ŞEHRİM AŞK

ŞEHRİM AŞK

ŞEHRİM AŞK

31.03.2015 - Ayşegül Uyar
ŞEHRİM AŞK

Ses var, çok ses var Allah’ım. Her bir köşeden yükselen çığlıklar, ağıtlar, bir duman bulutu gibi etrafı sinsice saran fısıltılar, kendi kendine mırıldanmalar, konuşmalar, konuşmalar… Bitimsiz, sonsuz, arkasız, yarınsız, tümcesiz, sesler yığını olan konuşmalar.

Sonra konuştukça büyüyen yaralar, yankılar, yangınlar, azan dertler, çare bulamadığımız hüzünler, yorgunluklar, kırgınlıklar, yalnızlıklar var. Hepsinin bir yumak gibi sarıldığı dolandığı yığıldığı yüreklerimiz var. Yorgun yüreklerimiz, bulanık bakışlarımız, titrek ellerimiz var Allah’ım. Bir de biraz olsun dinlenmek, serinlemek, nefes nefese kalan ruhlarımızı teskin etmek isteyişlerimiz var. Yeniden besmele çekerek başa dönmek istemelerimiz var mesela. “Bu kulluğu en başa alabilir miyiz rabbim!” deyişlerimiz, pişman oluşlarımız, tövbe üstüne tövbe edişlerimiz. İpliğini sarıp bozan, tekrar sarıp tekrar bozan o kadın gibi açıp açıp sarışlarımız, bir ileri iki geri gidişlerimiz var. İmamesini yitirmiş bir tesbihin taneleri gibi dağıldıkça dağılıyoruz, feryatlarımız da var.

Her seferinde büyük bir acziyetle bizi derleyip toplayacak tek kapının senin kapın olduğunu yeniden idrak ediyoruz. Her idrak kendi kulluklarımızın hafızasında birer derin çizik şimdilerde. Ve Mekke/ Ümmü’l-Kura, Kâbe/ Beyt-i Atik kendimizle yüzleşeceğimiz en berrak ayna bu dünyada. Kendini görmek isteyenin gittiği en son durak, hem de ilk merci. Kutlu yolculuk oluşu bundan sebep değil mi? Kendimize yeniden dönüşün kodları gizli orada. Eve dön! diyen şairin kastının varıp dayandığı son nokta işte o ev mi?

Kâbe…

“İnsan olmanın kul olmakla ilişkisini ve benim için neyi kastettiğini keşfetmeye gidiyorum.” deyince Leyla İpekçi içimizin sızlayışı bundan. Ezelden verilen randevunun vakti saati gelince beyte çağrılan her kulun telaş ve mahcubiyetle yola düşüşü; bir pınardan kana kana içmiş yine de doymamış çobanın ağzı bir tutam tuz olan sürüsüne anlatması gibi değil mi geride kalanların hali? Senin benim gibi geride kalanların bir gün davet edilmek ümidi ile beyte ve onu hac etmeye dair her söze kulak kesilmesi de bundan. Hiç gitmediği şehirlerin hiç bilmediği kokularını özlemek gibi bir hisse sahip olabiliyorsa insanoğlu buna en yakışan yerdir Mekke.

İstanbul, Medine, Mekke, Kudüs hattında bir hatırat sunuyor bize Leyla İpekçi. Bir hastanenin buz gibi emar odasında başlayıp Mekke’ye oradan Kudüs’e uzanan bir yolculuğa, gerçeğe yaslanmış bir roman tadında eşlik ediyoruz oturduğumuz şehirlerden. Balkondan gökyüzüne bakarken bu göğün yıldızlarının birden Medine yıldızları oluşuna şahit oluyoruz. Şehrin en keşmekeş sokaklarında dolaşırken Mekke’nin celali sarıyor etrafı. Ya İstanbul, İstanbul’un namütenahi kokusu gelmedi mi sizin de burnunuza?

“Kendiliğinden söylenmiş hiçbir şey yoktur.” derken yazar, elleriniz arasında duran kitabın bir tesadüften ötesine gebe olduğunu bilmenin o tatlı hissi sarıyor etrafı. Hac tek kişilik bir imtihanlar silsilesi iken kendimizi keşfetmenin o zorlu ve esrarlı perdelerini açıyor İpekçe, dilinin en cömert imkânları ile. Daha ilk satırlarda iyiden iyiye hissediliyor ki bu sözler söylenmek için söylenmemiş, yüreği dağlamış da gelmiş. Bencillikten kurtulup kendine dönen, kendi biricikliğini keşfeden, uyanık bir bilincin iz sürüşü oluyor tüm bir yolculuk manzumesi.

Sahi kul kendi kusuru ile meşgul olup başkalarının kusurlarını görmez ise milyonlarca insanın dâhil olduğu bir ibadet nasıl olur? Kavgalar, itişmeler, kırgınlıklar, yorgunluklar nasıl da kalkar ortadan usulca? Milyonlarca kul bir anda tek vücud olursa elinde asa ile İbrahim (as.), bir tepede koşarken Hacer (as.), ağlarken İsmail(as.) nasıl da çıkıverir ortaya? Kâbe etrafında yükselen onca binaya rağmen tüm haşmet ve haşyeti ile nasıl çöl gecelerinin tek yıldızı olmayı başarır bir bir anlatıyor yazar size. Hayır, anlatmıyor yaşıyor aslında. Leyla İpekçi kendi keşfinin kapılarını olanca gerçekliği ile araladıkça burada bizim de yüzümüz aydınlanıyor mutlulukla.

Haccın her bir anı bu yekpare kulluğun birer yansıması oluyor yazarın gözünde. Milyonlarca yıldır devam eden ritüeller, hareketler hatta öyle ki yürüyüşler konuşmalar, bakmalar, susmalar Kâbe’de nasıl birer ibadet oluyor ve aslında nefes aldığımız her bir an sadece bir bilinç farkı ile nasıl ibadet ve rızaya dönüşüveriyor bir kez daha keşfediliyor Şehrim Aşk’ın sayfalarında.

Adına kulluk denilen şu gönüllü ‘köleliğin’ doğrusal değil dairesel bir helezonu andırdığını görüyoruz bir kez daha. Bu öyle bir yolculuk ki geri dönmek de ileri gitmek de mümkün. Biten imtihanlar yeniden başlayabilir bu yolda. Duraklar tekrar edebilir. Onca hatadan sonra başa dönme hakkı olduğu gibi onca güzel işi götüren bir çirkinlik de mümkün. Durmadan kendi içine kıvrılan bu yolda bunca mümkün içinde na-mümkün olan tek şey ona kulluk etmemek. Bu yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük keşfi değil de nedir?

Burası yeni başlangıçlar, vazgeçişler için öyle bir merkez ki farkındalık taşıyan her hareket âdem olan bedenleri adam etmeye yöneliyor. Yazarın dediği gibi var ile yok, çamur ile nur arasında yaratılan insanın kuş tüyü yastıklardan şilte döşeklere düşüşünü, az önce huzurda iken dünyanın huzursuzluğuna geçiverişini en keskin halleri ile görüyoruz burada.

İki umre arasında taçlanan haccın, ard arda ziyaret edilen üç kutsal mescidin hikâyesi bütün gerçekliği ile ruhlarımızda salınırken kitabın sonuna geliveriyoruz işte. Sahi cidden sona mı geldik şimdi? Oysa her şey birbiri ile öyle ilintili, dağınık ve alelade görünen her bir iş öyle tamam ki hayretler içinde kalmamak mümkün değil bu sonda.

Şehirlerimizden kâh rüyalar kâh dualarla eşlik ettiğimiz bu yolculuğun sonunda artık biliyoruz. Bitmiş gibi görünse de kulluklarımız durmaksızın tavaf edilen Kâbe gibi ve biz başa dönüyoruz, yeniden en güzelini yapmak için…

 

Not: Bu yazı daha önce İtibar Dergisi 40. Sayıda yer almıştır.

                                                                                      

 

 

Ayşegül Uyar - 31.03.2015

,

2215

Ayşegül Uyar Hakkında

Ayşegül Uyar

Elma ağaçlarının dallarında dayısının anlattığı masallarla büyüyen bir kız çocuğuydu. Zannederdi ki herkesin bir masalı vardı günü gelince cebinden çıkartıp ortaya koyacağı. Sonra büyüdü ve kendine kendinden başka bir anlatıcı olmadığını gördü.

"Hayat senin kitaplarda bildiğin gibi değil" diyenlere inat kitaplara ve masallara sarıldı. Hukuk tahsili beklerken ilahiyata düşünce kırılır gibi oldu kaleme. Ne ki kitapla ahdi bitmeyince kalemi koyamadı bir kenara. Bir gün tekrar sarıldı kaleme, kelamı yaratan rabbe hamd ile... Artık biliyordu konuşmak, okumak ve yazmak aklı zayi etmemek için birer nimetti.

Şimdilerde yazıyor, en çok kendi için bir de ömrümün duası dediği oğlu için...

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin