PEYGAMBERDEN SONRA; Sünni Şii Bölünmesinin Epik Bir Hikâyesi

PEYGAMBERDEN SONRA; Sünni Şii Bölünmesinin Epik Bir Hikâyesi

PEYGAMBERDEN SONRA; Sünni Şii Bölünmesinin Epik Bir Hikâyesi

23.05.2016 - Sait Alioğlu
PEYGAMBERDEN SONRA; Sünni Şii Bölünmesinin Epik Bir Hikâyesi

Peygamberden sonra…

Hz. Muhammed(s)’in “İlk Müslüman” olarak, İslâm’ı tebliğ ettiği, Mekke-Medine şehirlerinde o tebliğler sonucu bir inananlar topluluğu oluşturulması ve Onun vefatı neticesinde, kendi getirdiği mesaj üzerinden Müslüman olan insanların, daha sonra, bazı kıpırdamalar ve belirtiler sonucunda, etkisi günümüze kadar sürüp gelen Şii-Sünni ‘itikadi ve siyasî’ blokları üzerinden süregelen ‘mezhep’ savaşını betimleyen bir çalışmayı, Lesley Hazleton tarafından “İlk Müslüman” adı verilen bir roman kaleme alınmıştı.

Bu kez “Peygamberden Sonra/Sünni Şii Bölünmesinin Epik Hikâyesi” adlı ve içerik olarak İslâm tarihi kronolojisine dayandığı gözlemlenen ve oluşumunda, müellifinin bir batılı olması hasebiyle, materyalist ‘bilimsel’ donelerle ve insan olma hasebiyle de yer yer duygulandırıcı, heyecanlandırıcı, acı ve üzüntü veren, hüzünlendiren ve kısmen de olsa sevindiren, bunlarla birlikte, yer yer objektif olarak, olan biteni anlamamız açısından, yanlışlığı olsa bile ‘yansız’ davranmaya çalıştığı görülen bu çalışmada, diğer eser kadar önem arz etmektedir.

Bu eserin ‘görünen bazı’ maddi doneleri

En başta Hazleton’un bu eseri, batılı okur için yazdığı kanaatine sahip oluyoruz. Daha sonra ise –bir başka dile çevrilmiş midir- Türkçeye çevrilirken de, yine batılı okurun öncelendiği gibi, Türkiyeli laik okurun öncelendiğini, Hazleton’da öyle mi yapmıştı bilmiyoruz, ama tercümede, bazı, yer ve olguyu belirten isimlerin, özel olmasına rağmen, hiç gereği yokken ve ‘yanlış bir şekilde’ Türkçeleştirildiğini görmekteyiz..

Varsayalım ki, bu eser batılı okur için kaleme alındı ve yine batıcı okur için tercüme edildi, ama genel geçer bir kural olan ‘özel adların’ karşılığı bir kelime bulunsa bile, bir başka dile tercüme edilemeyeceği gerçeği es geçilmiş olmaktadır. Acaba, bu tercüme tercihinde ulusalcı saikler ve öz Türkçecilik kaygısı mı ön plandaydı diye sormadan edemedik!

Lesley Hazleton’un kaleme aldığı ‘Peygamberden Sonra’ adlı ve ‘kendi ifadesiyle’ bir “epik hikâye” olan bu eserin hazırlanmasında, yine onun ifadesiyle, eski İslam kaynaklarından ve bir kısmı da, batı akademik çevrelerinde bulunmuş ‘Müslüman’ akademisyen/yazarların yine İngilizce olarak kaleme alınıp yayımlanan çağdaş kaynaklardan yararlandığı görülmektedir.

Yine Lesley Hazleton, İlk Müslüman adlı kitapta da değerlendirdiği üzere, klasik İslâm kaynağı olarak Taberi’den ve El-Belazuri’den mümkün mertebe yararlanmış. Bu kaynaklardan bahsederken, onun ‘işin ehli’ sorumlu bir kişi imajı vermek içinde, belki de, bu işe salt Müslüman olarak el atmaya çalışacak olan ‘bizden birinden’ daha dikkatli davrandığı, bu klasik kaynaklarla ilgili yaklaşımını dile getirirken tanık olmaktayız…

Hazleton, Taberi’nin eseri ile ilgili olarak, “En fazla yararlandığım kaynak, genelde tüm Müslüman dünyasında en ünlü, en yetkili eski İslam tarihçisi olarak tanınan el Tabari’dir (839-923) Onun Tarikh al-rusul wa al-muluk (Peygamberler ve Krallar Tarihi) adlı muazzam eseri, kutsal insanlarla ve peygamberlerle başlar, eski Pers tarihinin hikâyeleri ve gerçek olaylarıyla devam eder ve sonra İslam’ın yükselişi ve onuncu yüzyıl başlarına kadar İslam dünyasının tarihini geniş ve ayrıntılı bir şekilde anlatır.” (1-PS s. 221) İfadelerini kullanır.

Bir de Hazleton, Taberi’nin eserine yaklaşım konusunda, ‘tabiri caizse’ ironik olarak şu ifadelerle uyarmayı da ihmal etmez,“Ortadoğu tarzı hikâyelerden hoşlananlar için el Tabari okumak büyük zevktir, ama sıkı planlamaya ve açık otoriter görüşlere açık olan batıklar önce biraz sıkılabilirler. Bazen aynı olay ya da konuşma bir düzineden fazla görüş açısından anlatılabilir, hikâye zaman içerisinde tekrarlanabilir ve her seferinde öncekine farklı bir şey eklenebilir.” (2 –PS, s. 222)

Tek anlatı, ama farklılaşan yollar ve kullanılan yöntemler…

İnsanlık tarihinin büyük anlatılarının en önemlisi olan ve ‘din’ olarak son peygamber(s)’den bizlere ulaşan İslâm’ın, dayandığı kaynak itibarıyla bir yekparelik arzettiği ve iman-amel bütünlüğü içerisinde değerlendirildiği varsayımından yola çıktığımızda, sadece, her dönemde vuku bulacak olan yeni durumlardan hareketle bir fıkhî uğraşım/cehd/düşünce gerektireceği yerde, daha, ilk asrına varmadan bile, zahiren aynı kaynağa, kitaba bağlı, ama içerdiği mevzular açısından, neredeyse birbirinin zıddı iki, hatta ikiden fazla teolojik/ideolojik form olarak karşımıza çıkan Şiilik ve Sünnilik- diğerleri de yerine göre dâhil olacak şekilde- ‘sözde’ İslâm’ın anlaşılmasını kolaylaştıracağına, işi zorlamışa benzemektedir.

Bu değişim ve farklılaşma, kaynağın mesajının, zaman içerisinde unutulma vakalarını içeren ve bir açıdan da İsevî mesajın ketmedilme suretiyle Hıristiyanlık şeklinde bir oluşma evresi geçirilmiş ise, yapacak bir şey yoktur diyebilirdik. İş böyle olunca, daha sonra sökün eden teslis/üçleme kabilinden mevzuların Katolikliğin, Ortodoksluğun vs. oluşumuna yol açtığı gibi, İslâm’ın kendi asliyetinden soyutlanması asla ve kat’a oluşmamış ve mesajın içeriği, dünden bugüne devam edip gelmiştir.

O zaman peki sorun ve söz konusu edilen farklılaşmada adı, içeriği ve etkisi görülen, tabiri caizse, bizim Katolik, Ortodoks vs. formlarımız var mıydı; varsa bunlar, Hıristiyanlığı içeren o formlar gibi, birbirine taban tabana zıt birden fazla dinî algılar ve yapılar mıydı, yoksa İslam düşüncesinden hareketle, herkesin kendi yanından, çoğu da insani bir haslet olan, tekil olarak kişisel, çoğul olarak da toplumsal ve toplulaştır(ıl)ma yoluyla vuku bulabilen ve eksende kalıp karşımıza düşünce zenginliği olarak çıkan, doğal bir yana mı tekabül etmekteydi?

Her zaman olduğu üzere, bir iyi niyetlilik açısından ilk şıkkı, İslâm ve Müslümanlar adına değerlendirmeye almasak bile, ikinci şık konusunda ise, bu formlara mensup ve oluşan kamplar içerisinde, kaynağa sadık kalma şartıyla İslâm düşüncesine, olumlu katkı sunma gayreti içerisinde olan ve oluşturdukları düşünsel durumlardan, günümüzde bile yararlandığımız müstesna insanları bir tarafa koyduğumuzda, geri kalan zevatın uğraşılarından pek emin değildik ve aynı zamanda rahatta değildik!

Keşke, öyle olsaydı…

Adı konulmamış, ama temeli atılır gibi olan ilk farklılaşmalar…

Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız üzere, bu farklılaşma, ‘İsa(a) görünümünde, ama hiçbir zaman İsa(a) diye düşünemeyeceğimiz’ Pavlus benzeri kutsal adamların(!) marifetiyle, İseviliğin başına gelen durumlar gibi telakki edilemeyecek ve kaynağı tahriften beri kalacak olsa bile, farklılaşmayı tetikleyen olaylara ve olgulara baktığımızda, sadece arada Pavlusları göremiyorduk, ama onların işlerini deruhte edecek zevata ve hadiselere tesadüf edecektik ve bu tesadüf şeklinin, yer yer devam etiğine de…

Temelinin vahyin inzaline merkez ve şahitliği söz konusu olan Mekke ve daha sonra mesajın toplumsallaşıp devletleştiği Medine faktörüne kaynaklık teşkil eden, işin merkeziliği, periferiliği, peygamberi elden kaçırmama, kimseyle paylaşmama, onun etkisinden maddi gelir devşirme, dışta kalmama ve merkez kaç kuvvetten çıkıp, bizzat merkez olma düşüncesine, onları oluşturan altyapılara bakıldığında; bir tarafın haliyle statükocu, diğerinin ise katılımcı, değişimci, dönüşümcü kulvarda yer almaları; o zamanın şartlarında açıkça söylenemese bile, daha sonraki süreçte bu işin Sünnilik ve Şiilik olarak çıktığını görmekteyiz…

Bu farklılaşma, genel kabul gören bir görüşe göre, Sünniliğin, İslâm düşüncesinde beliren ve aslında bir ayrışma işinde, “işin uzmanınca” bir blok olarak yapılandırılan Şiilik gibi –haddi aşıcı davranışlara girildiğinden olsa gerek-formların etkinsi sınırlamaya yönelik çabalar sonucu, kendiliğinden/spontane oluşup geliştiğini söyleyebilirdik. Gerçi bu oluşum, yani Sünniliğin ortaya çıktığı dönem ve şartlarının günümüz Sünniliğinden ‘en azından’ birçok ilke bağlamında farklı olduğunu da söyleyebilirdik. Örnek olarak; Ebu Hanife’nin saltanat karşıtı düşüncesi, davranışı ve nihayetinde, bu uğurda, bizzat saltanat ehli tarafından şehit edilmesi ile, günümüz Sünniliğine arız olan ‘yönetimsel kötürümlük’ temel bir farklılaşmayı ele vermektedir.

Yine, ilk dönem Şiiliğinin de, temel ilkeler olmak üzere, birçok konuda günümüz Şiiliğinden farklılık arzetmesi de aynı mantık örgüsü içerisinde değerlendirilebilirdi. Bunlardan en belirgini, çoğu Mekkeli olan ve bir kısmı da Hz. Peygamber vasıtasıyla akraba olan ve hatta birbirleriyle evlenme suretiyle birinci dereceden akraba olan birçok seçkin sahabe’nin ardından bir körlük ve nefret çemreri içerisinde lanet okunması, öldüğü besbelli olan bir insanı, gaybubet âleminde olduğu ve halen ölmediği, günün birinde, hakikatin hilafına olacak şekilde ‘mehdi’ olarak çıkıp geleceği saplantısına benzer yaklaşımlarda, ister ilk dönemde, bizzat ilk müntesiplerince deruhte edilsin, isterse de, daha sonraki dönemlerde salt kendi saltanatlarından hareketle maddi gerekçeler üzerinden işi, itikada tahvil etmeleri de bu minvalde ele alınabilirdi…

Bu eser, bir batılı olan, gerek çağdaş ve gerekse de ilk dönemlerde kaleme alınmış bulunan, içeriği siyer ve döneminin tarihini, olaylar ve olgular bütünlüğünde anlatmaya çalışan Taberi ve Belazuri gibi âlimlerin ‘ilmi’ yaklaşımlarına, ilgi duyduğundan ötürü bir ilgiyle yaklaşan, bir müddet Ortadoğu’da yaşamış ve çeşitli ‘yazınsal’ görevlerde bulunmuş bir akademisyen ve aynı zamanda da, mümkündür ki, oryantalist/şarkiyatçı tarafı bulunan -olmasa idi, bu literatüre sahip olabilir miydi?- bir kişi olarak Hazleton’u Hz. Muhammed(s)’i anlatan ‘İlk Müslüman’ romanından sonra, epik hikâyesiyle tanımış oluyoruz…

Epik hikâyeden pasajlar…

Hazleton, hikâyeye Hz. Peygamber’in vefatından sonra olası dönemi anlatmaya, o sahneyi betimlemeye çalıştıktan sonra, belki de, Şiiliği imamet, Sünniliği ise hilafet olgusu içerisinde bir oluşuma yönlendiren, yönetime kimin geçmesi gerektiği düşüncesinden hareketle yola çıkıp “Eğer imkânsız olurda Hz. Muhammed ölürse, onun yerini kim alacaktı? Lider kim olacaktı?”(PS, S.13) sorusunu yöneltmektedir. Devamında, dönemi açısından mutat bir yaklaşım olan, kendi yerine varis bırakma geleneği açısına neşter vururcasına, bu çıplak hakikatin –Onu istisna tutarsak- kadim bir mesele olarak telakki edildiğinden hareketle, “…Hz. Muhammed’in oğlu yoktu ve bir vâris de göstermemişti. Arapçada abtar (aslında ebter olması gerek)denen bir şekilde, yani vasiyetname bırakmadan, bir erkek varisi olmadan ölecekti Hz. Peygamber.” (PS, S. 13 - 14)diyerek, hikâyeyi başlatıyor.

Hikâye bununla başlıyordu. Bir peygamber olan Hz. Muhammed(s) elbette, er ya da geç, bir insan olarak vefat edeceğini biliyordu ve haliyle de, maddi planda söylersek eğer, bulunduğu konum açısından ‘etkin bir konumda bulunan’ birçok insanın yaptığının aksine, kendisinde sonra, yerine geçecek olan kişinin kim olacağı, ya da en azından olabileceği nev’inden bir tavır içerisinde bulunmamış, hatta imada bile bulunmamıştır, Onun hayatından ve bize ulaşan mesajının içeriğine baktığımızda…

Gerçi aralarında, babalarından dolayı yakın akrabalık ve sıhriyet bulunan Hz. Ali ile ilişkisinin, günümüz Müslümanları açısından da önem atfedildiği halde, buradan hareketle, liyakat ilkesini önemsemeden, sadece birinci dereceden akrabalık bağını gerekçe gösterme ve bununla da yetinmeden, yine, nihayetinde muhatap bir peygamberde olsa, kan bağının etkin ve doğal bir rol oynadığından yola çıkarak, hakkında farklı rivayetler olsa bile, Hz. Peygamber’in tüm eşleri ile, Hz. Ali, eşi Fatıma ve çocuklarından oluşan Ehl-i Beyt olgusunu (Ahzap-3) sadece Ali, eşi, çocukları ve o ailenin soyundan gelecek olanlara nispet etme suretiyle, işi, tabiri caizse, ailevi çerçeveli bir sosyal olgudan sıyırıp siyasileştirmeleri ve daha sonra, bunun itikadileştirerek, işin içerisine, bir yandan da Sasani geleneğini katarak, karşılıklı rızaya, liyakata ve ehliyete dayanması gereken yönetim ve yönetişim olgusunu, imamet olgusuna yükseltmeleri neticesini doğurmuştur.

Birde bunun yanında, Muaviye’nin deruhte ettiği Şam valiliği döneminde, “yeryüzünün halifeliği” olgusunun, doğrudan ve haddi aşarak “Allah’ın halifeliği’ne ve sultanında, buradan hareketle “zılullah Fi’l-ard, yani (haşa!)Allah’ın yeryüzündeki halifesi” o zaman bir sorun olarak başlamıştı, ama günümüzde, berraklaşan Kur’an’ın aydınlığı ile, batılı tarzda geliştiği bilinen çeşitli yönetim(ör. Demokrasi) biçimleri ve bu biçimlerin, yönetim konusunda, daha iyisi bulunamadığı takdirde ‘kötünün en iyisi’ olma durumunun, ne yazık ki, bunun kolaylığından yararlandıkları halde, hem imametçi ve hem de hilafetçi insanlar, çevreler ve kitleler tarafından tiksinti ile e karşılanması, bu epik hikâyenin, günümüze dek süren tarafına işaret etmektedir.

Şiiliğin, işi daha Hz. Peygamber hayatta iken, sahih olup olmadığı ilgilisince meçhul olan ‘Gadir-i Hum olayına dayandırarak, peygamberin kendi vefatından sonra, vekili olarak güya Hz. Ali(ra)’ı seçtiğini belirtmesine yakın bir tarzda, Sünni kesimin önemli bir kısmının, bu kez tasavvufa yol bulmaları açısından, işi Hira mağarasında, sözde Peygamber(s) ve Ebubekir(ra) arasından geçtiği söylenen hadiseye dayanarak, tasavvuf yolu silsilesini oluşturduğu; bundan sonra, aslında gayr-i İslami bir form olan tasavvufun İslamileştirilmesi hadisesi, bir yandan Şiilerin irfan geleneğine karşılık tasavvuf geleneğini, bir yandan da Sünni kitlenin, bu yolla uyuşturularak saltanat yönetimlerine, akletmeden, düşünmeden, şeksiz ve şüphesiz itaatlarını sağlama düşüncesi, temel olarak, her iki blok açısından da Hz. Peygamber(s) üzerinden meşrulaştırılmış bulunmaktadır, ne yazık ki…

Kendi meşruiyeti için düşman üretmek…

Öteden beri bilinen, ama acı bir gerçek olarak toplumsal hafızada yer eden en önemli şeylerden birisinin, makama geçmede, güç sahibi olmada hakkı olsun, ya da olmasın, tarafların meşruiyet arayışlarına kolaylık sağlamak için, kendine bir karşıt, ya da karşıtlar belirlediği, bu belirlenenler üzerinden, onları ötekileştirdiği, hatta şeytanlaştırdığı vakıasına bakıldığında, bu yola yüzlerce, hatta binlerce defa tevessül edildiği öteden beri bilinmektedir.

Bunu en belirgin örneklerini, Hz. Peygamber(s)’in vefatının akabinde, süreç içerisinde Sünnileşen ve Şiileşen, hatta Haricileşen unsurlarda da görülmektedir.

Haricilerin hakem olayından yola çıkarak Hz. Ali’yi katletme girişimi de dâhil olmak üzere, Muaviye ve yandaşlarının Kerbela faciasına imza atmaları gibi hadiselerle birlikte listeye dâhil edildiğinde, o da Ehl-i beyt’ten sayılması ‘hem ahlaken ve hem de Hz. Peygamber’in aile mahremiyetine saygı ve kendi iffetiyle yaşamaya çalışan mümine bir kadına –Hz. Aişe- iftira atılması, bununla birlikte, belki de yönetim zafiyeti göstermiş olsun, buradan hareketle Hz.Osman(r)’a lanet okuma seansı(akılsızlığı) ve Ebu Bekir’den sonra, güya Hz. Ali’nin hakkı olan hilafet makamına gelmesi dolayısıyla Hz.. Ömer hakkında ahlak ve insaf çizgisini aşar oranda hakarete maruz kalması vs. gibi durumlar, aslında Kurân’ın hilafına oluşturulan birtakım umdeler açısından bakıldığında, iki ayrı blok, hatta iki farklı din gibi duran yapıların oluşturulduğunu ortaya koymaktadır.

Belki hepsi olmasa bile, Şii cenahta duran insanların büyük bölümünün Hz. Aişe’yi –Hz. Peygamber’in hanımı olmasına rağmen-sevmediği hadisesine bakıldığında, burada sevilmeme durumunu bizce ortaya koyan en önemli amilden birisinin, onun ‘sözde’ hilafete geçmesi gereken Hz. Ali’nin yerine halife olan Hz. Ebu Bekir’in kızı olduğu ve öte yandan da –bunu açıkça ifade edemeseler bile- Sünni bloğun din anlayışını oluşumunda, Kur’an’dan sonra, ikincil kaynak sayılan hadislerin kahir ekseriyetinin, bizzat Hz. Peygamberle evlilik hayatı yaşayan Hz. Aişe yoluyla rivayet edilip literatürleştirilmesidir diye düşünmekteyiz.

Burada bir tarafın, olduğu varsayılan İfk(İftira) hadisesinin anlatımı üzerinden bir söylem geliştirmesi ve bu söylemi kalıcılaştırarak adeta ideolojik bir vetireye dönüştürmesi, elde edilmesi düşünülen maksat açısından bakıldığında bir garabet örneği olarak durmaktadır. Hatta, böylesi bir yöntemin bulunup kullanılması, bu işe alet olanlar ve bu işi halen bizzat düşüncede diri tutmaya çalışanlar açısından, adeta, Pers gücünü yerle yeksan eden İslam’a karşı, İslam içerisinden cephe açarak, devam eden bir savaşı yürütmek gibi algılandığında, hiç kimsenin kırılmaması, darılmaması ve gücenmemesi gerekir.

Haddizatında, genç bir kadın üzerinden, birde o kişi peygamber hanımı ise, iftiraya varacak şekilde bir savaş yürütmek aynı zamanda, kişiler ve kullanılan yöntemler farklılık arzetse de Medine’de zuhur eden, sureta Müslüman görünen münafıkları hatıra getirmektedir.

Bizim bu konuya yaklaşımımız bu şekildedir. Hazleton’da, bu eserde değil de, İlk Müslüman adlı eserinde Hz. Peygamber’in eşi olmasın hasebiyle, muhataplık açısından, Hz. Peygamber’in çevresinde bulunan insanlara kıyasla, Hz. Aişe konusundaki yaklaşımımda, belki de kendisi de kadın olması hasebiyle kendi duyguları istikametinde, işe feminist bakış açısıyla yaklaşmayı denemektedir.

Bu çalışmada, Hz. Aişe örneğiyle birlikte, bölünmenin belki de ilk işaretlerinden sayılabilecek olan Muaviye’nin Şam valiliğini bizzat Emevi hanedanlığına dönüştürmesi, bu yolla yönetim işini şura ile ehliyet ve liyakat gibi Kur’ani prensiplere değil de, saltanata dönüştürülmesi, buradan alınan güçle de meşruiyet vazeden karşı çıkışları demirin zoruyla bastırma çalışmalarının birer sonucu olarak, hatta peygamberi bizzat görüp Onun ashabı ve komşusu olmuş sahabeden birçok insanında, oluşan zafiyetler sonucunda, Muaviye taraftarı olmuş, hatta o taraftarlığın bedeli olarak cenk meydanında hayatını kaybetmiş nice insanın durumu, siyer ve tarih kalıplarında romanlaştırılarak anlatılmaya çalışılmıştır.

Niyetler, pişmanlıklar, yerinde sabit kalmalar, küskünlüğü tercih etmeler, insani özellikler olarak kendini bizlere ifşa etmekte ve göstermekte olup Muaviye ve ordusunun saltanat uğruna acımasızlığı, Hz. Ali’nin yalnızlıkla koşut zulme karşı direnişi, Kûfe halkının ona yönelik ihaneti, Hz. Hüseyin’in mertliğinin ve kahramanlığının yanında strateji yoksunluğunun yol açtığı mağlubiyeti, Hz. Hasan’ın “artık kan akmasın” düşüncesiyle bir nevi inzivaya çekilmesi bu eserde kendine yer bulmakta…

Lesley Hazleton, Peygamberden Sonra, Kitabix Yayınları, 232 s. 2. Bas. 2015, İST.

Sait Alioğlu - 23.05.2016

,

1848

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Yorumlar
  • Hakan Aydın 2016.12.31 15:58

    Kitap, oldukça etkileyici, ancak çok fazla imla hatası ve anlatım bozukluğu var.Bu durum kitabın sürükleyici ve etkili anlatımına gölge düşürmüş.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin