Puslu Kıtalar Atlası'na Mekân Boyutundan Bakmak

Puslu Kıtalar Atlası'na Mekân Boyutundan Bakmak

Puslu Kıtalar Atlası'na Mekân Boyutundan Bakmak

22.12.2017 - Misafir Köşesi
Puslu Kıtalar Atlası'na Mekân Boyutundan Bakmak

Raziye Yağlı yazdı....

İhsan Oktay Anar 21 Kasım 1960 yılında Yozgat’ta doğmuş. Ailevi sebeplerden ötürü İstanbul’da yaşamaya devam etmiştir. Puslu Kıtalar Atlasın'da mekân olarak İstanbul’u kullanmaktadır. İhsan Oktay Anar’ın ilk romanı olan Puslu Kıtalar Atlası 1955 yılında yayımlanmıştır. Puslu Kıtalar Atlası’ndan sonra dört romanı daha yayınlanmıştır. Kendine has, alışılmışın dışında bir dil kullanmıştır. Puslu kıtalar atlası yirmiden fazla dile çevrilmiştir. Postmodern tarzda yazdığı tarih romanını hayal ve gerçeklik arasında fantastik kurgu da diyebileceğimiz üslupla bizlere sunmaktadır.

Mekân tasviri, romanda veya bir eserde olayın geçtiği yeri, kelimelerin bir araya gelerek olay örgüsünün hayal dünyamızda resmedilmesi, bir mekânın/yerin zihin de canlandırılmasıdır. Mekân, kişilerin özelliklerini, kişiler de mekânın özelliklerini yansıtan unsurlardandır. Bir eserde mekân ve kişiler ayrı düşünülemez. Dış ve iç mekân tasvirlerine çokça yer veren İhsan Oktay Anar bu tasvirleri anlatım çeşitleriyle birleştirerek okuyucunun zihninde başarılı bir şekilde yer edilmesini sağlamıştır. Dış mekân olarak söyleyebileceğimiz yerler olayların genellikle İstanbul da geçtiğini söylemek mümkündür. Topkapı Sarayı, Galata, Eminönü bunlara örnek verilebilir.

Mekân Tasvirleri

İhsan Oktay Anar, İhsan’ın gemiden inip Uzun İhsan efendinin yanına gidinceye kadar Galata sokaklarını anlatmıştır.

‘’Galata’da gün çoktan başlamıştı. Sokaklar kalafatçıların testere gıcırtıları, demirciler ve Frenk, tulumbacılarının çekiç gıcırtıları, pazarcıların mallarını öven haykırışları ve seyyar satıcıların sattıkları mallara göre perdesi değişen tiz ya da pes feryadlarıyla yankılanıyordu. Arap Camii’nden verilen selaa Erganunlu kiliseden kopup gelen nağmelere karışıyor; yollar, evler ve ticarethanelerde Cenevizli, Frenk, Yahudi, Ermeni, Rum, Müslim ve gayrımüslim, toplam yetmiş iki milletten tüccarın pazarlık mırıltıları duyuluyordu. Yeniçeriler, kalyoncular ve kopuklar, ata yadigârı küfürleri imbikten geçirip onları son nezaket kırıntılarından arıtarak bini bir paradan savuruyor, birbirlerine gözdağı vermek için yatağanlarına davranıyordu. Rıhtım yedi iklim dört bucaktan gelen gemilerle doluydu. İskelelere yağ, şarap, zeytin ve barut fıçıları ve içlerinde baharat fildişi, mamul eşya ve akla hayale gelmeyecek bir nice cins malla dolu denkler istiflenmiş, sırık hamalları tarafından götürülmeyi bekliyordu. Her milletten, her tabakadan, huyları,dinleri farklı fakat amaçları aynı olan insanların bulunduğu bir yerdi burası. Belinde yüz atmış filurilik acem şalı, kesesinde esedi altınların şıngırtılarıyla zengin bir tüccar atıyla bir kemerin altından başını eğerek geçerken, bacakları olmadığı için elleri yardımıyla sürünerek ilerleyen bir dilenci ondan Allah rızası için sadaka istiyordu. Akçe tahtaları üzerinde İspanyol kurşunları, Venedik dükaları, şerefiler Osmanlı kuruşları, keseler, zolotalar, esediler ve sümünler sayılıp keselere boşaltılıyor, keseler çuvallara yerleştirilip çuvallar da devasa sandıklara konuyor ve bu ağır yükü ticarethaneye taşıyan sırık hamallarını adam başı birkaç mangır veriliyordu. Çünkü burası sultandan çok paranın hükmünün geçtiği Galata’ydı.’’[1]

Uzun İhsan’ın Evi

Uzun İhsan’ın, dünya haritası yapma hayali ve gayretleri evin içindeki eşyalarını da hayli etkilemiştir. Yazar bunun gerçekliğini bizlere sunmak için denizcilik aletlerinin çokça bulunduğu odayı, okuyucuya şu şekilde anlatmaktadır:

‘’Bu düzensiz oda türlü türlü eşyalar, usturlab, rubu tahtaları, kıblenuma, aynalı kerteriz cinsinden gökbilim ve denizcilik aletleri, mercekler, ne işe yaradığı meçhul renkli camlar, sarkaçlı ve zembrekeli saatlerle doluydu. Duvarlardaki raflarda kurtların kemire kemire bitiremediği elyazmaları, parşömenler ve harita ruloları vardı. Pencere önündeki tezgâhta ise boy boy ve cins cins pergeller, renk renk mürekkepler, kalemler, fırçalar ve karalanmış kâğıtlar görünüyordu. Bu keşmekeşin arasında bir yerde, şiltenin üzerinde, yorganını gırtlağına kadar çekmiş bir adam kim bilir kaçıncı uykusunu alıyordu.’’[2]

Bünyamin’in evinden ayrılıp lağımcı ocağına yazılmasından sonra, Alibaz’ın mahalle mektebine gidilmesine karar verilmiştir. Bu bölümde eğitim sistemini eleştirdiğini görmekteyiz. Buradaki mektebin tasviri şu şekilde yapılmaktadır:

‘’O zamanlar ikide bir çıkan yangınlara karşı korunmaları için taştan yapılan mahalle mekteplerine halk arasında taşmektep denirdi. Bunlar, en cehennemi yangınlarda bile salimen ayakta kalır, diğer evler gibi yanıp kül olamadıklarından çocuklara zorunlu bir tatil bir türlü nasip olmazdı.’’

Bünyamin, babasının elini öpüp evinden ayrıldıktan sonra Vardapet’i bulup onunla birlikte lağımcıbaşının köşküne gelmişti. O kış kıyamette lağımcıya ihtiyaç duyulmuş ve kalenin zapt edilmesi gerekiyordu. Zaptedilecek kaleden Zülfiyar adındaki casusun kurtarılması gerekiyor ve lağımı kazma işi de bu durumda Vardapet’e verildi. Bünyam’in ve casus delikten çıktıktan sonra büyük bir patlama oldu ve olaylar karıştı. İçlerinden biri Bünyamin’e yetişmeyi başardı. Demir halkalarla örülmüş zırh o soğukta Bünyamin’in yüzüne yapıştı. Adam zırhı öyle bir çekti ki Bünyamin’in yüzü paramparça olmuş, yüzünün derisi et parçaları şekline bürünmüştü. Bünyamin, tanınmayacak bir hale gelmişti. Bundan sonra Bünyamin’in tanınmaz hale gelmişti. Kimse onun Bünyamin olduğunu bilmiyordu. Bu olayın olduğu kale, Bünyamin’in kaderi olarak belirtilen kalenin mekân tasviri şu şekilde yapılmaktadır:

‘’Eski bir kaleydi bu, geleneksel mimariye uygun olarak sekiz köşeli yıldız şeklinde kurulmuştu. Duvarlarına tırmanmak isteyen saldırganlar, bu sayede yıldızın köşelerindeki adamlar tarafından arkadan vurulabilirlerdi. Ne tuhaf ki, bu kale köşeleri itibariyle rüzgârgülündeki sekiz yönle tamı tamına çakışıyordu, öyle ki, gökyüzünden bakılsa bir pusula kadranına benzetebilirdi. En muhkem yeri kuzey köşesiydi ve diğer burçların tersine, burada siyah bir bayrak dalgalanıyordu. Paşa, güneydoğu köşesini incelediğinde buradaki surların diğerlerinkinden farklı taşlarla örüldüğünü fark etti. Bunlar kolomborne güllerinin kolaylıkla ufalabileceği duman rengi hortum taşlarıydı. Böylece saldırının nereden yapılacağı belli olmuştu.’’ [3]

Burası Bünyamin’in yıllar sonra ayak basabileceği Teşkilat-ı İstihbaratı Humay’un merkezi ve Zülfikar da teşkilatın en çetin casusuydu. Hınzıryedi Büyük Efendinin sesini ilk kez burada duyacaktı. Dilenci burnunu tıkayarak içeri girdi. Uzun İhsan efendinin de Teşkilat-ı İstihbarat-ı Humay’un da bulunduğu, yerlerin tasviri de şu şekilde yapılmaktadır:

Dilenciler loncası olarak da belirtilen yer, Hınzıryedi idaresindeki lonca aklın hayalin almayacağı bir şekilde bizlerin karşısındadır:

‘’Hınzıryedi’ye teslim ediyorlar, bu arada da, sıraya girenler arasında kavga dövüş eksik olmuyordu. Parala cins cins ayrılıp tasnif ediliyor, yekünler kontrol ediliyor, bu esnada kör bir adam muhasebecinin yaptığı bir çarpım hatasına bas bas bağırarak itiraz ediyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde birkaç meşale daha yakıldıktan sonra, inmeli ve tek bacaklı biri yeni bestelediği yürekler acısı kasideyi okuyor ve diğer meslektaşlarından bu nağmeyi daha da iç parçalayıcı yapmak için yardım istiyordu. Bir başkası küçük defterlere kamış kalemle yazdığı duaları satmayı kuruyor ve kırmızı mürekkep kullandığı halde bunları kendi kanıyla, kaleme aldığını belirten bir şiiri bestelemesi için kulağı hassas arkadaşlarından medet umuyordu. Yedi çocuklu dilenci karıları ise, gelip geçen zavallıların üzerlerine saldıkları veletlere, daha yapışkan, daha ısrarcı ve tuttuğunu koparan biri olmalarını tembih edip, yola gelmeyenlere köteği basıyorlardı. Bütün bunlar yemek pişene kadar olan şeylerdi. O akşamki nevaleleri, bir kazanda kaynayan pirinç, bulgur, nohut, fasulye, tuz, bal, et ve yağ karışımından ibaretti. Odun ateşinde ağır ağır kaynayan bu aşın verilme zamanın yakın, çoluk çocuk, kadın erkek, genç ihtiyar bütün dilenciler, ellerinde sadaka topladıkları taslarla sıraya giriyorlar, kazanda tüten aşın kokusunu içlerine çekerken midelerinden gurultular duyuluyordu. Yemek pişirdikleri kazanı aynı zamanda yıkanmak içinde kullanırlardı.’’[4]

Loca da bulunan kütüphane zenginliğiyle ve olası ilginçliğiyle şu şekilde tasvir edilmiştir:

‘’..locanın kütüphanesi üstad dilencilerce yazılan hesaba gelmez kitaplarla doluydu. Bu kitaplar dilenme tarzları yanı sıra genellikle kaside ve maval besteleri, yetmiş iki ulusun darphanesinde basılan paraların katalogları, sadakayı arttırmak amacıyla bedende bir hasar yaratmanın usullerini gösteren cerrahi kitaplardan ibaretti. Tıp kitapları elbette ki locanın resmi cerrahlarına aitti.’’[5]

Bünyamin, Ebrehe’nin huzurundaydı. Bu görüşme esnasında Bünyamin’in görüşme sırasındaki gördükleri şu şekilde tasvir edilmiştir:

‘’Duvarlardaki raflarda, sülyen, şap, mürdesenk, havacıva, gözyaşı, tebeşir, zincire ve daha bir nice maddeyle dolu kavanozlar sıralıydı. Zaç yağı, kezzap, tizap, ve tuzruhu ise cam şişelerde muhafaza ediliyordu. Ocakların üzerindeki imbikler, erişilmek istenen maddenin doğup ortaya çıkmasını kolaylaştırmak için dölyatağı şeklinde imal edilmiştir.’’[6]

Bünyamin ve Ebrehe’nin görüşmeleri devam etmektedir. Sabah namazını eda etmek için yanından ayrıldıktan sonra Bünyamin yalnız kalmış ve odayı dolaşmaya başlamıştır. Oda da gördüklerini şu şekilde tasvir etmektedir:

‘’Bu, sırmalı bir Şam kumaşıyla örtülmüş, dört ayaklı ve şekil itibariyle mangalı andıran bir eşyaydı. Bununla birlikte onun mangal olması pek mümkün değildi. Çünkü üzerindeki kumaşın fiyatı su içinde en az elli filuri olmalıydı. Sağında şifreli metinleri okumaya yarayan o tuhaf cihaz, solunda ise bir gemici pusulası vardı. Delikanlı önce pusulaya, sonrada namazını kılmaya devam eden Ebrehe’ye baktı.’’[7]

Kervan yollarının kesiştiği, Girdbad adındaki kasabanın genel görünüşü, zamana yolculuk yapabildiğimiz bir mekânla karşı karşıyayız:

‘’Sabaha karşı tüccarların her biri, kervan yolu üzerindeki bütün eşkıya pusulalarının, tam elli bir kumarbazı barındıran Girdbad yanında solda sıfır kaldığını bir kez daha anlar, ama bu esnada iş işten geçmiş olur. Seksen deve yükü mal, mülk, para ve ziynet böylece ütüldüğü zaman gün çoktan doğmuş olur, servetlerini kaybeden tüccarlar saçlarını başlarını yola yola kumarbaz yuvalarından çıkar çıkmaz, yaptıkları hatadan dolayı başlarını taşa, taşı başlarına vururlardı. Söz konusu taş, Girdbad’ın yegâne meydanındaydı ve kasabaya yolu düşen saf bir adam bunu bir anıt, mezar taşı yahut atlar sanabilirdi. Oysa bu, servet sahibi tüccarlardan kendi canına kıymayanlarca ‘’pişmanlık taşı’’ tabir edilen bir mermer bloktu. Üzerinde Rum lisanıyla birtakım yazılar vardı ve denildiğine göre hazinelerin yerini belli ediyordu. Efsaneye bakılırsa, ona başını yeterince vuranın aklı başına geliyor ve üzerindeki yazıları böylece okuyup kumarda kaybettiği servetin tam otuz katını teşkil eden hazinelerin yerini bulabiliyordu.’’[8]

Diğer mekânlar olarak kitabımızda; Ahır kapı, Topkapı Sarayı, Kule kapısı, Kubbeli’nin meyhanesi, Kefelli’nin meyhanesi, Loca’nın kütüphanesi. İstanbul’un tarihi atmosferini betimlemelerinde kullanan İhsan Oktay Anar, malzeme olarak, tarihi masal dünyası atmosferin de Bünyamin’in arayışlarını tarihin derinliklerine götürerek bizlere anlatmaktadır. Mekânın Kostantiniye’de bulunması zamanın İstanbul’unu, mektebini, meyhanesini, kütüphanesini, saray ve kulelerini okuyucunun zihninde canlandırmıştır. Bunu yaparken çok uluslu yapının bir arada oluşunu, fantastik tarih olarak kurgulanmış bir kitapla karşı karşıyayız.

Mekânın çeşitliliği, olayların sürekli değişim göstermesi, olay örgüsünün hayal ve gerçeklik arasında inci bir çizgide bulunması romanın esrarengizliğini, hayal dünyasının gücünü görmekteyiz. Romanı okuyan kişilerin olay örgüsünün içinde hissettirerek romanla birlikte yaşamasını sağlamaktadır. Alışılmışın dışında tarihi verilerin kesin/net olarak verilmemiş olması, okuyucuyu bir meraka ve arayışı götürmektedir. İhsan Oktay Anar, okuyucunun arayışına kullandığı mekânları, kullandığı kelimeleri ve romanın olay örgüsünü kurgulaması, tarihin bulunması için ipuçları vererek yol göstermektedir.

Hayal dünyasının gücünü ve gerçek dünyanın var oluşunu bir arada tutmayı başaran İhsan Oktay Anar, felsefi ve tarihi düşüncelerini okurken hiç sıkılmayacağımız bir şekilde de bizlere sunmaktadır.

‘’Düşünüyorum ol halde varım.’’ Felsefesini İhsan Oktay Anar; ‘’ Düşünüyorum o halde zihnimdekiler vardır.’’

[1] İhsan Oktay Anar kitabından syf.30

[2] İhsan Oktay Anar kitabından syf.20

[3] İhsan Oktay Anar kitabından syf.72

[4] İhsan Oktay Anar kitabından syf.109

[5] İhsan Oktay Anar kitabından syf.108

[6] İhsan Oktay Anar kitabından syf.144

[7] İhsan Oktay Anar kitabından syf.149

[8] İhsan Oktay Anar kitabından syf.156

Misafir Köşesi - 22.12.2017

,

2631

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

2010-2017 yılları arasında destek vermiş arkadaşlarımızın yazıları... İlaveten alıntı olmadan ya da talepleri üzerine daha önce yayınlanan yazıları misafir ettiğimiz kalemlerin yazılarını bu profilde paylaşmaktayız.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin