Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç

Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç

Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç

29.04.2015 - Sait Alioğlu
Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç

“Hür tefekkürün merkezi; Cemil Meriç!”

Anakroni, tarihi kesin olarak bilinen bir olayı, yaşadığı zamanı belli olan bir kişiyi, değişik bir tarihte gerçekleşmiş ya da yaşamış gibi göstermektir. Bu aynı zamanda, bir ruh hali olarak okunmayı da gerektirir. Bu olguya, zaman-bozum da diyebilirdik. Yani, kesin olarak yaşanan bir hadise ve o hadisenin içerisinde birileri var, ama bu hal o olgudan hareketle o olayın zamanını farklı zamana sabitlemekte ve kişiyi de farklılaştırmaktadır.

Anakroni ya da hafızayı beşer…

Buna, Osmanlı tarihinden bir örnek verilir. Denilir ki, Musevi bir komşusu olan bir Müslüman, her nasılsa Hz. İsa(a)’ın Yahudiler tarafından darağacında asıldığı hadisesini duymuş ve büyük bir hışımla komşusunun kapısını çalmış; “Söyle bakalım Mişon, İsa’yı siz mi astınız?” deyip kendince Musevi komşusundan hesap sormuş. Zavallı Mişon’da, “vallah ben yapmadım. O çok eski tarihte olmuş”demiş. Bu cevap karşısında istifini bozmayan bizim Müslüman  “Ben anlamam, daha yeni duydum!” demesin mi! Alın size bir anakoronik durum!

Bizde bu anekdota sirayet eden algıya bakarak, tabiri yerindeyse, zamanında iyi işler çıkarmış, ama bilahare, kendini ‘iman ehli’ olmasından maada dünyanın, daha açıkçası batının varolan gidişatını görmeyen ve işler sarpa sarınca da, bil isteye değil, kerhen ve zarureten batıya ayak uydurmak zorunda kalan Osmanlı’nın gerek kendi bozgun döneminde ve gerekse de, cumhuriyet sürecinde meseleyi kavramaktan aciz bir şekilde anakronik haller içerisinde bulunan, mağrur, ama yenik zevatın düşünce ve zihin dünyası ile olaylara, olgulara ve kavramlara bakışının fluluk içermesini başköşeye aldığımızda; olayı anlamaktan ziyade ya bir savrukluğun ya bir bozgunun, ya da saldırının ve içe kapanıklığın öne çıktığını görürüz…

İnsanı bir bütün olarak düşündüğümüzde, onu tanıma ve tanımlama konusunda elbette işin maddi ve manevi boyutlarını dikkate alırdık.  Bu ele alış şeklini, en nihayetinde bir doğulu da yapabilirdi, bir batılı da… Doğulu daha hissi, batılı ise daha mekanik ve aynı zamanda da sistemli. İşte o sistemlilikten günümüz dünyasında bizlere yön veren kavramlar başlı başına olayları, olguları, düşünce biçimini ve ‘artık’ neredeyse vazgeçilmezler sınıfından addedilen ideolojileri kendi kalıpları içerisinde bizlere sunmaktadır. Bu durum, modernleşmeden bu yana sürüp gitmektedir.

İçerdikleri donelere, sundukları mesaja ve oluştura geldikleri algıya bakıldığında, bu kavramların Müslüman’ın dünyasında yerine ve zamanına göre şekil aldığı, algılandığı ve değerlendirildiği görülmektedir. Örneğin, birine göre, artık ‘makul’ ölçülerde değerlendirildiğinde insan hayatının devamı açısından normalleşen ve elzemleşen bu kavramlar, bir bakıyorsunuz aynı yersellikte bulunan birçok insan için şirk, küfür ve zulüm kaynağı şeklinde ele alınabiliyor. Ki, bu yüzden karşı çıkışları kendi bağlamında değerlendirme ve sonuçlandırma maksadıyla tartışma dışında tuttuğumuzda, bazı açılardan karşı çıkışla birlikte, bunların düşünce dünyasından başlamak üzere İslamileştirme/millileştirme ameliyesi bağlamında yerelleştirmesi, konumuzu oluşturmaktadır.

İşte, bu batılı kavramlar açısından içerdikleri farklı yönlere rağmen, kısaca sağ ve sol diyebileceğimiz iki temel olguyu Cemil Meriç’in şahsında, onun düşünce dünyasında varolan karşılığını ve o kavramlara yönelik düşüncelerini işleyen bir eser üzerinde durmaya çalışacağız…

 Münzevi bir aydına dair…

Yazar Abdullah Muradoğlu’nun Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan “Münzevi bir aydın: Cemil Meriç, Sağcılık ve Solculuk” başlıklı yazısında Cemil Meriç ile ilgili dile getirdiği ifadelere göre; “Meriç, gençlik yaşlarını polis takibatı altında bir komünist”idi. Yani “Fişlenmiş” bir aydınımız. Düşünen insan, dogmatik “komünist” olarak kalamazdı. Öyle de oldu. Meriç, dostlarının deyimiyle “aslına rücu etti”, Meriç Hoca, Ortodoks solcuların gözünde “dönek”ti. Sol, Cemil Meriç’i affetmedi. Meriç’e kapılarını “Sağ” camia açtı.” diyor ve ayrıca onun ne sağda, en solda olmadığının altını çiziyor ve ayrıca onun şu ifadesini aktarıyor; “Sol, vefasız, sağ ise okumaz?” Ve onun“Sağcı ve solcu gibi sınıflandırmaları hiçbir zaman benimsemedim. Bunlar hakikati kapamaya yarayan uydurmaca mefhumlardır. Bilhassa sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı-solcu ne demek?” ifadesini de belirtmiş olalım…

Bize göre bu ifadeler içerdikleri anlam açısından sağ’ın ve sol’un bu topraklarda, ilgilisince murad olunduğu halde sınıfsal bir temele dayanmadığı, aksine solun, kendisine batıda yüklenen karşılıkları olan emek, hak ve adalet konularındaki işlevini es geçip dinden neş’et eden yerel değerlere karşı olması; sağ açısından da yine batılı bir formda biçimlendirilmiş olmasına rağmen, yerleşik kültürel değerleri savunuyor görünerek, kendi meşruiyetinin temellenmesinde dinden yararlanma düşüncesini göstermektedir.

Cemil Meriç’in Sağ ve Sol’u Açıklarken Kullandığı İki Çerçeve Unsur;

Kültür…

En başta bu unsurları; kültür ve medeniyet olarak belirtebiliriz. “Cemil Meriç kelimenin zihinlerde dolaysız biçimde çağrıştırdığı anlamda bir düşünür veya teorisyen değildir. O, ıstırabın kaynağına, hataların asıl sebeplerine sondaj vuran bir arayıcıdır. Bu anlamda belki “düşünce kâşifi” nitelendirmesi ona en yakışan sıfatlardan birisi olarak kabul edilebilir.”(1)

 Yukarıda da belirtmiştik, Cemil Meriç sağ ve sol’u Açıklarken, kültür ve medeniyet unsurlarını öne çıkarıyordu.  “Cemil Meriç’in eserlerinde ve konuşmalarında,  Sağ ve Sol konu edildiği zaman iki temel esastan hareket edildiği görülür.  Kültür ve medeniyet. Meriç’in kültür ve medeniyeti konu edinmesini başlıca sebebi,  toplumların yaşam biçimlerini belirleyen birikimleri ve davranış kalıplarını söz konusu ederek, Doğu-Batı temel ayrımında Sağ ve Sol’un toplum içindeki tarihi maceralarıyla birlikte açığa çıkmasını sağlamaktır.”(2)

 Bununla birlikte, bu kavramların izah edilememesi durumunda Cemil Meriç’in bakış açısı istikametinde bir anlama kavuşturulamaması, hem bu unsurları ve hem de onun sağ ve sol hakkındaki görüşlerini tamamen ortaya çıkarmayacaktı..

O halde…

Başta kültür mevzuu olmak üzere medeniyet ve toplumsal değişim-dönüşümde Cemil Meriç’in sorunsal kılıp ele aldığı ve 18. yüzyılın sonlarından günümüze kadar devam ede gelen süreçte olduğu üzere kendisi de dâhil olmak üzere birçok aydın tarafından da incelenmeye ve bir analize tabi tutulmuşlardır. Göksal Çetin,  “Cemil Meriç’in Sağ ve Sol’u açıklarken ortaya koyduğu temel çerçeve unsurlarından birinin ‘kültür’ olmasının asıl sebebi, Batı’nın –yani genel anlamda Avrupa’nın- bir bütün olarak anlaşılmasının, ancak Batı kültürünün üretilmiş ve benimsenip sahip çıkılmış ortak birikiminin anlaşılmasıyla mümkün olacağına inanmasıdır.”(3) Deme suretiyle, Cemil Meriç’in işin temeline inme suretiyle kaziyelerde bulunmasının önemine dikkat çekmiş olmakta ve meselenin ancak bu şekilde vuzuhu kavuşabileceğini belirtebiliriz.

Cemil Meriç, ortak birikimin anlaşılmasında görüleceği üzere, Batı’nın bizi ‘öteki’ olarak tanımladığı ve kategorileştirdiğinden ötürüde ;“Bu kültür karşısında kendimizi ispat ve idrak etmek mecburiyetindeyiz. Kendi tarihimizin şuuruna varsak, kendimizi tanısak, insana dayanan büyük medeniyetimizi bilsek, hatırlasak, bu nizamı istikbalde de kurmaya mecbur olacağımız anlarız.Dilimize, edebiyatımıza söven, bayağı bir kavim olduğumuzu söylersek Avrupa’ya, kendi şerefimizi lekelersek, Avrupa insanı zaten Müslüman ve Türk olduğumuz için bizi affetmeyeceklerdir.” (4) der.

 O halde ‘kültür’ nedir? Birçok konuda olduğu  üzere bu konuda da batının neredeyse hayatın hemen her alanında galebe çalmasından ötürü  bu konuda da ister istemez şöyle bir tanım oluşmaktadır; Kültür, “bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden, her türlü duygu, düşüce, dil, sanat, yaşayış unsurlarının tümü, belli bir konuda edinilmiş, geniş ve sistemli bilgi” şeklinde tarif edilmektedir. Antropoloji bilimlerinin kültür sorunlarıyla uğraşan dalına, bugün, “etnoloji” veya “sosyal-kültürel antropoloji” adı verilmekte olup, bu alandaki kültür sözcüğü, günlük dilimizdeki “kültür sözcüğünden çok daha geniş kapsamlı bir kavram olarak, hars ya da uygarlık anlamında kullanılmaktadır.” (5)

 Cemil Meriç, yukarıda yapılan kültür tanımının akl-ı selim tarafından yapılabilecek ‘makul tanım’ına uygun olarak, bu konuya da her temas edişinde Batın bize galebe çaldığının altını çizerek, ancak ve ancak bir “kültürlenme” yoluyla, eski medeniyetimizin yeniden diriltilebileceğini yüksek sesle dişle getirir. Ona göre kültür, kısaca ‘bir milleti millet yapan her şeydir.’  Buna bağlı olarak makul tanım ne olmalıydı. O da bizce Cemil Meriç’in ‘her şey’ diye belirtmeye çalıştığı olgunun bizzat kendisiydi; tek bir farkla ki, mutlaka batı’nın da ‘her şey’ şeklinde tanımlanabilecek ve kendini tanımlama özelliği olan olguya, ‘öteki’nin iğneden ipliğe hemen her şeyinin deşifre edildiği bir vasatı ortaya koyma çabalarının adı sayılabilecek anntopoloji benzeri disiplinler, aslında kültürü bir bütün olmaktan alıkoymaktadır.  

 Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi,  batı kendi kültürünü, kendi özgülünden yola çıkarak bir çırpıda evrenselleştirmektedir. Batının bu modern vasatta sömürgeciliğine bir gerekçe olarak kendi kültürünü evrensel olarak takdim etmesi, olsa olsa bir yanılsama ve hedef saptırmadır. Zira, kültür yereldir, belli bir inanç, düşünce ve yaşam biçimi vs. açısından hareketle birbirine uygun amaç ve amaçlar için varoduğu bilinen ‘yekpare’ toplumların a’dan, z’ye ortaya koydukları çabaların bir hülasasıydı ve bundan dolayı da  evrensel olamazdı!

 Bundan hareketle İslam ya da Müslümanların kültürü hakikaten, insanların tümünü çepeçevre kuşatan bir vasatta en başta maddi doneleri ağır basıcı özelliği ön planda olan evrensel bir kültür müydü, yoksa yukarıda belirtmeye çalıştığımız üzere yekpare bir toplumun kendini var kılma tarzımıydı? 

 İslam kültürünü şimdilik bundan vareste ederek Cemil Meriç’e kulak verirsek, onun bu konudaki görüşü şu şekilde açıklanabilirdi “Batı kültürü evrensel değildir. Çünkü Batı, bireyi, insan olanaklarına göre değil,  bireyi bireyle çatıştıran sınıf çıkarlarına göre algılar. Batı, bireyi bireyin insan özüne göre değil, bireyin rekabet olanaklarına göre anlar ve açıklar.(6)

 Göksal Çetin’de sonuçta Cemil Meriç’in kültürün kendisinde hareketle, batı kültürünün kendine özgü zaaf noktalarını belirterek evrensel olmadığını şu şekilde teyit ettiriyor gayet haklı olarak; “Cemil Meriç evrensel kültürü özlemleyip Batı kültürüne karşı çıkarken, Batı kültürünün insanımız üzerinde meydana getirdiği dönüşüm ya da tahribat dolayısıyla bizatihi evrensel olamayacağı noktasından hareket ediyor.” (7)

 Medeniyet

 Bu olgu Arapça kökenli “Medeni-lik” yani  ‘şehirli-lik’ kelimelerinin karşılığı olup son iki yüzyıldır batı’ya karşı verilen mücadele pratiği içerisinde oluşan bir kavram ve olguya tekabül eder. İçeriği açısından bakıldığında, bir ülke ve toplumun veya diğer zeki canlı türlerinin, maddi ve manevi varlıklarının düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerini tamamını ifade eden bir özelliğe sahiptir. Kelime olarak sonradan üretilmişliğinin ve fonksiyonel açılardan baktığımızda bile, ‘ilgilisince’ iddia edildiği halde, uygarlık kavramının içeriğinden daha zengin bir muhtevaya sahiptir.

 Medeniyet= maddi gelişim (mi?)

 Anlatıla geldiği üzere insanlık tarihinin ilk dönem kendi şartları içerisinde, yönetim durumu, toplumsal ve ekonomik özellikleri ya da nüfus yoğunluğu yönünden kentten ayırt edilen, genellikle tarımsal uğraşıda bulunmak gibi işlevlerle belirlenen, konutları ve öteki yapıları bu yaşamı yansıtan yerleşim birimi köy statüsünde karşımıza çıkıyor ise, elbette buradan hareketle ‘insani’ açılardan bir gelişim söz konusu olmuştur olmasına, ama bu ‘maddi gelişim’ medeniyet kalıpları içerisinde şehir kadar bir etkiye dünde olduğu gibi bugünde olmamıştır.

 O halde; “Medeniyet, maddi gelişme bilincidir. Her şeyden önce, medeniyet bilinçlenmedir ve maddi gelişme ile ilgili bir bilinçlenmedir. Bu gelişme şehirleşmenin sağladığı bir gelişmedir. Şehirleşerek dünyayı değiştirmek bilincidir.” (8)denilebilirdi…

 Gerek batı’da olduğu kadar, doğu’da da birçok aydın, âlim ve entelektüelin çeşitli açılardan ve çeşitli mülahazalarla düşüncelerinden etkilendiği,eserlerinde onlardan yararlandığı, onların eserlerinin, ortaya koyduğu düşüncelerin orijinal olmaları hasebiyle takipçisi hükmünde bulunan kişi açısından mütalaa edildiği önemli kişiler vardır.Kendine özgü bir stili olan Cemil Meriç’in de etkilendiği batılıların en önemlilerinden biri ‘medeniyet tarihçisi’ olarak tesmiye edebileceğimiz Arnold J. Toynbee’den başkası değildir.Göksal Çetin, onun için şunları söyler;  “Cemil Meriç medeniyet konusunu incelerken ençok referans aldığı bilim adamı çağdaş İngiliz tarihçisi ‘Toynbee’ olmuştur. Meriç, “bir medeniyetin nasıl gelişeceği” sorusunu cevaplamak için ona başvurur. “(9)

 Yeri gelmişken belirtelim, Toynbee aynı zamanda, ufkunun genişliği ve anlatım gücü, dünya tarihini 26 medeniyete bölerek, yükseliş ve çöküşlerini "tehlikelerle yüz yüze gelme ve bunlara cevap verme" dönemlerine göre analiz eden, geçen asrın ender bir batılı tarihçisi olarak, batının o dönemin batı dünyasının dışında bulunan “Rusya, İslam âlemi, Hindistan ve Uzak Doğu’ya” yönelik olan batının ilgisini, emellerini, işgal girişimlerini, oraları ele geçirme durumunu, onu hem başarısızlığa ve hem de başarıya ulaştıran metodunu; sebep ve sonuç ilişkilerini işlediği bir tarihçidir. (Toynbee’nin Dünya ve Garb’ı, Sait Alioğlu, Kitaphaber.net)

Cemil Meriç Toynbee gibi batılı, ama fikir namusuna sahip çıkan hakperest batılı entelektüellerden yararlanma yolunu seçtiği halde, bu topraklarda doğup büyümüş, bedeni burada, ma kafası ve zihni batıda kalmış bulunan garpzede aydınların Osmanlı-İslam medniyeti karşısındaki ikircikli tavrını şöyle özetlemektedir; “Öyle ki, kültürü alıp irfanı atmıştır. Medeniyeti almıştır, ümranı atmak için. Çünkü irfanını ve ümranı bilmez.”(10)

 SAĞ VE SOL…

 Kısaca Sağ ve sağcılık

 Lügate baktığımızda, sağcılıkta aynen diğer ideolojik kavramlarda olduğu üzere çağdaş batı mantalitesinden sadır olan bir temele sahip olmakla birlikte, kendine özgü bir felsefesi, din ve dünya görüşü bulunan geniş kitlelerin ideolojik formu olup muhafazakârlıkla özdeştir. Aynı zamanda ekonomik işleyiş bazında serbest hareketi savunan liberal görüşlü insanları da kapsar mahiyettedir. Bir de bunun yanında kendisini ‘ilerici’ safta görenler tarafından bakıldığında; Sağcılık, toplumsal hiyerarşiyi veya toplumsal eşitsizliği kabul eden veya destekleyen siyasal duruş veya etkinlik olarak tanımlanır. Bir kavram olarak sağcılık, temelde gelenekselci muhafazakârları ve ‘gericileri’ tanımlamak için kullanılır. İlerici tayfanın bu bütünleyici bakış açısına rağmen içerisinde liberal muhafazakârları, klasik liberalleri, liberteryan muhafazakârları, Hıristiyan demokratları ve çeşitli milliyetçi çevreleri tanımlamada kullanarak biraz daha çeşitlilik kazanmıştır.

 Kısaca Sol ve solculuk…

 Sol, sözlük anlamı itibarıyla, iktisadi bakımdan sosyalizme meyilli kişiler üzerinden oluşan grupları, partileri, çalışmaları ve politikaları tanımlayan dünya görüşünü ve görüşleri tanımlayan bir anlamdadır. Olaya siyasal köken ve kavram olarak baktığımızda ise, “Sol siyaset kavramının kökeni Fransız ihtilâli dönemine dayanır. İhtilal sonrası kurulan parlamentoda özgürlüklerin destekçisi olan halkçılar genellikle başkan koltuğunun solunda oturmaktaydılar. Değişimlere karşı çıkmakta olan zenginler, burjuva kişiler ise sağda otururlardı. Bugün Fransız parlamentosunda bu gelenek hâlâ devam etmektedir. Bir de, istisnaları olmakla birlikte, bize dönük silik yüzü açısından, Batıcı paradigmanın bir ürünü sayılan sol’a ve sosyalizme baktığımızda, kendileri sözde Müslüman olan, lakin her konuda bizlerden bir miktar gizledikleri oranda, Batılı ‘dönme’ paşazadelerin, beylerin, yalı sakinlerinin, ülke ver halkını dönüştürmek uğruna piyasaya sunmaya çalıştıkları sol/sosyalist anlayışın, ya baştan beri laik/gayri Müslim, ya da süreç içerisine laikleşen ‘yerli’ aristokrat kesimlerin kendi paradigmal ve ideolojik gelecekleri açısından sol anlayışı toplumsal katmaya yaymaya çalıştığı erbabı tarafından bilinen bir hadisedir. Ki, bu da yer yer CHP ve şu anki seçim konjönktürü açısından HDP tarafından da işlenmektedir.

Burada da, hafızayı beşerin zaaf noktası hedef alınmaktadır galiba…

Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç

 Doğuda ve Batıda dinin temel belirleyici ve salt siyasal açıdan bile olsa kurucu öge olduğu bir vasatın nihayete erdiği zaman olduğu modern dönemin dilin ve söylemini oluşturan seküler anlayış beraberinde kendi kavramlarını da oluşturmuştu. Bize de 2. Meşrutiyet’in klasik paradigmaları bağlamında sirayet eden bu kavramlar, kesinlikli bir yanılsatmaya haiz olsa ve ilerlemeci bir tarih ve toplum anlayışı açısından çeşitli ideolojik formlar içerisinde kampları işaret etse de bir bütünlüğü resmediyordu. 1789 süreci ile başlayan ve yukarıda da belirttiğimiz üzere 2.Meşrutiyet’le sökün eden bu kavramlardan sadece ikisi olan sağ ve sol kavramları, sanki bir temel belirleyenmiş gibi, hatta itikadî ilkelermiçcesine dünden bugüne bizleri uğraştırıp durmaktadır.

 Bu kavramlar hakkında birçok kişi, aydın ve entelektüel görüş belirtmiş, çözümlemede bulunmuş, onları anlamaya çalışarak ya tamamen karşısında olmuş, ya da onların taraftarı ve taşıyıcı olmuştur. Bunlardan birisi Cemil Meriç’tir Cemil Meriç sağ ve kavramlarını doğuşlarından başlayarak, katettiği aşamalarla, dünyada ve Türkiye’de nasıl algılandıklarıyla, üstüne üstlük özel bir inceleme gayretine girmeksizin ele almıştır. Cemil Meriç her şeyden önce Batı kökenli olan bu kavramların, doğdukları yerde asıl algılandığının üzerinde durmaktadır. Ona göre yapılabilecek en büyük hata, esasında farklı özelliklere sahip toplum yapılarının Batı ile özdeşleştirilmesi ve geliştirilen yeni sosyal argümanlarda bu çarpık yaklaşımlardan yola çıkılmasıdır.

Cemil Meriç’te Sağ ve Sol

Cemil Meriç, kendi macerasını dile getirme babında, kavramlarla ilgili olarak işin başında şunları söyler; “Önce mefhumları aydınlatmaya çalıştım, sonra felaketlerimizin kaynağına eğildim.” (11)der. Olaya siyasal köken ve Kavram olarak baktığımızda ise, “Sol siyaset kavramının kökeni Fransız ihtilali dönemine dayanır. İhtilal sonrası kurulan parlamentoda özgürlüklerin destekçisi olan halkçılar genellikle başkan koltuğunun solunda oturmaktaydılar. Değişimlere karşı çıkmakta olan zenginler, burjuva kişiler ise sağda otururlardı. Bugün Fransız parlamentosunda bu gelenek hala devam ettiği…”(12)görülmektedir.

 Ayrıca sol olgusunun mistik kökenine baktığımızda ise, Politikadaki sol kavramının dindeki sol kavramı ile alakası yoktur. Batı okültizminde ilk kez Helena Blavatsky (1831-1891) tarafından "ahlaksız" dinleri tanımlamak amacıyla kullanılmıştır. Dinlerde kötü, pis, ahlaksız kabul edilen şeyler sol taraf ile özdeşleştirilmiştir. Latince kökenli sinister (kötü) kelimesinin diğer anlamları, "sol" ve "şanssız" dır. Yine İbranicede "smowl" (sol) kelimesi aynı zamanda "karanlık…”(13) anlamına gelirdi.

Cemil Meriç’te, “Sol, Latince’de meş’um, eski Almancada eğri demek… Cehenneme inen merdiven hep sola bükülür Sağ,kibar ve imtiyazlı;Rabbin sevgili kulları sağında oturacaklar, diyor Tevrat…’ Dedikten sonra, “Sol’la Sağ’ın yeni bir hüviyetle politikaya sıçrayışı, Fransız ihtilaliyle yaşıt.Napolyon orduları ihtilalin ideolojisini dünyanın dört bir bucağına taşır; ideolojisini, yani kelimelerini…” (14) 1789 ihtilalinin mantığını ve o ortamda oluşan mantalitesini Napolyon üzerinden apaçık bir şekilde izah etmektedir. Hem de, önceleri Latince örneğinde batı lügatindeki karşılıklarıyla, “sinister=kötü; Sol=şansızlık ve batı uygarlığının ana kurucu ögelerinden biri olan Yahudilik bağlamında İbranice’de "smowl=Sol” karşılıklarını en başta farklı ideolojik açıdan aşarak farklı bir çerçeveye oturduğunun belirtebiliriz…

 Önceleri gerek Latince gibi batı dillerinin anası hükmünde bulunan bir dilde olduğu gibi, İbranice’de de kötü,.çirkin ve yanlış anlamlara gelen bir düzlemde telaffuz edilen ‘Sol’ kavramımın 1789 ihtilali ile birlikte ideolojik hale geldiği, siyasileştiği ve daha ortada Marksizm/Leninizm gibi formasyonların daha henüz ihdas olunmadığı bir vasatta, giderek Katolik çerçeveden çıkıp sekülerleştiği gözlemlenen Fransızlar üzerinden, batının yeni değerlerinden sayılmaya başlanan sol’a karşı, yine batı mantalitesi bağlamında oluşan, ama nedense daha düne kadar İslam dünyasında neredeyse İslam’la özdeş kılınan Sağ’ın, Sol karşısında komplekslere girdiğini görmekteyiz. “Sağ’ın, Sol karşısında bir kompleks içerisinde olduğunu ifade eden Cemil Meriç, aynı zamanda da yaslandığı değerlerden habersiz, bir gelenek oluşturma bilincinden de yoksun olduğunu belirtir.”(15)

 Ki, Cemil Meriç, “ Sağ adı verilen bu bedbaht topluluk, solun kusuntuları ile yaşar. Misafirler gittikten sonra sofra döküntülerini yalamağa gelen bedbaht bir sokak kedisi. Kendine mahsus hiçbir fikri, daha doğrusu hiçbir fikri yoktur. Batı dili bilmez, Osmanlıca bilmez. Ebediyet vesayet altındadır. Huysuzluğu intibaksızlığından gelmektedir. İntibaksızlığın tembelliğinden, Sağ’ın cilasını kazıyın altından kıskançlık çıkar.”(16) tespitinde bulunmaktadır. Her ne kadar günümüz Türkiye’sinde Sağcı, millici ve ‘mukaddesatçı’ bir kimlikten ayrışma durumuna bakıp, insanımızın, artık kendini ‘Müslüman’ olarak tanımlamasının yanında, zaman zaman, gerek çeşitli siyasal iktidarın bu Müslüman kitleyi muhafazakârlaştırma düşüncesi ve bunun yanında, kendi ontolojik tercihleri sonucu muhalefette kalan laik-sol kesimin kriz şeklinde kendini gösteren İslam düşmanlığına karşı çıkılırken, ne yazık ki salt İslami reflekslerle değil de, tabiri caizse ‘İslam sosu’ verilmiş bir karşılıkla cevap verme düşüncesine bakıldığında, Sağ’a biçilen çerçeve yerli yerinde durmaktadır.

 Sağ’a bu denli eleştiri getiren bir kişinin, büyük bir ihtimalle Solcu olduğu düşünülür, ama o aynı zamanda ‘bazı açılardan’ Solcu gibi görünse de Solcu da değildir. “Cemil Meriç hayatının belirli bir döneminde daha çok Sol’la içli dışlıdır. Üstelik o, bir zamanlar mahkemede Marksist olduğunu haykıran bir insandır. Bunun sebepleri vardır. İnsanlığın yüzde kırkını peşinden sürükleyen Marksizm Türkiye’de yeterince bilinmemektedir. Kendi ifadesiyle, “Ümitsizlikten doğan bir isyandır” bu.”(17)

 Bu meyanda, özellikle de Türkiye dâhil Ortadoğu’nun önemli bir kısmında öteden beri varolduğu gözlemlenen ‘İslam-Sol, ya da Sol-İslam ilişkisi’ne bakıldığında, tarafların “Müslümanlar şayet güçlü olsalardı sol gelip güçlenmez ve iktidara dahi ulaşamazdı”düşüncesi ile birlikte; “Bizim solcular adam gibi bir yönetim mekanizması oluşturmuş olsalardı İslamcılar gelip bedavadan iktidar sahibi olmazlardı” ağırlıklı ifadeler, aslında yerine göre her ki cenahında –formları bir an istisna kılalım- umutla, umutsuzluk arasında kaldıklarının kesinlikli bir delili olarak bizlere çok şeyler söylemektedir.

 Cemil Meriç’in şahsında gözlemlediğimiz Sol’u ve Sağ’ı değerlendirmeyle birlikte, birçok aydının, düşünen insanın vb. hayatının bir döneminde sol etrafında dönüp kalması 19 Yüzyıl’ın henüz daha bitmemiş ve kavram kargaşasının hüküm sürdüğü bir vasatı işaret ettiği kadar, bir yandan da anlaşılırlık ve giderek ihtiyaç haline gelme konusunda İslam’a karşı seküler çevrelerin hep birlikte vermekte oldukları karşı mücadelede rüzgârı hep kendi lehlerine esmesini temin düşüncesi ile birlikte, istese de konuya vakıf olmakta zorlanan ‘gelenekçi çevrelerin, hocalarının, kanaat önderlerinin anakonik halde yaşamayı adeta Sünnet’ten saymaları da eklenince iş çığırından çıkmaktadır. Birde bunlara salt milliyetçi, muhafazakâr çevreleri de eklediğimizde meramımız az da olsa anlaşılacak ve Cemil Meriç gibi kafaların nice beyin fırtınaları içerisinde mücadelelerine şehadet etmeye devam edeceğizdir anlaşılan… 

 DİPNOTLAR:

 1)  Göksal Çetin, Sağ ve Sol karşısında Cemil Meriç, s.61

 2)  Göksal Çetin, age, s.61

 3)  Göksal Çetin, age. s.62

 4)  Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferansları, s. 248 İletişim Yayınları, İstanbul, 1993

 5)  “Kültür” maddesi. türkçebilgi.com

 6)  Doğan Ergun, Türk Bireyi Kuramına Giriş, s. 40 Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1991

 7)  Göksal Çetin, age, s. 65

 8)  Doğan Ergun, age. s. 25

 9)  Göksal Çetin, age, s. 66

10) Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferansları, s. 306 İletişim Yayınları, İstanbul, 1993

11) Cemil Meriç, Kırk Ambar, s. 452 Ötüken Yayınları, İstanbul, 1980

12Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük

13Solculuk Maddesi, Wikipedi

14) Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 78

15) Göksal Çetin, age. s.134

16) Cemil Meriç, Jurnal II, s. 198 İletişim Yayınları, İstanbul, 1998

17) Göksal Çetin, age. s. 167

 

(*)Sağ ve Sol karşısında CEMİL MERİÇ, Göksal Çetin, Artus Yayınları, Ocak 2007, 1.Baskı

Sait Alioğlu - 29.04.2015

,

6659

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin