilip geleceğini günlerce bekleyenler olur. Sevgidir bu, muhabbettir. Hayranlığın ileri seviyesidir. Bu bilgiyi onu sevenle empati kurarak anlamalıyız. Ötesi yoktur yani. Menakıpnamelerden faydalandım fakat gerçeklik algımızı altüst eden, duygusal anlamda hayranlıktan öte okura bir şey katmayan üsluptan da uzak durmaya çalıştım. İç yolculuğunu, bireysel dindarlığın aşkın boyutunu dile getirdiği dualarını, manevi duyuşlarını ifade eden yakarışlarını anlattım. Tasavvufi şahsiyetleri efsaneleştiren, efsaneleştirirken de bizden uzaklaştıran yaklaşımın doğru olmadığını, anlatırken anlamanın üzerine bir kat daha örten üslubun sakıncalarını görüyorum. Bundan dolayı dönem romanının büyük özelliklerini taşısın istedim. Anlamaktır aslolan.

Tarihi bir romanda tamamı ile gerçekliğe hakim olamayacağınıza göre gerçekle kurguyu birlikte yazarken ikisi arasındaki uyumu sağlayan unsur nedir?

Sanırım denge. Kurgunuzu sürekli tarihi bilgiyle beslemeniz gerekiyor. İkisini de bir dengede tutmanız önemli. Tarihe doğru bir yolculuğa çıkmanız, karakterinizle o tarihi çarşılardan geçmeniz, o dönemin düşlerini kurmanız gerekir. Hepsini anlatmasanız gibi, zihninizde eksiklik bir dünya oluşturmalısınız o döneme ait. Kokusunun duymadığınız, rengine bulanmadığınız bir dünya okura da yapay gelecek, sizi bile büyüleyemeyecektir. Uzun bir yolculuğa çıkmak gerekli ancak gerçekliliğe ne kadar dayanırsa dayansın, bu dünya sizin kurduğunuz bir dünyadır. Bundan dolayı dengeyi edebiyat ile tarihin dengesini kaybetmemek gerektiğini düşünüyorum. Tarih baskın gelirse, edebiyat ölür orada; yok sayarsanız, tarihi gerçekliliği de ters çevirirsiniz. Ben kahramanın tarihten ziyade insan olduğunu düşünüyorum, tarihte bir insan. İnsan da hep aynı aslında. Çevresel faktörlerin ve coğrafyanın, tarihin tozu vardır üzerinde. O tozu görmek ve okura hissettirmek gereklidir.

Günümüz okuyucu kitlesini nasıl buluyorsunuz? Seçici ve nitelikli okumalar yapılıyor mu sizce?

Her okurun kendince bir okuma serüveni vardır. En başta ben ona saygı duyuyorum ve önemsiyorum. Fakat her türün nitelikli eserlerini bulup okumalarını gönülden isterim. Üniversite döneminde uzun yıllar kitapçılarda ve yayıncılarda çalıştım, sokakta kitap da sattım. Okurun kendi dünyasını, anlam haritasını, okuma düzlemini anlamak ve saygı duymak gerektiğini düşünüyorum en başta. Kitapların anlam dünyamızı zenginleştirsin, zihnen ve kalben bizi çoğaltsın isterim. Kitabın çabuk tüketilir bir nesneye dönüşmesinden hep korkarım ben. Bazı kitaplar çağın tüketim algısına uygun maalesef. Kitabın hayatımızın öznelerinden biri olmalıdır. Benim tercihim yineleyen duygu ve düşüncelerden ziyade, kendini yenileyen, sorgulayan ve üslubu akacağı zemini bulmuş, tadlanmış metinler okumak. Bazen okuma listemin uzayıp gitmesinden endişeye de kapılıyorum; zaman kısa ve liste uzun. Dışarıda da okunması gereken bir dünya da var üstelik. Seçerek okumanın gerekliliği her açıdan önemli.

Kitap haber okuyucularına bir mesajınız var mı?

Bizi iyi kitaplarla ve metinlerle tanıştıran mekânlar, dostlar ve imkânlar vardır. Benim böyle dostlarım var. Okuduklarımızı paylaşırız bir araya gelip. Kitap dergilerini ve sitelerini hep önemserim ve takip ederim. Kitap Haber sitesinin de böyle anlamlı bir fonksiyonu var, bizi kitapların ve yazarların dünyasıyla buluşturuyor. Bize yeni ufuklar veren, anlam dünyamızı genişleten, hayal kurmayı öğreten dostlar edinsinler kendilerine. Hayatı bir kitap gibi yaşamak, kitabı da bir hayat gibi okumaktır aslolan.

Teşekkür ederiz

Ben teşekkür ederim.

 

Ayşe Bağca - 11.12.2015

,

2563

Ayşe Bağca Hakkında

Ayşe Bağca

1983 Haziran ayında doğdu. Yüksek öğrenimi Cumhuriyet Üniversitesinde başladı ve şuan Anadolu Üniversitesi AÖF Sosyoloji porogramıyla devam ediyor. İlk yazıları 2001 yılında Yitik Düşler dergisinde yayınlandı. Zaman içerisinde çeşitli dergi ve edebiyat sitelerinde yazdı. Yolcu Dergisi ve Kitap Haber'le yoluna devam ediyor. Şiir yazdığına dair bazı rivayetler var.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin