Sana bakan beni görecek; sen iyi olursan ustası kim diyecekler!

Sana bakan beni görecek; sen iyi olursan ustası kim diyecekler!

Sana bakan beni görecek; sen iyi olursan ustası kim diyecekler!

06.06.2016 - Fatih Çetinkaya
Sana bakan beni görecek; sen iyi olursan ustası kim diyecekler!

Birçoğumuzun çocukluk anıları arasında tekne orucu mutlaka vardır. Çocuk olmak bunu gerektirir çünkü. Hele bir de erkek evlatsanız, tekne orucu da ne imiş tam oruç tutarım ben, demişliğimiz de vardır. İftarlık Gazoz filmi de bize, henüz üç aylara bile girmemiş iken, tekne orucumuzu, sahurumuzu, iftarımızı ve teravilerimizi hatırlatan güzel bir film olmuş. Yüksel Aksu’nun Dondurmam Gaymak ve Entel Köy Efe Köy’e Karşı filmlerinden sonra bu filmin onun açısından bir ustalık eseri olduğunu söyleyebilirim.

Film ile ilgili yorumlarıma geçmeden önce değinmek istediğim bir konu var. Nagehan Alçı’nın film hakkında yaptığı en sert eleştirisi olan dinin bu filmde inceden inceye ötekileştirildiği iddiası, bana sorarsanız tam bir fiyaskodur. Nagehan Alçı, “sol” kimliği ile bilinen Yüksel Aksu’dan, sırf filmin isminde “İftar” kelimesi geçiyor diye Çağrı tadında bir film mi bekliyordu acaba?

İftarlık Gazoz, dini ötekileştirmemiş; hatta bizzat tutmuş, yaşadığınız din işte budur deyip gözümüzün içine kadar sokmuş. Dünya kupası final maçını teravih vaktine denk getiren FIFA’nın yerine imam mı eleştirmiş? (FIFA, finali teravih vaktine getirerek ayıp etmiş zaten.) Hayır. Bizzat yaşadığımız, sorgulamadığımız bir Müslümanlığı bize göstermiş. Nenelerimizin, dedelerimizin (atalarımızın) dini gibi yaşadığımız dinimizi göstermiş. Burada Müslüman bireyler olarak bize düşen ise oturup yaşadığımız dini adam akıllı yaşamak oluyor. Tam bu noktada geriye dönüp geçmişimize baktığımızda da teravih namazlarını kıldıran jet imamlarımızı hatırlayalım ya da güpegündüz halka açık yerlerde Ramazan ayıdır, oruçtur demeyip yemek yiyip çay içen insanları hatırlayalım. Elbette oruç kul ile Allah arasında, buna bir sözümüz yok. Dileyen tutar, dileyen de tutmaz. Oruçlu insanlara karşı da hassas olmak güzel bir inceliktir, mecburiyet değildir. Ama kimse kalkıp da aman ben şeker hastasıyım da, ağır işte çalışıyorum da sigarasız duramıyorum da falan da filan da demesin lütfen. Hepimiz en az bir kere de olsa, gerçekten hasta olmayıp, ağır işlerde çalışmayıp bu bahanelerin arkasına saklanan insanlardan görmüşüzdür. O insanlardan biri de olmuş olabiliriz. Eğer filme yansıyan bu sahneler inceden inceye dini ötekileştirmek ise, bu dine inandığını iddia eden biz kulların, bu davranışlar ile inandığımız dini ötekileştirmememiz gerekir. Dinin ötekileştirildiğini iddia etmemiz için, öncelikle dinimizi adam akıllı yaşıyor olmamız gerekir.

Filme dönüp bakacak olursak; İftarlık Gazoz, son yıllarda bu sektörün yoğun bir şekilde ilgi duyduğu Ege Bölgesi’nde çekilmiş ve Cem Yılmaz’ın da başarılı ağız taklidi ile tadından yenmez bir film olmuş. Ellerine sağlık Yüksel Aksu.

Ana kahramanlardan olan çocuk oyuncu Berat Efe Parlar’ın oynadığı Adem tipi ise -evet karakter değil, tip- ufacık bünyesinde hem sosyalizmi hem de Müslümanlığı taşıyarak, bu iki değer uğruna yaşadığı hayat ile aslında tek başına bu filmin de özeti olmuş. Şeyma Nur Kırmızı’nın da filmdeki İsmet Özel şiirinden yola çıkarak vardığı bu yargı, bize Nagehan Alçı’nın bir diğer eleştirisi olan, filmde Ramazan orucu ile ölüm orucunu bağdaştırılmaya çalışıldığı iddiasının da asılsız olduğunu gösteriyor; Çünkü film bir şeyleri birbirine bağlamaya çalışmıyor. Bağlı olan şeyler zaten var. Sosyalizmin beslendiği Müslümanlık da diyebiliriz buna. Filmdeki Adem tipi, bir yerde İsmet Özel’dir. Onun Amentü şiirinin girişindeki “İnsan eşref-i mahlûkattır” sözünü de filmdeki imam ile okumuş, tahsil görmüş, sosyalist olmuş Hasan karakterinden duymaktayız. İşte bir yanda din (imam), diğer yanda da sosyalizm (Hasan) etkisinde kalmış bir Adem’i izletiyor bize yönetmen. Adem’in nefsi ile mücadelesini izletiyor. Sadece nefsi mi? İnsanlarla olan mücadelesini de gözler önüne seriyor. Henüz küçük yaşlarda olan Adem’in, yaşadığı ilk oruç deneyiminde nasıl başarısız olduğunu sahneleyen yönetmeni de buradan tebrik etmek istiyorum; kullandığı semboller, ağaç, yasak meyve ve başarısızlığın hemen arkasından gelen pişmanlık gözyaşları takdir edilesidir.

Bir yandan sağ, diğer yandan da sol cenahın etkisinde kalan çocuk karakterimiz Adem, orucun kesifleştiği iftara yakın son anlarda, çeşmenin başında kitap okurken dalıp dalıp gördüğü rüyalar, filmin başından beri Adem’de toplanan bilgilerin sentezi niteliğindedir. Animasyon olarak sunulan bu rüyalar büyük insanların verdiği savaşı, kendini büyük zanneden Adem’in bilinçaltında çocukça sunuluyor bize. La Fontaine’nin Ağustos Böceği ve Karınca hikayesini okuyan Adem’in zihninde Ağustos böceği sanata -ve muhtemelen bilme yani akla- önem veren sol cenah iken, karınca ise çalışkan ve hep çalışan, tatilini adeta ahrette bekleyen mütedeyyin sağ cenahtır. Hatta hac yolundadır karınca. Önemli olan bir yere varmak değil, yolda olmaktır, der ve yoluna devam eder.

Filmde yerli ve milli olana yapılan vurgular bize o yılların sadece sosyalistlerinin değil, milliyetçilerinin de resmini sunuyor. Her ne kadar filmin sonlarına doğru sosyalist Hasan’a karşı milliyetçiler için kötü bir imaj oluşturulsa da o yılların Türkiyesinde bu her iki tarafın çok da masum olmadığını biliyoruz. Filmde gözümüzün içine kadar sokulan “Yurtta sulh, cihanda sulh” tabelası da son zamanlardaki terör olaylarından ötürü olsa gerek diye düşünüyorum. Bir de Adem’in soluklandığı çeşmede yazan “Bağımsız Türkiye” duvar yazısı için de yönetmenin barışçıl kaygılar taşıdığını, parçalayıcı değil de bütünleştirici olma çabaları diyebiliriz. Elbette bu konuda filme bütçe ayıran Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da etkisi yadsınamaz. Sonuçta bu film Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filminden sonra en çok destek alan ikinci filmdir.

Filmde değinilen bir başka konu da usta-çırak ilişkisidir. Cibar Kemal Usta (Cem Yılmaz) filmin bir sahnesinde çıraklık-ustalık ilişkilerine de değiniyor. Çırak olmak evlat olmak gibidir. Usta, baba yarısıdır. Sana bakan beni görecek; sen iyi olursan ustası kim diyecekler, kötü olursan ustası belli diyecekler… gibi sözlerle günümüzde önemsizleşen, duyarsızlaştığımız usta-çırak ilişkisi de işleniyor filmde.

Toparlayacak olursak, iki farklı oruç deneyimini bize sunan film, ilk deneyiminde başarısız olan Adem'in ikinci deneyiminde başardığını ve bu dünyadan zafer işareti ile çekip gittiğini ekranlara taşırken, hepimizin de heybesine bir şeyler bırakıyor.

Dipnot: Adem, oruçlu oruçlu sahilde gazoz satmaya çalışırken ona bir şeyler içirmek yedirmek için adeta musallat olan yaşlıca teyzenin bir sözü, yönetmen Yüksel Aksu’nun kendisine üstad kabul ettiği Ahmet Uluçay’a bir saygı duruştur.

“Karpuz var, yen mi? Sulu sulu, kabuğundan gemiler yaparsın hem?”

Fatih Çetinkaya - 06.06.2016

,

1158

Fatih Çetinkaya Hakkında

Fatih Çetinkaya

Dumlupınar Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı yüksek lisans öğrencisi

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin