Ötelerden Bir Ses

Ötelerden Bir Ses

Ötelerden Bir Ses

03.04.2015 - Ayşegül Uyar
Ötelerden Bir Ses

İnsanlığın atası Âdem’in arza ayak basmasından beri kadim konudur ölümden sonraki hayat. Âdem çıkarıldığı cennet bahçesinin güzelliğine meftun dolaştıkça arz üzerinde ve yitirdiği cennetini sayıkladıkça sulbünden gelen her bir oğlun ruhuna ekilmiştir yitik cennetin sızısı. Ve geçmiştir geçmekte olan bütün hızı ile. Gün gelmiş babanın nasihatleri havsalalardan birer birer silinirken cennet de unutulmuştur. Cenneti unutup sızısına dünyayı merhem edenlere cehennem de unutturulmuştur elbet. Geriye kalan ölüm; bir bitiş ve başlangıçtan azade, korku dolu kocaman bir kara delik oluvermiştir.

Sonrası uzun soluklu bir ‘taşlamadır’ ancak. Nasihate kulak verenler kendi cennetlerinin hazırlığı ile meşgul oladursun unutanlar da öte dünyadan bihaber burada gördükleri her suret karşısında heyecanla bakakalmışlardır. Âdem’in oğullarından kimi ise bir unutuş ve hatırlayış içinde kimi ayık kimi sarhoş dolaşmıştır şu dünyanın omuzları üstünde.

O gün bu gündür cennet, cehennem ve arada olanların mekânı araf; dile düşmüş, merak edilmiş, kutsal metinlerden yazıtlara, mağara duvarlarından papirüslere bahse konu olmuştur. Kimler dilini sürmemiştir ki o efsuna… Âlimlerden büyücü kadınlara, gezginlerden kâşiflere herkes bilgisi ve merakınca konuşmuştur gayba dair. Kimi konuşurken kendini korunaklı bir çemberin içine almış, bildiğinden başkasına inanmamış, hayalini bile etmemiş ancak bildirilenle iktifâ etmiştir. Kimisi hayalin tüm gücü ile tasvir etmiş, bazen olana olmayanı da eklemiştir. Destanlara konu edenler, ağıtlara yakanlar, taşlara kazıyanlar hep merakla sormuştur: Öteki dünya nasıl?

Her ne sebeple olursa olsun konuşmak zordur perde gerisinden. Önce derin bir yutkunuş, uyanık bir bilinç gerekir. Sonra durgun bir gönül lazım gelir ki okuyan da dinleyen de bulanmasın, okudukça berraklaşsın. Aklıselim gerekmektedir sonra, belki de en başta mı demeli yazarken musallat olacak her türlü nefs oyunundan sağ salim çıkabilmek için.

Zordur yazmak bu bahiste, kimi yerde bilginin sınırı hayali; kiminde hayali bilgisini geçecek bir konuşmadır kâğıda dökülen. Güzide Ertürk son kitabı Öteki Dünya Öyküleri’nde bu zora niyet etmiş genç bir kalem. Şule Yayınları’ndan çıkan son kitabında ölümden sonraki hayatı, hikâye türünde konu edinmiş. İslam geleneği açısından düşünülünce yazarın konuya dair bilgisini beslediği kaynaklar nelerdir ve bu yazım esnasında yazar bilgi ile kurgu arasında nasıl bir denge kurmuştur mevzuu merakı celbetmektedir.

Cehennem, cennet ve araf olmak üzere 3 bölümden oluşan kitapta yazar mümin kul İhsan’ın ahiret yolculuğu üzerinden kurmuş öyküsünün çatısını. Geleneğe sırtını yaslayıp tefekkür edişi burada başlıyor yazarın. Kıldan ince kılıçtan keskin denilen sırat üzerinde ilerleyen İhsan’ın ilk durağı cehennemdir. Günahkâr müminlerin ilk; azılı kâfirlerin, ikiyüzlü münafıkların, cinlerin, ifritlerin son durağı cehennemdir. İlk dipnotlar da burada çıkıyor karşımıza. Yazarın okuru hayrete düşüren kurgusunun perde arkasını merak ettiğimizde modern insanın zihni için yeniden anlamlandırılmış İslami bilgiler karşılıyor bizi. Gerçeküstünü gerçeğin sınırına çekerken yazarın gösterdiği titizliği fark ediyorsunuz dipnotları okurken. Ayetler, hadisler, İslam büyüklerinin sözleri kitap boyunca kurgu içine yedirilerek ve dipnotta belirtilerek veriliyor.

Cehennemin yedi kapısı, yedi katını müşahede ederken İhsan, günahkârların pişmanlığı sarar etrafı. İnsan dünyada hangi hal ve dil üzre ise ahireti de öyle olacaktır bilgisi somutlaşmış bir halde karşısına çıkar okurun. Dante’yi, Lat- Menat- Uzza’yı, Ebu Leheb’i ve elbette Firavun’u burada görürüz. Cehennem ancak ateştir diye bilenleri; şeytanın bitmez cezası, buzlar ülkesi karşılar. Maddesi ateş olanın cezası da donmaktır burada. Dünyadaki unutuşa misli ile mukabeledir cehennem ehlinin payına düşen. Mütekebbirlerden, hasislere, küfürbazlardan münkirlere, tapılanlardan tapanlara herkes kendi başına çeker cezasını. Cehennem ehlinden kimi Dante gibi çekeceği azabı dünyada kendi elleri ile yazmış, Firavun gibi kimileri ise ahireti yok sayarak kandırmıştır kendini.

Dünyada küçük görülen her bir amelin gözlerde büyüdüğü yerdir Araf. Sisli bir dağın eteklerinde bekler Araf ehli. Cehennemin alevleri üzerinden geçmiş, cennetin bahçelerini uzaktan olsun görmüşlerin mekânıdır Araf. Nice zayıfın güçlüyü kolayca geçtiği, her nefsin bir ayna olup sahibine kafa tuttuğu yer orasıdır. Belki dünyadaki inişli çıkışlı ruh hallerimize benzemesinden mülhem, kitap boyunca anlatımın en kuvvetli ve özgün olduğu yer bu bölümdür. Yazarın rüştünü kabul edip, okurun kendini anlatıcıya teslim ettiği yer tam da burasıdır. Uçsuz bucaksız bu bekleyişin hikâyesini okurken hala dünyada olmanın teskin edici etkisi görülür, yapılacak bir şeyler vardır henüz.

Bütün nam ve kisvelerden soyunan, kendi ile öncesiz ve sonrasız bir vakit boyunca konuşan ruhların son durağı cennettir. Nefislerin bedene bürünüp kulların karşısına dikildiği, salih amellerin kandil olup karanlığı aydınlattığı, surelerin kuş olup yol gösterdiği önceki bölümlerde titizce kullanılan somut dil, burada cennete yakışır bir şekilde imgesel bir siluete kavuşur. Bu sembolik dil, yazarın okur üzerindeki etkisini kaybetmesine mani olur. Bu yeni imkân ile cenneti tasvirden öte cennete giden yolu anlatır yazar. Leyla’da kalmayıp ondan geçebilenlerin ebedi istirahatgâhıdır burası. Suretten ötesine yol bulan kulların ırmağın sahibine nazar edebileceği yer cennettir. Farklı kişiler ve ön hikâyeler üzerinden anlatılan bu bölümde dünyanın cazibesi ve kıyl u kâli arasında sağlam durabilenlerin kendi cennetini nasıl yeşerttiğini görürüz.

Güzide Ertürk, kurgunun marifeti ile öbür dünyadan ses veriyor. Yazılan, okuru kavrıyor. Kullandığı bütün sembollerin, imgelerin, gerçek ve fizikötesi yansımalarının çoksesliliğine rağmen okura sunduğu alt metin ise tek sesli: Ahiretin dünyan kadar, kendi suret aynana bakarsan ahiretteki yerini bileceksin.

Not: Bu yazı daha önce Dergâh Dergisi 299. sayıda yer almıştır.

Ayşegül Uyar - 03.04.2015

,

2348

Ayşegül Uyar Hakkında

Ayşegül Uyar

Elma ağaçlarının dallarında dayısının anlattığı masallarla büyüyen bir kız çocuğuydu. Zannederdi ki herkesin bir masalı vardı günü gelince cebinden çıkartıp ortaya koyacağı. Sonra büyüdü ve kendine kendinden başka bir anlatıcı olmadığını gördü.

"Hayat senin kitaplarda bildiğin gibi değil" diyenlere inat kitaplara ve masallara sarıldı. Hukuk tahsili beklerken ilahiyata düşünce kırılır gibi oldu kaleme. Ne ki kitapla ahdi bitmeyince kalemi koyamadı bir kenara. Bir gün tekrar sarıldı kaleme, kelamı yaratan rabbe hamd ile... Artık biliyordu konuşmak, okumak ve yazmak aklı zayi etmemek için birer nimetti.

Şimdilerde yazıyor, en çok kendi için bir de ömrümün duası dediği oğlu için...

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin