Paganizm ve İslam Bağlamında Harran'da Dair

Paganizm ve İslam Bağlamında Harran'da Dair

Paganizm ve İslam Bağlamında Harran'da Dair

28.05.2020 - Sait Alioğlu
Paganizm ve İslam Bağlamında Harran'da Dair

"Bağdat'ta tutunamayan / Roma'da anlaşılmayan ve Bizans'ta elli

yaşında tam yıldızı parlayacakken adı ikona kırıcılığına çıkan... Harranlı Leon ben..." (*)

Giriş Mahiyetinde...

Harran, Kuzey Mezopotamya'dan gelerek batı ve kuzey batıya bağlanan önemli ticaret yollarının kesiştiği önemli bir noktada bulunmaktadır. Anadolu'dan Mezopotamya'ya, Mezopotamya'dan da Anadolu'ya olan ticaret binlerce yıl Harran üzerinden yapılmıştır. Bu sebeple Harran çeşitli kültürlerin ve büyük medeniyetlerin izlerini taşıyan bir şehirdir.

Harran her şeyden önemlisi Hz. İbrahim(a.s.)'in memleketi olarak bilinir. Bazı rivayetlere göre Hz. İbrahim(a.s.) Harran'da doğmuştur.... Farklı bir rivayette ise, Hz. İbrahim (a.s.) Filistin'e giderken Harran'a uğramış, burada bir süre kalmıştır.

Harran'da Asur, Babil ve Hitit devirlerinden başlayarak, M.S. 11. yy.a kadar Paganizm (putperestlik) varlığını devam ettirmiştir. Eski Mezopotamya'da var olan ve putperestliğin bir çeşidi olan Paganizm inancında, Ay, Güneş ve gezegenler kutsal sayılmakta bunlara ibadet edilmektedir.... Bu inançtan dolayı Harran'da Astronomi çok ilerlemiştir. Bu nedenle Hıristiyanlar Harran'a "Putperest şehri" anlamına gelen "Helenopolis" adını vermişlerdir.

Kaynaklardan, İslam devirlerinde de, bu inanç orada kendi müntesiplerinin halen yaşıyor oluşlarından dolayı, bu paganlar kendi mabetlerinde ibadet etmeye devam etmiş olup onlara bu konuda izin de verilmiş olduğunu öğreniyoruz.

640 yılında İslâm topraklarına katılan Harran, 741 yılında II. Mervan tarafından Emevi Devletinin başşehri yapılmıştır. Yine Abbasi halifesi Harun Reşid döneminde Harran Üniversitesi İslam dünyasında çok büyük şöhret olan, her yerden talebelerin gelip eğitim gördüğü bir üniversite konumundaydı. (1)

Harran Kuzey Mezopotamya'dan batı ve kuzey batıya bağlanan önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunmaktadır. Anadolu'dan Mezopotamya'ya Mezopotamya'dan da Anadolu'ya olan ticaret binlerce yıl Harran üzerinden yapılmıştır. Bu sebeple Harran çeşitli kültürlerin ve büyük medeniyetlerin izlerini taşıyan bir şehirdir.

Harran, sözcük olarak kutsal kitaplardan Tevrat'ta Hârân şeklindedir. Kültepe tabletlerinde m. ö. 5000-4000 yıllarında kurulduğu, çivi yazıtlarında bu ismin yol anlamına geldiği Harrânu şeklinde geçtiği anlatılır. Bu bölgenin önemli bir ticaret kavşağı olması ve sonradan olan İpek yolu üzerinde yer alması, böyle bir anlam almasını haklı gösterebilir.

Bu yöreye el-Cezire dendiği gibi, Diyar-ı Mudar adı da verilmektedir. Nuh peygamberin torunlarından İbrahim peygamberin kardeşi Aran tarafından kurulduğu rivayet edilen Harran, büyük ve zengin bir ticaret şehriydi. Hz. İbrahim Filistin'e gitmeden önce Harran'da ikamet etmiş ve orada, kendi adını taşıyan bir mescit yaptırmıştır. Tarihçi Mesûdî'ye göre Harran'ın bulunduğu böklarındalge Diyar-ı Mudar'dır ve daha önce Keldanilerin ülkesiydi. Hz.Âdem'den itibaret gelen putperestlerin ortak dili olan Süryani dilini konuşuyorlardı.

Sâbiîler Kimdi?

Harran'ın ilk sakinlerinin bir Sami topluluğu olan Süryanilerin Sâbiîlık inancına sahip olanlar olduğu kayıtlarda yer almaktadır. Daha sonra, Roma'nın Hıristiyanlığı kabul etmesi ile birlikte, putperest oldukları gerekçesiyle ele geçirilen İskenderiye'den Harran'a göç ettirilen Grek kökenli insanlarla birlikte, İslam döneminde önce Arapların, daha sonra ise -pek yerleşik bir düzenleri olmamasına rağmen- Türkmenler ve Kürtler, dünden bugüne Harran ve civarında yaşamaktadırlar.

Sâbiîlere gelince: "Bölge eskiden beri Harranlı Sâbiîlerin yerleştikleri topraklar olarak bilinir. Aynı zamanda

Hz. İbrahim, el-Halil (Halilürrahman)'ın ticaret ettiği yerdir. Ayrıca Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan Şam'la sınır olan, Mudar ve Bekir topraklarını içeren yere "Hz. Ömer Adası" "Okur Adası" adları verilir. Buraya ada denmesinin sebebi ise, Dicle ve Fırat sularının arasında yer almasından kaynaklanmaktadır..

Harran'ın ilk sakinleri olan Sâbiîlerin atalarının, klasik kaynaklarda anlatıldığı üzere adları Kur'an'da geçen ve insan topluluklarının önemli bir kısmının yerleştiği, yurt edindiği Yukarı ve Aşağı Mezopotamya'da insanlara, medenilik içerisinde yaşama şartlarına binaen, onlara birçok mesleği öğreten peygamberler olduğu hem Kur'anda ve hem de birçok kaynakta geçmektedir. Bunlardan birisi "Hermes" olarak da bilinen ve elbise dikmeyi öğreten İdris (a)'dı. Hz. İdris'in "kitap okuyan ilk kişi olduğunu ve Allah'ın ona 30 sayfalık bir semavî kitap gönderdiği... ilk insan olduğunu ve Allah'ın onu yüce bir makama yükselttiğini de zikretmektedirler.

Gerçekte Hangileri Sabiî'ydi?

Sâbiîler Kur'anda birkaç ayette zikredilmektedirler. Bakara, 62; Maide; 69 ve Hac suresi 17. ayetlerde Sabiîller hakkında bilgi verilmektedir.(Ör. Şüphesiz iman edenler(le) Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbii'ler (den) kim Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salin amellerde bulunursa..." (Bakara-2: 62) Ayrıca Bakınız. (2)

Şu bilinen bir gerçek ki, sadece Allah'ın İslam risaletine inanmım, kendisine iman etmiş Müslümanları "Müslüman" olarak tanımlaması dışında, tüm inanç, ideoloji ve düşünce topluluğuna isim verme işini, ya o topluluğu yakından tanıyan, onları seven, ya da tam tersi, mahiyetlerini bilip bilmeden ve büyük bir ihtimalle onları, onların dışında duran ve herhangi bir sebepten dolayı onları sevmeyen kesimlerin adlandırması, onlara isim vermesi sonucu bir adlandırma ortaya çıkardı.

Bu minvalde Araplar, Sâbiîleri, kendi dillerinden "dönen" anlamına gelen Sâbiî terimiyle adlandırmaları (dönen) ve birde Sâbiilerin günlük ibadet ve dualarında Malka ve Malkta terimini sıkça kullanmalarından ötürü, bu terimleri Arapça melek kelimesine dayandırmaları sonucunda onların meleklere taptıkları sonucuna varmışlardı.

Sâbiîlere yönelik olarak "dönen" terimini kullanılması bir açıdan, isimlendirmenin dışarıdan yapılmasının yanında, söz konusu kitlenin olgusal olarak inanç bağlamında değişiklik göstermelerinin de isimlendirmede etkin olduğu söz konusu olabilirdi. Hz. Peygamber(s) zamanında bir kişi Müslüman olduğunda, ona yönelik olarak "falan kişi dinini değiştirdi / dininden döndü" anlamına gelen "saba'a fülanün" ifadesini kullanırlardı. Hatta, Halid b. Velid'in İslam'a daver ettiği Cezime kabilesinden bu çağrıya olumlu yanıt veren insanlar "saba'nâ; döndük ve ya 'dinimizi değiştirdik" diyerek çağrıya karşılık vermişlerdi.

Eğer Sâbiî adı, öteden beri Harran'da yaşayan ve pagan ritüellere sahip' kişiler kastediliyorsa, o zaman bu toplulukla karıştırılıp, onlara da Sabiî denen diğer topluluğun mahiyeti ne idi?

Bu konuda, Müslümanlar, Kur'an'ın ikinci ve birkaç suresinde geçen Sâbiîler hakkında, Kur'an cihetinde doğru bir faade ve tanımlamayla karşılaşmışlardı. Yani bu konuda literal okunuşla birlikte, o toplulukla Hz. Ömer'in (r) hilafeti döneminde karşılaşmışlardı. Bu karşılaşma, haklarında bir iki ayet 'dahi olsa, varlıkları haber verilen bir inanç topluluğu idi. Hatta, onların adı Kur'an'da zikredildiğinden dolayı, inançları kendi inançlarından bayağı farklılık gösteriyor olsa da,omları literal ve vahyi okuma yoluyla ehl-i kitap olarak değerlendirmişlerdi.

Araplar bir dinden çıkıp başka dine girenlere "Sabii" derler.... Sabiiler denen dini grup, başlaıgıçta Allah'ın birliğine inanan ve bazı değişikliklere uğramış olsa dahi farklı ritüellerle Allah ibadet eden kimselerdi.... bu küçük inanç topluluğu "Ginza" adı verilen kutsal metinlere sahiptirler; Kendilerine Mandenler (bilenler) veya Nasuralar (dini yükümlülüklerini gözetenler) demektedirler.

Müslümanlar, yukarıda da belirtmeye çalıştığımız üzere vahiy çerçeveli Kur'an okumalarına bağlı olarak onların varlığından haberleri olmuşlar. Daha sonra ise,onları Hz. Ömer'in hilafeti döneminde yakından tanıma imkanına sahip olup bir fırsat yakalamışlardı. "Hz. Ömer döneminde... Sâbiîler kendilerinin de Ehl-i Kitap olduklarını ispatlamak amacıyla Müslümanlara kutsal kitapları 'Ginza'yı göstermişler,... putperest olmadıklarını vurgulamışlardır.

Sâbiîlerin, daha Hz. Ömer'in hilafeti döneminde ve kendi 'kutsal' kitaplarını Müslümanlara göstererek, kendilerinin Ehl-iKitap'tan sayılması ve bunun kabul görmesinin yanında, Batılıların onları bir yanlışlık eseri sonucu "Vaftizci Yahya Hıristiyanları" olarak değerlendirmelerine bakıldığında, Batılıların o konu ile ilgili olarak vahye dayalı literal okuma yapmadıkları sonucunu doğurmuştur. Ki ilerleyen süreçlerde, Batılılarda Sâbiîlere ait, onlara özgü inanç ve gelenekleri gözlemleyince, hu kanaatlerinden vazgeçmişlerdir.

Kur'an'da haklarında ayet (kesin bilgi) bulunan bu toplulukla ilgili olarak biri Hz. Ömer'in döneminde onlarla ilgili, bizzat onların kendi dilinde ve kitaplarını şahit tutarak kendilerinin de Ehl-i Kitap'tan olduklarını vurgulamaların bakıldığında; Abbasi halifesi Me'mun'un onlara yönelik olarak iktidarının maddi temellerini 'besler' düşüncesiyle 'cizyeci' tavrı, var olan bir konuda farklı iki anlayışa işaret etmekteydi; biri özgürlükçü, inanç serbestiyetçisi, diğeri ise işe maddi yönle bakan otoriteryen ve totaliter tavırlı...

Önce Paganizm...

Latince pagus ve pagani sözcüklerinden türetilmiş olan ve sözlük anlamı itibarıyla kırsalda yaşayan, köylü, taşralı" anlamlarına gelen pagan terimi erken dönemlerden itibaren Hıristiyan geleneğinde dinsel anlamda "ötekini" ifade etmede kullanılmıştır.... İlerleyen dönemlerde özellikle din bilimlerinin bilimsel bir disiplin halinde teşekkül etmesiyle birlikte pagan terimi özel anlamda, dünya genelinde tüm putperest toplumlar için kullanılmaya başlanmıştır... geleneksel puta tapıcılığı ifade eden pagan terimi,çok tanrıcılık ve atalar kültü ile yakından irtibatlı olan naturalizm/doğa tapıcılığı ve animizm/ruhçuluk ile ilişkilidir.

Günümüzde ise paganizmi, yukarıdaki cümlede geçen ve kendi bağlamında bir yer işgal eden doğa tapıcılığı ile ruhçuluğu da aşan, seküler modern paradigma ile kendini insanlığın yeni ve artık değişmez dini olarak gören "neopagan" anlayışların, seleflerinden farklı olarak, insanlığın tümünü; dünyayı, hayatı ve onun içerisinde tabiri caizse "yürüyen, kımıldayan, hareket eden" her şeyi kendi ilgi alanına çeken bir yapı olarak görmek gerekirdi. Hatta neopaganlık, birçok düşünce adamının haklı ifadesiyle "tekno-pagan" bir noktaya evrilmektedir. (3) Ki, günümüzde birçok olan biten hadiseyi o gözle okumakta fayda var: ör. Koronavirüs, LGTB, Deizm ve bunların küllî bir okunması olarak değerlendirilmeyi gerektiren postmodernizm, sözde o işin finalini işaret ediyordu. (4)

Geleneksel Harran Paganizmi...

Anadolu'nun güneydoğu bölgesinde yer alan Urfa (Orhay, Edessa ya da Ruha) Nusaybin (Nisibis, Nasibina) ve Harran gibi yerleşim merkezleri,tarih boyu yalnızca bulundukları bölgenin değil, Suriye'nin ve Kuzey Mezopotamya'nın da önemli siyasal ve dinsel merkezleri olmuşlardır. MÖ 4.yy'da Selevkidler hanedanında kurulan ve özellikle Hıristiyanlığın bir site dini olarak benimsendiği MS. 3.yy başlarından itibaren yıldızı çok parlayan Urfa'nın aksine, Nusaybin ve Harran'ın tarihleri ve elde ettikleri şöhret çok daha öncelere, MÖ. üçüncü bin yıla kadar uzanmaktadır. Dinsel ve kültürel bir merkez olma açısından Harran tarihini üç kategoride değerlendirmek mümkündür. temsil ettiği dinsel/kültürel yapı açısından Harran tarihinde yer alan ilk dönem, MÖ üçüncü bin yıldan MÖ 44. yy'a kadar süren geleneksel Asur-Babil politeizminin ve buna bağlı paganizmin egemen olduğu zaman dilimidir. Geleneksel Harran politeizmi ve paganizmin güçlü Helenistik etkiye maruz kaldığı MÖ 4. yy sonrası devir ise ikinci dönemi oluşturmaktadır. MS. 7. yy'a kadar devam eden ve bu dönemde MS. ikinci yy'dan itibaren, Helenizm yanı sıra Hermetisizm ve Hıristiyanlıkla da yoğun bir etkileşim söz konusudur. MS. /. yy'dan Harran'ın yıkılış tarihi olan MS: 13. yy'a kadar süren üçüncü dönem ise Harran kültürünün ve dininin güçlü İslami etkiye açık olduğu dönemi teşkil etmektedir.

Harran paganizminin tarihi, Harran'ın bilinen en eski dönemlerinden MS. 13. yüzyılda şehrin Moğollarca yıkılmasına ve halkın doğudaki civar illere sürülmesine kadar uzanır. Dört bin yılı aşkın bir süre Harranlılar yörede paganist özellikleriyle ön plana çıkmışlardır. Hatta Hıristiyanlık döneminde Harran şehri, bu özelliği nedeniyle Kilise Babalarınca Hellenepolis yani "putperest şehir" diye adlandırılmıştır.

Eğitimin Mekan ve Anlayış Olarak El Değiştirmesi...

Harran'ın ilme ve felsefeye hizmet ettiği ve ünlü bilginleri yetiştirdiği dönemlere baktığımızda önceleri İslam dışı olan Sabilik ve Hıristiyanlığın etkisinde kaldığı, daha sonra ise kendini dönüştürerek İslami duyarlılığın hakim olduğu bir döneme girdiğini görüyoruz. Zira Harran'da 10. Asrın başına kadar Hıristiyan olmayan felsefecilerin, Sasani İmparatorluğu tebaasından olup Farsça konuşan felsefecilerin oluşturduğu bir felsefe okulu bulunuyordu. Bununla birlikte tamamıyla Yunan bilimi ve felsefesinin çalışıldığı okullara devam edenler genellikle Hıristiyan'dı.

Harran felsefe okulunun ortaya çıkışı ile ilgili olarak bir başka kaynakta da şu ifadelere yer veriliyor: İslam'ın ortaya çıkışından sonra eğitim İskenderiye'den Antakya'ya geçti ve burada tek bir öğretmen kalıncaya kadar uzun bir süre kaldı. Son öğretmenden iki kişi eğitim gördü, bunlardan her ikisi de daha sonra yanlarına kitaplarını da alarak buradan ayrıldılar. (5)

Anlaşıldığı kadarıyla bunların bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı ise Müslüman öğrencilerden oluşuyordu.

Eğitimin, bir açıdan göy yoluyla İskenderiye'den, Harran'a geçmesi, aynı zamanda buranın doğal olarak sosyo-kültürel bir değişin geçirmesi demekti: "İşte bu göç sayesinde sosyo-kültürel bir değişim geçiren Harran'da ilim ve felsefe canlanmış, bir kültür merkezi olmuştur. Ekseriye Grek asıllı olan Harran halkı putperestti. Onlar, İmparator Justinyanus devrinde, Hıristiyanlığın Doğu Roma İmparatorluğunun resmi dini kabul edilmesinden sonra, Hıristiyanların baskısına dayanamayarak aslı vatanlarından göç etmişlerdi. Şehirlerinden ayrılmalarıyla birlikte bu göçebeler, özellikle Yeni Eflatunculuk (Neo-platonik Philosophy) olmak üzere Yunan kültürüne bağlılıklarını devam ettirdiler. Bu Harran putperestleri, Abbasiler devrinde Yunan felsefesini ve onlara ait ilimlerini Bağdat'ta taşıdılar.

İslam düşüncesinin oluşumunda önemli bir yerleri bulunan ve etkileri bulunan isim ve fikirler üzerinde duran Cabiri, şunları naklediyor: "Evet bazı Şarkiyatçılar Antakya, Nusaybin, ve Harran (Suriye ve Irak'ın kuzeyi) ile Cündşapur (Güney İran)'daki bazı Süryani ekollerinin oynadıkları rolden bahsetmektedirler. Bunlar Yunan menşeli felsefe ve bilimlerin tercüme yoluyla Doğu'ya intikaline katkıda bulunmuşlardır. Hatta bazıları söz konusu ekollerin Kelâm ilmi gibi bir takım İslami ilimleri de etkilediklerini söylemektedir. Ama bu Süryani ekollerin üstatlarını ve öğrencilerini İslam Kültürü'ndeki tercüme faaliyetlerine yaptıkları katkılardan dolayı takdir etmemize rağmen aradığımızı onlarda bulamamaktayız. "Bu ekoller hakkında bilinen, onların genelde dinî karakterli ekoller olduğudur. Onlar kutsal metinlerle sıkı bir ilişki içindeydiler ve kilisenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yönlendiriliyorlardı.

Harran'ın salt paganist öğretisinden oldukça farklılık içeren ve doğrudan Grek din kültürünün önemli bir parçası olan Hermetizm'in bu düşünceye sahip İskenderiye Okulu müntesiplerince önce Harran'a, oradan da İslam dönemlerinde bir ilim merkezi olarak öne çıkan Bağdat üzerinden İslam düşüncesine etkisine dair Muhammed Âbid El-Cabiri ise "Arap Aklının Oluşumu" adlı eserinden şu ifadelere yer veriyor: Hıristiyan olan Harranlı Süryanilerin, ortaya koydukları çalışmalarını kendi dini ihtiyaçları ve ekolleri üzerinden, yine kendi dinleri adına yapmalarının yanında Harranlı Sâbiîlerin ise kendi pagan anlayışları bağlamında hareket etmişlerdir: "Harranlılar kendilerine Babil'den gelen kozmoloji bilimlerine ilgi göstermiş, bunlarla bağlantılı olarak gezegenlere tapmış, yıldız bilimi ve büyüyle uğraşmışlardır. Kadim mirasın "gayr-i makul" boyutunda yer alan iki temel akımdan birini oluşturan Hermetik dini felsefenin sahipleri sayılan Sâbiîlerin yerleşim yeri olması da Harran'ın önemini arttıran bir faktördür. İslam tarihinde tercüme kültür aktarımı faaliyetleri sahasında Harranlıların da büyük rolü olmuştur.Özellikle de ikinci dönemde bunu açıkça görmekteyiz. Onlar, kendi ilmî ve felsefi miraslarının büyük bölümünü (Hermetik eserlerin bir bölümü de olmak üzere) Arapçaya aktarmışlardır.

Harran Okulu...

Başlangıç tarihi bilinmemekle birlikte, miladi olarak ilk yy.lardan itibaren varlığı kabul edilen bu üniversite, o dönemde dünyanın en önemli felsefe okulu olarak bilinir. İskenderiye ve Atina'dan sonra en büyük felsefe okulu Harran okuludur. İslâm ordularının Harran'ı almalarından sonra da bu üniversite varlığını sürdürmüştür. 718-913 tarihleri arasında İslâm'ın hakim olduğu dönemlerde bilim ve sanatta zirveye ulaşılmış, dünyaca ünlü birçok bilim adamı yetişmiştir. Bu üniversiteye o dönemde İslâm dünyasının her yerinden talebeler gelmekte idi. Bu üniversitede Sabiî, Paganist, Hıristiyan ve Müslüman âlimler beraber rahatça çalışmaktaydılar.

Geçmişten günümüze tarihi bir kalıntı olarak gelen Harran, birçok dinin menşei, birçok medeniyetin beşiği olmuştur. İslam öncesi ve İslam sonrası olmak üzere iki dönemde de bilim ve kültüre hizmeti olan Harran, tarihi süreç içerisinde bir dönem en parlak devrini yaşamış, ihtişamlı bir isim bırakmıştır. Düşünce tarihi açısından Harran'a baktığımızda ilim ve felsefe açısından oldukça haklı bir şöhrete sahip olduğunu görürüz..

Özellikle din ve felsefe tarihi açısından bakıldığında Harran bir bilim ve medeniyet merkezi olarak belirginleşir.

Harran Okulu ve Felsefe...

Felsefe Yunan filozoflarından ve en önemlilerinden biri olan Platon'dan (Eflatun) başlayarak modern dönem filozoflarına kadar belli başlı filozoflarla ve bazı Müslüman filozofların tarif ve tanımlarından yola çıkılarak eşyanın hakikatini araştıran bir ilim olarak tanımlanmıştır. Böyle olmakla birlikte, o şer'i yol olmayıp onun gibi kararlı değildir. Buna rağmen, o, yapısı ve içerdiği doneler açısından es geçilmesi pek de mümkün görünmeyen bir olgudur.

İslam dünyasında ilk asırlarda tercüme edilmeye bağlı olarak revaç bulan ve Müslüman filozoflarca işin özgünlüğü korunarak İslam felsefesi şeklinde tavsif edilen felsefenin, belli bir müddet sonra, o da var olan siyasi mülahazalarla eğitim müfredatından çıkarıldığı, reddedildiği, unutulduğu ve daha sonra, Osmanlı son döneminde, "hikmet sevgisi" olarak tanımlanan felsefe, bu kez bize doğru Batıcılık yoluyla tekrar yol bulmuştu.

Yukarıda bir yerde, felsefenin İslam dünyasında ilk asırlarda tercüme yoluyla tanınır olduğundan bahis açmıştık. Zamanla İslam felsefesi şeklini alacak olan bu tercüme faaliyetlerinde birçok okulla birlikte Harran Okulu'nun yeri çok önemli ve bambaşka idi.

Siyasî, ticarî, ilmî ve coğrafî olarak merkezi roller üstlenen Harran, çok az mekâna nasip olan bu özellikleriyle, çeviri, felsefe, tıp, astronomi ve benzeri alanlarda birçok ünlünün yetişmesine uygun zemin hazırlamıştır. Belki de bundan dolayı Harran sakinleri, yerel dilleri Süryanice'nin yanında Yunanca'yı da kullandılar. İslam coğrafyasına dâhil olduktan sonra da Harra ve bitişik yerleşim yeri Urfa, felsefe ve bilim merkezi oldular ve aynı zamanda çeviri faaliyetlerinin odağında bulundular.

Yıldız-gezegen kültüne dayalı politeist/paganist Harran anlayışı, Helen düşüncesine direnmesine rağmen, Hermes, Agathodaimon, Aratus, Solon, Eflatun, Euhermerus, Pisagor birçok Yunan filozofunu kutsallaştırarak kendi azizleri içerisine dâhil etiler. Bu etkileşimin, bir benzerini, aynı coğrafyanın yeni sahipleri Müslümanlar tarafından da yaşandığı bir gerçektir.

İslam felsefesinin oluşumu, her ne kadar, Harranlı Sâbiîlerin gerek Süryaniceden ve gerekse de Yunancadan Arapçaya yaptıkları tercüme faaliyetlerine dayanıyor ve mutlaka belli bir oranda ondan etkilendiği söylense de, Allah (c)'ın, insanlara kitabı ve hikmeti vermiş olması, bu etkileşimi büyük oranda aza indirmiş ve bir müddet sonra yok hükmüne sokmuştur diye düşünmek gerekirdi. Nitekim Müslüman filozofların Allah (c)'ı tanıması, insanı, tabiatı ve hayatı bilip öğrenmesi, onları bu yolla elde etmesi, yani bu hikmet şubesine başvurması sonucu vaki olmuştu. Ki, "Hikmet, müminin yitik malıydı..."

Harranlı olup geleneksel Sâbiî inanca sahip olup, uğraş alanları hasebiyle kendi başta kendi bölgelerinde olmak üzere, farklı coğrafyalarda da kendilerinden bahsedilen bu insanların belki de en önemlilerinden biri olan Sabit b. Kurra'nın kendinden emin bir şekilde memleketi olan Harran'ı kasdederek Hıristiyanlığa yönelik olarak söylediği; "bu şehir asla Hıristiyanlıkla kirlenmemiştir." sözler azda olsa meseleyi açıklar mahiyetteydi.

Belki de Sabit b. Kurra'yı bu ifadeleri söyleten sebeplerden birisinin adeta "tencere dibin kara..." fehvasında ortaya çıkan; temelde tevhidi öze sahip bulunan Hıristiyanlığın, geldiği son nokta açısından, aralarında belirgin bazı farklı bulunsa da, onun da pagan özellikleri düstur edinmesine yönelik bir itiraz olabilirdi.

İslam Döneminde Harran'a Bir Bakış...

Sabit b. Kurra'nın Hıristiyanlığı oraya layık görmediği Harran, kendi döneminde, orada varlığını sürdüren İslam dışı inançlara karşı gayet hoşgörülü davranmış bulunan Müslüman idareciler tarafından farklı bir konuma yükselmişti.

Paganizm, ve pagan ritüeellerin yanında, Harrran'da giderek İslam öncelikli bir konuma yükseliyordu. Zamanla Harran Emevilerin başkentliğini de yapmıştı. Çocukluğu büyük oranda Harran'da geçmiş bulunan halife II. Mervan hilafet merkezini Şam'dan Harran'a taşımıştı. Bu en başta, kendi güvendiği ve akrabaları olan ve Hz. Osman(r) tarafından,bir nevi oraya göç ettirilen Mudarlıların,yani Kayslilerin yanında kendini güvende hissedeceği saikiyle orayı, en başta kendi selameti için başkent yapmıştı.

Abbasilerin iktidara gelmeleri ile birlikte onlara yenilen II.Mervan, yenilginin akabinde Harran'dan kaçmak zorunda kalmıştı. Haliyle Harran Abbasi ordusu tarafından h.132, m. 750 tarihinde işgal edilmiş ve Mervan'ın burada yaptırdığı sarayda yıktırılmış ve orada yeni bir dönem başlamıştı.

Abbasiler dönemi (h. 132-656/m 750-1258) başlarında Harran başkent olmaktan çıkarılmakla kalınmadı, burada bulunan bütün Emeviler yok edilmeye çalışıldı. Abbasilerin yönetimine giren Harran'da zaman zaman başkaldırılar olmuşsa da, Harici mezhebi kaynaklı bu isyanlar kolay bastırıldı. Bunun yanında Harran halkının tamamı hâlâ Müslüman olmamıştı. Eski Sâbiîlik veya putperestlik inanışlarını devam ettiriyorlardı. Bunlar Abbasi halifesi Memun zamanına kadar cizye ödeyerek eski dinlerinde kaldılar.

Sâbiîlerden bir grup Abbasilerin ilk döneminde(MS. 750-842) yeni ilim merkezi olan Bağdat'a yerleşmişlerdir.Bunların arasında "Zehrun oğulları" ve "Kurra oğulları" olarak bilinen iki büyük aileye mensup insanlarda vardı.

Bu Zehrunoğullarından en önemlilerinden birisi İbn Zehrun'dur. Sabir-t b. Kurra'nın öğrencisi olan İbn Zehrun;... Tabip, edebiyatçı ve mantıkçıdır.... Harran kökenli bir aileden gelen Zehrun, Bağdat'taki rasathanenin başına getirilmiştir. (6) Bu aile içerisinden İbn Zehrun gibi başka ilim ehli insanlarda çıkmıştır. Ör.Tıp ve ilaç alanında varlığı bilinen İbrahim b. Hilal, Felsefenin geniş döneminde bizzat bilimsel faaliyetlere katılarak hizmet vermiştir.

Bilinen ve içerisinden ilim ehli çıkaran diğer aile ise yukarıda da belirtildiği üzere Kurra oğulları idi. Bu ailenin de en bilinen şahsiyeti 'Hırsitiyanlığı Harran'a yakıştırmayan' Sabit b. Kurra'dan başkası değildi.

Harran'da yetişip çoğu da Bağdat'ta ilimle iştigal eden Sâbıîlerin dışında, Müslüman ilim ehline ise namı Avrupa'da daha çok duyulan ünlü matematikçi El-Battani ile Harran'da doğan, daha yedi yaşında, Moğol istilası karşısında ailesi ile birlikte Şam'a göç eden ve kendi zamanının, birçok özelliğiyle ağırlığı bulunan ve bazı konularda da muarızlarınca eleştirilen büyük âlim İmam İbn Teymiyye'den başkası değildir..

İslam'a Meydan Okuma ve Theodore Ebû Kurra

Günümüzde, gerek kendi içimizde, köken olarak Müslüman bir geçmişi bulunan ailelere dayanan, ama almış ve içselleştirmiş olduğu seküler eğitim ve o minvalde oluşan anlayış ile İslam'a karşı çıkan yerli oryantalistleri; Batı'da, Sovyet bloğunun çökmesine binaen ortada kaldıktan maada, kendini yeni süreçte kapitalist Batı'nın -daha doğrusu Avarupa'nın- post-modern dönemde temsilciliğini üstlenen (5) zevat ile Avrupa'nın aşırı sağcıları ve Evanjelistlerin meydan okumalarından daha önemli gördüğümüz meydan okumanın evveliyatına baktığımızda karşımıza dönemin Harran piskoposu olarak Theodore Ebû Kurra çıkardı. Ki, Ebu Kurra,kendi döneminin önemli bir Hrristiyan teologu olup bölge insanın ve Dünya'ya tevhid mesajını ulaştırmaya çalışan İslam'ın bu çabalarını, bizzat Hıristiyanlığa yönelik olduğunu düşündüğünde olsa gerek,o da karşı meydan okuma eylemine soyunmuştu.

"İslam'ın meydan okumalarına onun kutsal dili olan Arapça'yı kullanarak cevap verenler arasında konuyla ilgili eserleri bize kadar gelen yegane kişi Theodore Ebû Kurra'dır. (7)Ebû Kurra'nın metinlerinden hareketle onun entelektüel arka planını iki kısma ayırmak uygun görünmektedir. Bunlardan biri doğduğu yer olan Urfa'daki eğitimi, genellikle kabul edilen Mar Sabas manastırında elde ettikleri, ikincisi ise, içinde yaşadığı İslam kültür ortamında kazandıklarıdır. (8) Theodore Ebû Kurra'da, kendi döneminde, bir tık yakınında bulunan ve kendisinden etkilendiği İslam kültürüne rağmen, günümüzde ve tarih boyunca olduğu üzere, sanki hep birlikte sözleşmişçesine İslam inancına ve özellikle de Hz. Peygamber'e(s) yönelik "kötü bir ruh tarafından ele geçirilmiş Aryüsçü, (9) sahte bir peygamber olarak görmesi, tipik bir Hıristiyan hastalığı ve tepkisi idi.

Onun "Arapça yazdığı eserlerin, muhtevalarından da anlaşılacağı gibi müslümanlara yönelik olan metinler olmasıdır: bu metinlerin birinci muhatapları Müslümanlardır. Bu yüzden onlara ulaşması, onlar tarafından okunması maksadıyla yazılmış olan metinlerde İslam'ın eleştirilmesi ve Hıristiyanlık karşısında hakiki bir din olmadığı ortaya konulması hedefi güdülse de, onun takdimini olabildiğince müslümanların anlayışına uygun olarak yapmaya çalışır ve hakkında olumlu bir dil kullanır. Ancak, Yunanca yazıları ve müslümanların ulaşmasının mümkün olmadığının düşünüldüğü metinlerde olumsuz bir dil ve yaklaşım sergilemekten çekinmez, (10)

Ki, onun, kendi döneminin en önemli Hıristiyan teoloğu olan Yuhanna Ed-Dımeşki'nın (Damascus) talebesi olarak dersine iyi çalıştığı söylenebilirdi. Anlaşıldığı kadarıyla o böyle davranmakla; bir yandan yakınında bulunan Müslümanlara şirin görünmek, onları kendi teolojik söylemine çekerek İslam'dan koparmak; diğer yandan ise, dönemin Hıristiyan Avrupa'sına da, "bakın İslam ne bozuk bir inan olup, hakikat içermez ve özellikle de onu Arysüsçülükten etkilendiğini vurgular ki, maksat yerini bulsun.

Theodore Ebû Kurra'nın kendi döneminde kullandığı "bu şehir asla Hıristiyanlıkla kirlenmemiştir." ifadesi, dünden bugüne gerçek olmuş ve Harran hiçbir dönemde Hıristiyan o olmamış, ama paganda kalmamıştı.

Onu ne için işgal ettiği pek de makul çerçevede değerlendirilip bir sonuca ulaşılması mümkün görünmeyen Moğol saldırıları, kendi döneminde paganları ve Müslümanları zora sokmuş olsa ve her iki inanç adına ne varsa yok edilmek istendiği halde, paganizm tarihin derinliklerinde yok olmuş, ama İslam, şekilsel kalsa da varlığını bu topraklarda sürdürmüştür.

Yaklaşık 4000 yıllık olup,temeli tevhide dayalı olan, ama zamanla bu özden kopan, farklılaşan ve kendini puta tapıcılık olarak tanımlayan bir inancın, yerine göre oradaki anlayışın devam etmesi adına, bir başka inancın orayı kirletmemesi arzulanan, ama zamanla ona yenilen bir anlayışın mensuplarının kendi yerlerini İslam'a bırakmalarını tarihi de sayılan bu hikayenin; hikmet sevgisi olan felsefeye karşılık, bir donukluğu içeren Hanbeliliğe, oradan da Şafiiliğe evrilen macerası, İslam var olmakla birlikte, yüzlerce yılık müktesebatını inanç turizmine indirgenmesi bu hikayeyi, doğrusu ve yanlışıyla berhava etmektedir. Yani maksat hasıl olmamakta ve her şey paraya tahvil edilmektedir, anlaşılan...

KAYNAKÇA

1-Ömer Nahit, Şanlıurfa Gezi Rehberi, Kaynak Yayınlar. Haziran-2008, İzmir

2-Necati Avcı, Harran ve Bilginleri, İlahiyat Yayınları, Şubat-2007, Ankara

3- Şinasi Gündüz, Anadolu'da Paganizm (Antik Dönemde Harran ve Urfa) 2005 Ankara

4- Montcomery Watt, İslam Nedir?

5-(M. El-Behiy, İslam Düşüncesinin İlahi Yönü, S. 172)

6- Hasan İbrahim Hasan, İslam Tarihi, C. 5 S. 309, Kayıhan Yay

8-(Bayram Ali Çetinkaya, İslâm Düşüncesi Tarihi,

9- Ed. Şİnasi Gündüz, Yaşayan Dünya Dinleri, 3. Baskı 2010 DİB Yayınları Ankara

10-Ali Bulaç, DirâsâtU'l-Kur'an(Kur'an Dersleri) 1.C. Çıra Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2016 İstanbul

Dipnotlar:

(*) Cahit Koytak, Harranlı Müneccim -Şiir- antoloji.com

1) İslam öncesi dönemlerde Roma, Atina, İskenderiye, Urfa ve Harran gibi yerlerde bulunan eğitim kurumlarına "akademi" denilirken, modern döneme kadar tüm İslam dünyasında ise, eğitim kurumuna "medrese" deniliyordu. Medrese, 'ders okutulan, ders alınan yer' anlamındadır. İbranicede de medreseye "midras" deniliyordu.

2) Sosyolog ve müfessir Ali Bulaç, "Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı" adlı 'meal-sözlük'' çalışmasında, Kur'an'da geçen ayetin Türkçe mealini verirken, eserini 'Söszlük' bölümünde Sâbiîler için şu ifadeye yer vermektedir: "Sâbıî: Çeşitli görüşlere göre, din değiştiren, yıldızlara tapan, meleklere tapan veya Çin ve Hind dinlerine mensup kişi"

3) Bu bağlamda Yusuf Kaplan'ın zaman zaman üzerinde durduğu tekno-paganizm terimini hatırlayalım...

4) Hunting'ton'un ve Fukuyama'yı ya da Marksizm adına sıralanan; ilkel komünal düzenden, sözde sınıfsız toplum modeli olarak düşünülen komünizm anlayışı da "neo-paganizm'e işaret etmekteydi.

5) Muhammed Âbid El-Câbirî, Arap Aklının Oluşumu, 1. Baskı Eylül 2019 Mana Yayınları, İstanbul

6) Mehmet Kurtoğlu; Kültür Şehri Urfa

7) Fuat Aydın, Dinleri Tarihleriyle Okumak, Ensar Yayınları S. 143

8) Fuat Aydın, a.g.e. S. 143

9) Aryüs/çü/lük: Aryüsçülük, Hıristiyan geleneği içerisinde 'Tevhid ehli' olarak düşünülen Abdulalh b. Aryüs'e nispet edilen ve MS. 325 yılında toplanan İznik Konsili'nce çıkarılan afaroz kararına rağmen hâlâ Bizans'ta varlığını sürdürdüğü rivayet edilen 'dinî' grup. (Bkz. Muhamed Âbid El-Câbiri, Kur'an'a Giriş, 'Bizans'ın Kalbinde Aryusiler' bölümü1. Baskı Eylül 2010, S. 95, 96, 97, Mana Yayınları)

10)Fuat Aydın, a.g.e. S. 159, 160

Sait Alioğlu - 28.05.2020

,

8817

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin