Sait Alioğlu yazdı: Ütopia Ve Thomas More’un Yaklaşımına Karş

Sait Alioğlu yazdı: Ütopia Ve Thomas More’un Yaklaşımına Karşılık…

Sait Alioğlu yazdı: Ütopia Ve Thomas More’un Yaklaşımına Karşılık…

16.01.2017 - Sait Alioğlu
Sait Alioğlu yazdı: Ütopia Ve Thomas More’un Yaklaşımına Karşılık…

Olmayan yer: “Ütopya”

İngiliz yazar Thomas More’un Ütopya adlı eserinin Türkçe çevirisi Cem Yayınları tarafından uzun bir zaman önce yayımlanmıştı. Ben de âcizane olarak adı geçen bu kitabı birkaç yıl önce bir solukta okumuştum. Ve kitap bittiğinde bende ütopya konusu ile ilgili bir takım düşünceler oluşmuştu haliyle…

Kitabın önemli gördüğüm kısımlarını kalemle çizip, notlar almıştım. Aradan yıllar geçmesine rağmen o kitabın özeti mahiyetinde şu cümleyi not olarak düşürmüştüm; “Ütopya, insan psikolojisi çerçevesinde sıkıcı gerçekliğinden zıt olarak, hayatı cetvelle tanzim etmek ve o tanzimi de temelsiz bir iyi niyet kalıbı içerisinde Sünnetullah’ın yerine ikame ettirmektir!”

Thomas More ve diğerleri…

Ütopyalar, insanların geleceğe dair kaygı ve umutlarından beslenir, çoğunlukla gerçekleşmesi imkânsızdır. Ve Thomas More’un’da aslında bunu bildiğini, ancak bazı konulara dikkat çekmek için toplum ve devlet tasarımını detaylı biçimde anlattığını düşünüyoruz….

More’dan önce bu konu Platon’un ‘Devlet’inde ve Farabi’nin ‘Medinetü’l-Fazıla’sıı'nda ele alınmış, İbn Tufeyl’in ‘Hay Bin Yakzan’ında da olay, büyük bir ustalıkla betimlenmişti…

Burada ideal veya ideale yakın durduğuna inandığımız ayrı dönemlerde, ayrı kültürlerde ve kendilerine has ‘ayrı dünyalarda’ yaşamış olan üç önemli şahsın ‘ortak aklı’ diyebileceğimiz, hasılası söz konusudur. Gerçekleşme imkânı kıt olsa bile, ‘iyiye özlem’ şeklinde psikolojik bir beklenti vücuda geliyor. Niyet güzel, ama Sünnetullah’ın değişmez yapısına, baskın çıkma şeklinde oluşan toplumsallığa, akıp giden hayata ve hakikate ne derece uygundur?

Bunu iyi tahlil etmek gerekir. Zira unutulan, es geçilen nokta bu olsa gerek! Kur’an’ın bizlere bildirdiği üzre insanlık tarihi bir açıdan ‘peygamberler tarihi’ olarak tanımlanabilirdi…

Zaten, günümüze kadar olan zaman diliminde insanlar arası mücadele ‘hak ve batıl; tevhid ve şirk’ eksenli bir kareye tekabül eder. Sayıları yüz küsur bin civarında olduğunu düşündüğümüz peygamberlere baktığımızda içlerinde kral olan da var; çevresine hükmeden; aynı zamanda da tebliği kendince akamete uğradığı düşüncesiyle kavmini terk edip giden Yunus peygamber misali Allah’ın elçileri de var.

Bu elçilere ek olarak, Hz. Peygamberden de bahsedebilirdik. Aç kaldığında karnına taş bağlayan; ayetlerin kesildiği fetret döneminde üzgün bir ruh haline sahip ve hicretin şartları oluştuğunda da Mekke şirk ortamını terk edip peyderpey Medine’leşen Yesrib’e yerleşip orayı yurt ittihaz eden bir peygamber, bir aile reisi ve nihayetinde ‘ümit ve korku arasında’ yaşamayı bilen bir insan evladıydı.

Dememiz o ki, hiçbir peygamber, lider ve yapacak çok işi olan(!) önderler ütopyalar peşinde koşturmamış ve zaman öldürmemiştir! Öldürmemişlerdir, çünkü onların kendilerince oluşturdukları hedeflerine ulaşmaları gerekiyordu! İşi hayale ve ütopyaya havale edip kaf dağında gezinip ekstrem düşünceler peşinde zaman öldürmemişlerdi…

Bundan dolayıdır da sadece ve sadece inançları, düşünceleri ve de şartları çerçevesinde işin doğallığına bürünüp, iplerini sağlam bir şekilde bağlamaya azami gayret göstermişlerdir

Ve de nasipleri oranında başarı denizinden yararlanmışlardır. Vermeye çalıştığımız peygamber lider ve önderlerin pratiklerinden anladığımız şudur ki; Ütopya da insanı hayalen rahatlatan bir yön olsa bile cehennemi ateşler içerisinde gerçekliğe ulaşmak daha sağlıklıdır diyebiliriz.

İdeal ve reel karşıtlığı…

Olaya tam tersi bir kıyaslama yoluyla yeniden bakalım; Belli bir dünya görüşü çerçevesinde siyasi, kültürel vb. formlar içerisinde verilen mücadele pratiğinde şunu görebiliriz; bir dürüstlük ve fikirsel namusluluk içerisinde ideal politiği savunmak her zaman erdemli bir iştir. Zorluğu, meşakkati ve çilesi vardır, ama insana en başta ruhsal bir gönençlilik hali kazandırır. Reel politik ise, sitem içi araçları ona teslim olmadan kullanabilme dışında her zaman beraberinde bir zilleti de getirir ve dayatır. Eğer, insan bir erdemliliğin peşinde ve ayırdında değilse, hiçbir zaman ‘ideal’e yanaşmaz, aksine ‘reel’ olana dört elle sarılır. Günümüzde böylesi bir manzaranın örnekleri bolca bulunmaktadır. İşte burada, bizce ‘reel politik’ Thomas More’un vb. ‘ütopyası’na tekabül eder. ‘İdeal Politik’ ise; belki de zar-zor gerçekleşecek bir hakikate…

Korku ve özentiden sadır olan ütopyalar gerçeği…

Ütopyalar, korkutucu veya özendirici o- larak ikiye ayrılabilir. Korku ütopyasına en iyi örnek olarak da George Orwel’in ‘1984’ü ve Huxley’in‘Yeni Dünyası’nı örnek verilebilirdi. Bir de Özendirici ütopyalarda vardı…

Burada dikkatleri çekmek istediğimiz şeyin, eserlerden yola çıkarsak–korku örnekleri hariç- özendirici olanlarının sanal bir mutluluk hissi verse bile kelimenin tam anlamıyla ‘ham hayal’ bir şey olduğu gerçeğidir elbette…

Bir bakıyoruz ki Erasmus, meşhur ‘Deliliğe Övgü’ adlı eserini Thomas More’a adamış. Burada belki de hayatın akışı içerisinde gerçekçilik, akılcılık/akıllılık işe yaramaz olmuş ki, Thomas More, eserine yer yer alaycı ama yalın bir üslup içerisinde özlü bir biçim oluşturarak eserini derleyip toparlamış! More’un eserinde ilkel komünal toplumun yaşantısının izlerini belirgin biçimde taşıdığını yazar bizlere söylemektedir. O zaman bize göre ütopya; sevimli ideal gerçeğin bir nevi teyididir(!)”

Ütopya’nın dogma olgusuyla ilişkisi…

İnsanlık tarihi, en fazla on bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Ve bu zaman dilimi içerisinde ilkel çerçeveli bir komünal topluma kim tesadüf etti ki, bunu en başta bizlere ‘bilimsel sosyalizm’ örgüsü içerisinde sunmaya çalışıyorlar? Anlaşılan odur ki, bazıları insanlık tarihinin, karanlıklar içerisinde başladığını ve o karanlıkları peyderpey aşıp, ‘ilkel komünal’den, köleciliğe, oradan da feodalizm’e, ardından da kapitalizm’e evrildiğini, devrimci Marksist bir söylem ve direnmeyle de Sosyalizm’e gelip evrildiğini, oradan da Komünizm’de bir karar kılacağını’ bizce dogmatik bir kalıp içerisinde telkin edip duruyorlardı…

Demek ki bize kabul ettirilmeye çalışılan ütopya onlar açısından ikiye ayrılıyordu;; Bunların İlki, korkulara dayalı ütopya, ikincisi ise, bir özendiricilik yönü olan ütopya. Özendirici ütopyanın hiçbir karşılığı bugüne kadar varit olmamıştır.

Ama korkulara dayalı ütopya, kendisini Alman Yahudisi ‘Das Kapital’ sahibi Karl Marx’ın Marksist teorisine dayandıran ve 17 Ekim Sovyet devrimiyle birlikte dünyayı kasıp kavuran sosyalizm alt basamaklı komünist dünya görüşü temeline dayanan bir ‘devletsiz toplum; devletsiz dünya’ amacını mündemiç bir ütopyadır! Bu, bir inançsızlık girdabında ve aynı oranda da karanlıklar içerisinde temeli atılan bir ütopyaydı! Ve karanlıklar içerisinde başlayan bu rüya bir gün geldi Mihail Gorbaçov’un ‘Glastnost ve Prestroika’sına takıldı! Gerçi bu, güçlü ütopyayı(!) Ama yaşayıp tarihe gömüldü…

Mihail Gorbaçov tek başına devirmedi! Kim ne derse desin, sonun başlangıcı Ekim devrimiyle birlikte zaten atılmıştı! Niye dersek, o devrim ve o devrime kaynaklık teşkil eden düşünce sığ bir düşünceydi. Kendi fanatizmini oluşturmuştu ve ayrıca kendi ‘selefizm’ini de hayata hakim kılma uğraşısı içerisinde olmuştu hep! Ruh ve maddeden teşekkül etmiş bir varlık olan insanı, onun yaratılışından kaynaklanan insani ve henüz yıpranmamış değerlerini anlayamamıştı.

O düşünce için insan unsuru sadece ve sadece maddeden ibaretti. İnsan dediğin çalışır, üretir, yer, içer, yatar, kalkar, gezer ve fakat hiç düşünmezdi! Daha doğrusu o felsefeye göre düşünmesine gerek te yoktu insan tekinin! İşte böyle bir şeydi ‘velhasılı kelam’komünist/devletsiz ütopya! Ve belki de insanoğlunun şahit olduğu ve pratize edilen en korkunç ütopya buydu diyebiliriz. Ki, o ütopya, bir hayli temelsiz olduğundan olacak ki, baştan beri yalanlarla sürdürülüyordu ilgililerince!

Anlaşılan şu ki, siz eğer bir ütopya sahibi iseniz, gün gelir ‘kendi söylediği yalanına kanmak zorunda kalan yalancı misali’ ütopyalarınızı baş tacı eder, her derde deva olursunuz! Halbuki, söylenenlerin hiçbir ilmi gerçekliği asla söz konusu olmamıştır bugüne kadar! Bir de aynı güruh, emperyalizm’i en son aşama olarak ta unutmamıştı! Ama kendi emperyalizmleri tedavülden kalkınca, onun yerine bir diğer emperyalizm, yani Amerikancılık, özellikle de 11 Eylül 2001 tarihinden itibaren gelip oturdu.

Bu yeni emperyalizm’in akademisyenleri, plancı, programcıları, istihbaratçıları vs. çok önceden harekete geçip, geleceğe yönelik bir yığın ütopya temelli varsayımlar, çıkarımlar, düzenlemeler üzerine kendine özgü Pentagon kanallı fikir kulüplerinde düşüncelerini yarıştırıp, bizlere dayatmaya çalıştılar; Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu ve Hunttigton’ın ‘Medeniyetler Çatışması Tezi’ gibi bir varsayımlar, olası işgaller vs. Günümüzde Evanjelik bir kasıntı, din ve mezhep adını kullanarak tüm dünyaya hükümran olunmak istenmektedir. Burada da bir ütopya söz konusu; ama bu ütopya, öteki için korku, beriki için ise, bir özendiricilikten de ziyade kılıcını gelip böğrümüze dayayan bir Vandalist ruh hali olarak durmaktadır!

***

Thomas More, kara düzende yaratılan hırsızlara atfen şöyle diyor: “Onları suş işlemeye yönelten kötü eğitimleridir. Yaptığınız, ilk önce hırsızlar yaratıp sonra da hırsız oldukları için onları cezalandırmaktan başka bir şey değildir.”(sh.28) T.More, bir hayalden kalkıp, varolan bir gerçeği dile getirirken aslına bize de ayna tutuyor aynı zamanda! T.More, önemli tesbitlerde bulunmaya devam ediyor. Hırsızlarla ilgili olarak, onların, “para çaldıkları için değil, adaleti hiçe saydıkları ve yasaları hiçe saydıkları için ölümle cezalandırıldığı söylenebilir.” diyor ve ekliyor, “O zaman da aşırı adaletin aşırı zarar vermek olduğu bir anlam çıkar.” diye de vurguluyor. Bizce bu önemli bir tesbittir.

Utopia ‘da Thomas More, kitap boyunca dostu olan Raphael Hythload’ı konuşturuyor. Yani T.More’un ‘kendisini sadece bu konuşmayı aktaran dinleyici olarak’ anlattığını düşünüyor ve şunları ilave etmek istiyoruz; “bu dinleyici ‘Londra vatandaşı ve valisi, en seçkin ve en etkili yazar, en bilge insan’dır! Bir yazar, ancak bu kadar hayale dalıp, birçok görevi deruhte edebilir! Hem vatandaş, hem vali, en seçkin ve en etkili yazar ve en bilge insan! İnsanın ‘helal olsun be abi!’ diyesi geliyor içinden! Ki, bizim kültürümüzde çıplak gözle bakıldığında, bir gıpta eseri olarak, böyle kişilikler hep önemsenir, ama düşüncelerinin zamansızlığı, temelsizliği ve asılsızlığı yüzünden de bir Osmanlıca deyim olan “Akıldan gayr-i müsalleh /akılsız, akıl silahından yoksun olanlar” ltifatına da muhatap olurdu…

Ütopist değil, gerçekçi bilge krallar…

Thomas more’dan bir önemli tespit daha “Krallar kendi adlarına filozof olmadıkça, gerçek filozofların tavsiyelerine asla kulak asmayacaklardır.” (sh.38) Demek oluyor ki, bilge krallara ihtiyacımız varmış!!!

Eğer var ise, çağımızda bizce iki bilge kral, gelip geçti. Biri, devrim olmayacağı bazı mahfillerce asla ve asla düşünülemeyen Şah’ın İranı’nda adeta ‘bir lokma, bir hırka’yla dünya şeytanlarına hayatı zindan eden İmam Humeyni(r.a); diğeri ise batı’nın doğusu’nda Bosna’da kimliği yok edilmiş bir halkı, yani Boşnakları, düştükleri yerden alıp silkindiren ve kendilerine döndüren ‘bilge kral’ lakaplı Aliya izzet Begoviç (r.a.)...

Bizim adamlar’ı vasfediyordu galiba!

“Başkalarını çılgınlıktan kurtarmaya çalışırken, onların arasında benim de çılgın gibi hareket etmem gerekecek.(sh.48)diyor Thomas More. İronik bir cümle, ama bizim tavizkar, ölçüsü kaçmış ve de ‘sistem içi araçlar’ gide gide sistemin bekası uğruna kullanmayı deneyen ‘gömlek değiştiricilerimizi ve onlardan aşağı kalmayan geniş/leyen bir kitleyi tanımlıyor diye de düşünebiliriz.

Ve…

Bu kısa dünya hayatında mutlaka herkesin şöyle veya böyle bir ütopyası olmuştur. Gerçi her ne kadar, kategorik olarak ütopya; korku ve özendiricilik olarak ikiye ayrılsa da belli bir ölçüde ‘ümit ve korku arasında’ yaşayan insan için, içerisinde bulunduğu sıkıntılı durumlardan en azından belli bir oranda kurtulmak ve ferahlamak adına ‘gerekli bir şey’di…

Hayat, temelsiz bir ciddiyet ve sırıtkanlık şeklinde belirginlik kazanarak yaşanmayacağı gibi, temelsiz bir ütopya da kişiye hiçbir şey kazandırmazdı. Evet, ütopyamız, ütopyalarımız olsundu, ama bizi hayattan da çekip koparmasın; düşüncemizi, dünya görüşümüzü, hayatımızı sağlam bir temel üzerine bina edelim; ciddiyeti elden bırakmadan, hayale de belli ölçüler dâhilinde yer vererek.

Son söz…

Belki de hayal olmadan gerçeklikler bulundukları zihinlerde neşvünema bulamayabilirler. Her fikrin, her düşüncenin kendine has iklimleri söz konusudur. Fikirler, düşünceler kendi iklimlerinde boy atarlar, büyürler, dal budak salarlar; hayata ve dünyaya…

Sait Alioğlu - 16.01.2017

,

537

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin