Senem Gezeroğlu ile Hakikatin Kıyısında Öykü Molası

Senem Gezeroğlu ile Hakikatin Kıyısında Öykü Molası

Senem Gezeroğlu ile Hakikatin Kıyısında Öykü Molası

29.06.2018 - Merve Yüksel
Senem Gezeroğlu ile Hakikatin Kıyısında Öykü Molası

Geleneksel öykü kurgusunu tersyüz eden Senem Gezeroğlu, öykülerinde kurguladığı kişilerin iç dünyasını ve içselleştirdikleri yaşamlarını başarıyla anlatır. Bu anlatım onun, düşsel ile gerçekliği belli bir denge içinde birbirine karıştırarak, metinlerasılık üstkurmaca tekniğiyle postmodern bir öykü evreni yaratmasına yol açar.

Kullandığı dil ile yaratılan evrende, içinde bulunduğumuz evimizin ve mahallemizin insanlarını, hayatın akışı içinde unutulan ayrıntıları, kendi varlığımız üzerinde fark edemediğimiz yanlarımızı, zaman kavramını bir varoluşsal sorgulamadan yola çıkarak anlatan Gezeroğlu, gerçek- kurmaca yoluna başvurarak hayattaki her şeyin öykü konusu olabileceğini başarıyla gösterir.

İnsanı insan yapan mütevazılık erdemini naif yüreğinde ve okunası güzellikteki öykülerinde taşıyan; Harflerin Aşkı, Zaman Dursun İstedim, Unuttum Yalnız kitaplarının sahibi Yazar Senem Gezeroğlu ile öykü metaforunun kıyısında demlendik, keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sayın Senem Gezeroğlu, öykülerinizin mihenk taşı ayrıntılar ve derinlik. Üzerine zekânızın size has rengi de değdiği zaman değişik cümle yapılarıyla ve biçimsel farklılıklarıyla kısa ama okuru yormayan, düşündürdüğü yerde bilgilendiren ve çoğaltan öyküler çıkıyor ortaya. Peki, Senem Gezeroğlu'nun öykücülük serüveninde yeri nedir? Bize kendinizi minimal bir öykü tadında anlatır mısınız?

Minimal öykü tadında deyince cevabın şekli de değişir tabii ki. Kısa öykü-masal gibi bir cevap yazayım, okuyan da ne görürse onu alsın.

Zamanın behrinde sokakları aynalarla çevrili bir ülke varmış. Orada yaşayan insanlar ne zaman dışarı çıksa kendine bakar bakar hayran k

alırmış. Bunların içinde küçük bir kız varmış ki o da aynalara hayranmış. Ama onun farklı şöyle ki, diğer insanlar aynada gördüğü görüntüye kapılıp giderken o kız bizzat aynanın kendisine derin bir his besliyormuş. Sokaklardan geçerken gördüğü her yeni ayna bir öncekinden daha güzel, daha cilalı, daha ışıklı parlıyormuş kızın gözlerinde. Küçük kız, gördükçe görmek istiyormuş. Ülkenin bütün aynalarına bakmak ve onları yüzlerinden okumak istiyormuş. Gel zaman git zaman, dağ bayır geze geze bir ayna, diğerlerinden çok büyük, çok farklı, çok cilalı, çok ışıklı bir ayna görmüş. Ona bakmaktan gözlerini alamamış. Ona bakmaktan yüreğini de alamamış ki yüreği aynada kalmış. Âşık olmuş küçük kız bu cilalı nesneye. Ama nesnede gördüğü görüntüye değil aynanın kendisine.. Âşık olunca durmamış tabii, daha da yaklaşmış, daha da bakmış ama öyle çok bakmış ki sonunda aynaya yansıyan ışık, küçük kızın gözlerini kör etmiş. Aşkın gözünün kör olduğu buradan geliyormuş. Küçük kız gözlerinin gitmesine değil bir daha aynayı göremeyecek olmasına üzülüp ağlamaya başlamış. Gözünden akan yaş aynanın ruhuna damlamış. Onun kristallerini dile getirmiş, daha yakmış. Eğer demiş ayna, eğer kabul edersen sana gözlerini yeniden verebilirim. Hem de bir çift değil sana binlerce çift göz verebilirim. Ama bir şartla ki artık gerçek bir insan olamayacaksın, diğer insanlar gibi bu şehrin sokaklarında dolaşamayacaksın, tüm gerçekliği terk edip bir hayalle yaşayacaksın. Tamam demiş küçük kız, bundan sonraki hayatımda kör kalmaktansa ölürüm ama görürüm daha iyi. Bu andan sonra ayna kendi içinden kocaman bir ışık vermiş yeryüzüne. Öyle büyük bir ışıkmış ki bu, tek bir huzmesi evrenin tüm karanlığına yetebilecek düzeydeymiş. Küçük kız, bu ışıktan içeri girmiş. Artık aynanın içindeymiş. Bedeni kaybolmuş, gerçeklikten hayale dikey geçiş yaptığı için bedeni bir siluete benzemiş. Gözleri açılmış, etrafına ışık ve renk saçılmış. Ama kocaman bir boşluğun içindeymiş. Aynanın öte tarafında karanlıkta, boşlukta ve yalnız kalan küçük kız sıkılmamak için kendine hikâyeler uydurmaya başlamış. Anlattığı hikâyeler dilden dile dolaşmış. Ülkedeki herkes bu “konuşan ayna”nın sırrını öğrenmek için onun yanına koşmaya başlamış. Küçük kız, kendisine bakan ve karşısında duran her insanda, onların gözlerinde kendini görür olmuş bu sefer. Onların hikâyelerini kendi gözleriyle birleştirip bu aynanın sonsuz boşluğuna atıyormuş. Attığı her hikâye aynanın dışından çıkıp tüm dünyaya yayılıyormuş. Sonra bir gün bu ülkede bir deprem olmuş, bütün aynalar kırılmış. Dışarıdaki insanlar birkaç gün sonra her şeyi unutmuş, küçük kıza ne olduğu bilinmiyor. Herhalde büyümüştür.

Senem Hanım, okurda estetik haz uyandırmak, okurun çağrışım dünyasını harekete geçirmek, metinler arası ilişkiler bağlamında öykünün çatısını kurup kurgusunu oluşturmak sizin öykülerinizde başarıyla ön plana çıkıyor. Hem gelenekle hem de ironi ve üst kurmaca yoluyla oluşturduğunuz bu metinler arası ilişkiler öykülerinize bir işlev yüklüyor. İyi bir öykü yazarı ya da iyi bir öykü okuyucusu olmak bağlamında sizin yüreğinizdeki bu zenginliği hiç azalmadan geçmişten günümüze getiren ve öykülerinizi farklı kılan nedir?

Bu güzel tespitleriniz için çok teşekkür ederim. Aslında buna nasıl cevap versem bilemedim, öykülerimi farklı kılan şeyi tespit etmek eleştirmenlere düşer. Ama yazar ve eleştirmen kimliğimi birbirine karıştırıp öykülerime dışarıdan bakarak ve sizin de tespitlerinize ilave olarak birkaç şey söyleyebilirim.

Öykülerimde önemsediğim belli şeyler var. Bunların başında kurgu, dil ve özgünlük geliyor. Kurguyu oluştururken aklıma, dili kullanırken kalbime bakıyorum; sonra bu ikisini elime alıp benden önce yazılanlara bakıyorum, onlardan farklı bir şey söylemiş miyim ya da onlarla söylediğim aynı şeyi farklı bir şekilde söylemiş miyim, bu kısım da benim özgünlük çıtamı oluşturuyor. Hâl böyle olunca benden önce yazılmış metinleri iyi bilmem gerekiyor. Ama bu gereklilik hâli zaten çok küçük yaşlarda okuma serüvenimle başlayan bir şeydi. Okumayı öğrenir öğrenmez kendimi kitapların arasında buldum. Okuduğum her yeni kitap yeni bir dünyaydı benim için. Bambaşka evrenlerin anahtarıydı. Okudum, okudum, okudum. İnsan okurken, kitapların arasında kaybolmuşken gerçeklerden kopabiliyor bazen. Ben de bu gerçek dünyadan uzaklaşıp bolca hayal kurdum. Çok fazla hayal kurdum. O hayaller gerçeklere perde çekti, beni de içine çekti. Sonra bir baktım bana gerçek dünya ve onun kuralları, acıları, savaşları değil kitaplarla inşa edilmiş hayal dünyası daha iyi geliyor. Bu dünyayı kendime daha iyi kurmak için daha çok okudum. Şimdi öykülerimin arasında gülümseyen ve kendini metinlerarasılıkla gösteren şeyler, bu dünyanın gölgeleridir. Okuduklarım bir zaman sonra yazdıklarıma sızmaya başladı. Bu hem bilinçli hem bilinçdışı bir şey. Düşünsenize içinizde binlerce dünya var, binlerce karakter, binlerce his ve fikir, elbette onlar da başka dünyalar istiyor, içim sıkıldıkça içimden fışkırıp yazdıklarıma sirayet ediyor. Birikiyor, birikiyor ve taşıyorum. Elbette geçmişten, benden öncekilerden ve günümüz metinlerinden besleniyorum. Ama yıkmadan da yapılmıyor. Özgün kalabilmek ve yeni bir dünya kurabilmek adına, okuduğum birçok şeyi yıkıp yenisini kurmaya çalışıyorum. Kurmaca… Ve kurmacayı postmodern anlatı teknikleriyle destekleyen anlatım bunun için biçilmiş kaftan.

İnsan ezelden güzele âşinadır şairin dediği gibi. Öykü, deneme, şiir yazmaktan yani edebiyattan kasıt da insanın -güzel olanı ayırt edebildiği- gönlüne seslenebilmektir. Ve yine edebiyattan kasıt, Allah'ın bize lütfettiği, doğruya baş eğen ve adeta bir refleksimizmiş gibi olan vicdana da seslenebilmektir. Buna, günümüzün pek çok edebiyatçısı, edebiyatın zaten estetik bir zevk uyandırabilmek için var olduğu iddiasıyla aynı doğrultuda bakabilir. Fakat estetik, salt bir güzelliği temsil ediyorsa, toplumların, özellikle de bu toprakların insanının edebiyatla olan sıkı ilişkisi çok abes kalırdı doğrusu. Sizce edebiyat, yazdığınız ve yazılmış öyküler, insanın gönlüne ve vicdanına aynı anda sirayet edebilmesi için, nasıl bir muhteva ve biçime sahip olmalılar?

Her şeyden önce bir söz okurun gönlüne ve vicdanına sirayet etmek istiyorsa yazarın gönlünden ve vicdanından çıkmış olmalıdır. Neye ulaşmak istediğimiz nerede durduğumuzla da ilişkilidir. İnsan fıtratı gereği güzele meyillidir. Güzel bir kuş, güzel bir söz, güzel bir bina, güzel bir şey işte. “Bir şey yap güzel olsun” dediği gibi Kutlu'nun, güzel bir şey de yapmak gerekir. Güzellik sadece dışarıda değil, insanın içindedir ve uyandırılması gerekir çünkü. Bu güzelliği uyandırma yollarından biri de sanat. Sanatla uğraşan insanlar ister istemez güzele, iyiye, estetiğe meyillidir ve etrafına da böyle bakar. Baktığını görür, oturur yazar, resmini yapar, heykelini diker, sesini besteler, hareketini taklit eder ama illa bir “bir şey yap”ar. Bu yaptığı şey, diğer insanlarda başka bir şey uyandırır. İşte o şey “estetik”tir, güzelliktir. Soruyla ilişkili olarak, bu estetik haz salt bir güzellik temsili midir? Hayır. Çünkü o zaman sadece biçim kalır geriye. Öz, mana, muhteviyat yoksa tek başına biçimin bir anlamı yoktur ki tek başına biçim de sanat değildir zaten. Çünkü insanda güzellik uyandırmaz, uyandırmıyorsa ortada sanat eseri yok, bir yığın var demektir. Bir yığın harf, bir yığın boya, bir yığın nota ya da her neyse… Öz nedir, içtir. İçten gelen ve içe seslenendir. Dolayısıyla benim için bir sanat eserinin karşı tarafı etkilemesi için, kişinin içinden çıkmış olması önemli. Kalbinden, hissinden, fikrinden. Sanatçının bir derdi olması önemli. Dertten kastım acılar içinde kıvranması demek değil, onu rahatsız eden bir şeyler olmalı. Yanmadan yakamazsın. Sanatçı dediğin de biraz böyle galiba, anlattığı meseleyi öncelikle kendisi dert edebilmeli. Biçim, teknik sonraki iş. Ama gerekli bir iş.

32458583_10156393527207200_2010661116824256512_n

Her yazar belirli bir ideolojiye sahip değilse de belirli düşüncelere sahip. Fakat yine her yazar, bu sahip olduğu düşünceleri, yazdığı öykülerde doğrudan söylemek yerine kafasında oluşturduğu karakterlere söyletme çabasında. Daha da ötesi, mesaj vermek istemeyen hiçbir eser yoktur. Tam da bu noktada Senem Hanım, mesajı iletebilme konusunda hayli çaba harcayan yazar, eserlerinde mesela Doğu'yu anlatabilmek için çırpınan bir karakterin karşısına Batı'yı savunan bir karakter daha çıkarıyor. Bu bir çeşit 'modern somutlama'dır zannediyorum. Sizce de yazarın sahip olduğu ideolojinin daha anlaşılabilir olması için gerçekten, "âlemde her şey zıddıyla kâimdir" sözüne mi itaat etmesi gerekir, bunun yanında siz düşüncelerinizi öykülerinize hangi faktörlerle yansıtmaktan yanasınız?

Mesaj vermek istemeyen hiçbir eser yoktur, evet doğru. Çünkü metnin kendisi mesajın da kendisidir. Kimisi bu mesajı ulu orta bağırır kimisi de harflerin, cümlelerin, karakterlerin arasına gizler. Ben, özellikle kurmacada ikincisinden yanayım. Mesajdan kastım, bir önceki soruyla da ilişkili olarak meselemdir, derdimdir. Bunu görmek ve göstermek için kurmaca dünyamda karakterler aracılığıyla yeni bir alan inşa ediyorum. Bu alanda herkes var. Doğu'yu savunan da Batı'yı savunan da, kadın da erkek de, akıllı da deli de, Müslüman da inançsız da… Tıpkı dünya gibi, hayat gibi. Zaten sanat eseri de böyle bir şey, yansıma dediğimiz, mimesis dediğimiz şey. Bütün zıtlıklarıyla, çatışmalarıyla, kutup noktalarıyla her renkten, her dilden, her görüşten, herkese yer vermeye çalışıyorum öykülerimde. Çünkü azınlığın değil insanın öyküsünü yazıyorum ben. İnsanlar nasıl çeşit çeşit, farklı farklıysa benim öykülerimde yer alan karakterler de öyledir, birbiriyle çatışma içindedir ama böyle olduğu için güzeldir. Kaosta gizlenen kozmos bir bakıma. Düzensizlikten doğan düzen, çatışmadan çıkan uyum da diyebiliriz buna. Belki postmodernizmin bir etkisi bilmiyorum ama öykülerimde çok sesliliği, çok renkliliği, çoğulluğu seviyorum. Yazar olarak benim meselem, benim derdim başkadır ama karakterlerimin de dünyasına saygı duyuyorum. Bu açıdan bakınca öykü yazmak bana başkalarının hayatlarına daha farklı bakabilmeyi öğretti; insanı ne olursa olsun, nereye bağlı olursa olsun, onun önce insan olduğunu kabullenmeyi ve onu anlamayı öğretti.

Senem Hanım, çeşitli edebiyat dergilerinde sizinle yapılan söyleşileri okuduğumda, yazmaktan ziyade okumanın sizin için vazgeçilmez olduğunu ve yazmaya erken başlasanız da okumaya daha erken başladığınızı fark ettim. Buradan yola çıkarak fakat bunlardan ayrılan bir noktada, cevabını merak ettiğim bir soru var: Yaşamak, okumak ve yazmak üçlüsü diye bir döngü var, sizce bu döngüye bir yandan bilinçli diğer yandan hiç farkında olmaksızın katılan –hem okuyan hem yazan hem yaşayan olarak- yalnızca yazarlar mıdır yoksa hayatın kendisi zaten bir döngüdür de okurlar kendince yazarlar kendince hayatın içine bir döngü daha mı eklerler? Kısacası okumak, yazmak ve yaşamak bize farkındalıklı bir hayatı mı beraberinde getirir yoksa farkındalığımız mı bizi bunlara götürür?

Önce ilkine cevap vereyim, çok güzel bir tespit yapmışsınız. Benim cevabım da bu tespite katılmakla birlikte onu biraz daha derinleştirmek olacaktır. Yaşamak, okumak ve yazmak üçlüsüyle şekillenen bir döngü benim hayatımın ta kendisidir neredeyse. Ama yaşamak tek başına yeterli değildir buna bende bir de yaşayamamak eklenir. Yaşayamadığım zaman daha iyi yazdığımı hissediyorum. Çünkü kendime yaşamak için yeni bir alan kuruyorum, oranın sahibi benim, oranın iyisi kötüsü benim, orada olacakların olma sebebi benim. Yani orası benim dünyam. Dışarıdaki dünyada yaşayamadığım zaman bu dünyaya sığınıp kalem oynatarak nefes almaya çalışmam hep bundan. Dolayısıyla benim hayatımda yaşayamamak ve yazmak arasında doğrudan bir ilişki var. Tabii burada yaşamaktan kastımızın ne olduğu da önemli. İyi bir eş mi, iyi bir iş mi, iyi yerler ve iyi yemekler mi? Bence bunlar değil. Yaşamak, her gün sıradan ve basit eylemleri, sadece id'e hizmet eden faaliyetleri gerçekleştirip ardından da hiçbir şey bırakmadan ölmek değil. Hayatın başka bir anlamı olmalı. İnsanın kendine, çevresine ve evrene dair bir anlam arayışı, bir değerler sistemi olmalı. İnsan “ol”malı. Bizi “öl”meye yaklaştıran zamana inat “ol”maya yaklaştıran yaşanmışlıklar olmalı. İşte o zaman yaşadım diyebiliyorum. Yaşayamadıysam yazıyorum.

32665302_10156393526187200_5186559367998078976_n

Okumak zaten hep var. Sizin de belirttiğiniz gibi okumak benim önceliğimdir. Yazmadan durabilirim ama okumadan duramam, sadece yazmak için binlerce yeni dünyadan mahrum kalamam. Okumadan mahrum kalan bir yazma serüvenine de inanmam zaten.

Bu üçünün sırası var mıdır, önce yaşanır sonra okunur, sonra yazılır mı derseniz bence böyle sistematik bir şey değildir bu. Çoğu zaman hepsi iç içe geçmiştir. Tam okuduğumu sandığım anda kafamda çoktan bir öykü yazmışımdır ya da öykünün başına oturup yazıyorken bir yandan da telefona gelen mesaja cevap veriyorum, dizi izliyorumdur. Hepsi birbiriyle iç içe, ayrılamaz ama bir bütün de olamaz, biri diğerine karışır öteki birini besler, ondan faydalanır ama çoğunlukla her biri de tek başınadır ve buna rağmen esas bütünün parçalarıdır. Esas bütün insandır.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Güzel sorularınız için asıl ben teşekkür ederim. Harflere gözü değen herkese selam ile.

Merve Yüksel - 29.06.2018

,

2264

Merve Yüksel Hakkında

Merve Yüksel

Kitap sever, deniz sever, camilerin ezan seslerinin bereketinde yaşar; sadece olduğu gibi yaşamaya çalışan, gördüğünün ve yaşadığının hakkını vermeye çalışan bir kul...

 

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin