Ses: İçimizdeki Yabancı

Ses: İçimizdeki Yabancı

Ses: İçimizdeki Yabancı

27.09.2021 - Mustafa BUĞAZ
Ses: İçimizdeki Yabancı

‘’Adamın biri tüylerini yolduğu bülbülde yiyecek pek bir şey bulamayınca demiş ki: ‘’ Sesten başka bir şey yokmuş sende de.’’

Plutarkhos, ‘’ Sayings of Spartans’’ Moralia, 233a

‘’Anlam bulmak için şiiri deşmek, eti için bülbülü öldürmek gibidir.’’

Ahmet Haşim

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

Baki

Bir kişinin dış görünüşü/görünümü ile sesi arasında hiç uyuşmayan bir şey vardır. Günlük hayatımızda sıklıkla karşılaştığımız bir tuhaflıktır bu. Kendimizi ona alıştırana kadar hep bize saçma gelir. O sesin o bedenden nasıl çıktığına bir türlü anlam veremeyiz. Ses, hiç de o kişiye benzemiyordur ya da o kişi sesine hiç mi hiç benzemiyordur. Ses karşımızdakinin bedeninde iğreti gibi duruyordur adeta. Bu yüzden sanki kişinin içinden bir yabancı konuşuyormuş algısına kapılırız. Bu ses derinlerden, kaynağı bilinmeyen bir yerden, karından, mideden gelir gibidir.

Mladen Dolar ‘Sahibinin Sesi’ adlı kitabında insan sesinin bu garipliğinin peşine düşerek onu ilk defa psikanalitik bağlamda inceler. Yazarın iddiasına göre, insan sesi anlamı taşımanın ve estetik bir değer ifade etmenin yanında üçüncü bir düzeye sahiptir: ‘’Anlam iletimi esnasında buhar olup uçmayan, fetişist bir hürmet nesnesi halinde de katılaşmayan, çağrıda bir kör nokta olarak kalan estetik takdirinse paraziti olarak işleyen bir nesne.’’ Bu nesne, sürekli imleyen, anlam üreten sesin içinde, anlamlandırılamayan, bağımsız hareket eden, bir fazlalık, bir artık değer olarak varlığını sürdürür. Adeta bir parazit gibidir. Bedenden çıkan fakat bedene ait olmayan, dili ayakta tutan fakat onun bir parçası olmayan karanlık bir bölgede durur. Dili bedene bağlar fakat her ikisine de ait değildir. (sf-76)

O akuzmatik bir sestir. Kaynağı görülemez. Kökeni saptanamaz. Yeri belirlenemez. Bu ses bedenden çıkar fakat bedene oturmaz, onun üzerinde bir yumru gibidir. Hitchock’un ‘’Sapık ‘’ filminde Norman Bates’in çıkardığı sestir. Bedenden yoksun bir ses olduğu için huzursuzluk yaratır, bu yönüyle tekinsizidir. Oz Büyücüsü’ndeki perdenin arkasından konuşan sahte büyücünün sesidir. Ya da yüzünü göstermeden perdenin arkasından öğrencileriyle beş yıl ders işleyen Pisagorun sesidir. Topluluklara etkileyici konuşmalar yaparak peşinden sürükleyen Führer’in sesidir. İçimizde sürekli konuşan, bize güzel öğütler veren vicdanımızın ya da Tanrının sesidir. Bu yüzden çok güçlüdür. Etkileyicidir.

Yazara göre her ses çıkarma, özü gereği vantrilokluktur. Vantrilokluk bizatihi sese, sesin bünyevi akuzmatik karakterine ilişkindir. Ses bedenin içinden, karından, mideden, - ağzın faaliyetine uymayan ve indirgenemez olan bir şeyden- gelir. (sf-73) Açıklığı görüyor olmamız sesin gizemini ortadan kaldırmaz, aksine esrarı büyütür:

‘’Kapatılamayacak bir gedik, insan bedenini ‘kendi’ sesinden ilelebet ayırır. Ses hayaletimsi bir özellik gösterir, gördüğümüz bedene asla tam olarak ait değildir, bu yüzden konuşan canlı birini gördüğümüzde bile, asgari bir vantrilokluk daima iş başındadır: Kendi sesi, konuşanı oyup bir bakıma ‘kendi başına’, onun aracılığıyla konuşuyor gibidir.’’ (Zizek 2001b:58) (sf-73)

Yazarın deyimiyle imleyenden sıyrılan ve anlamlandırma işleminden kurtularak dışarda kalan fakat bir yolunu bularak da içeri girmesini bilen bu artık ses ya da saf ses müzikte, şiirde, dilbilimde, etikte hatta siyasette de karşımıza çıkar. Çünkü sesler taşıdığı manadan daha fazlasını üretir. ‘’Dil sadece mana oluşturmakla ilgili değildir asla, mana oluşturmaya giderken, temin ettiği manadan daha fazlasını üretir daima, sesleri manasını aşar.’’ (sf-147)

Örneğin şiirde tekrarlanan sesler, kaçınılmaz bir şekilde kendi başlarına mana oluşturmaya, sözcüklerin geldiğinden farklı bir manaya, ilave bir manaya, bir artı manaya gelmeye başlar. Müzikte ise anlamın peşinden gitmeyen, onları bastıran sesler metnin anlaşılmasını güçleştirir. Manadan yoksun, kadınsı ve gösterişçi bir müziğin doğmasına sebep olur. Şarkı söyleme eylemi bir nevi arka planda kalan sesi ön plana çıkarır. Gücü ses verir, sesi sözcüklerle ifadesi mümkün olmayanın taşıyıcısı haline getirir:

‘’Sesi arka plandan ön plana çıkarmak, bir ters çevirmeye ya da bir yapısal yanılsamaya yol açar: Ses hakiki ifadenin mahalli, söylenemez olanın yine de iletilebildiği yer gibi görünür. Sese derinlik bahşedilir: Hiçbir anlama gelmemesiyle salt sözcüklerden daha fazla anlamı varmış gibi görünür, dille birlikte kaybolduğu varsayılan dipsiz bir tür ilksel anlamın taşıyıcısı haline gelir. Bir yandan doğayla -bir kayıp cennet doğasıyla- bağı hala koruyor gibidir, öte yandan dili kültürel ve simgesel bariyerleri adeta aksi istikamette aşıyor gibidir. İlahiliğe doğru bir yükseliş, ampirik, dolayımlı, sınırlı, dünyevi insani kaygıların üzerine çıkış vaadinde bulunur. (sf-37)

Sonra sözü ses ve psikanalize getirir yazar. Ses nesnesinin psikanalitik kariyeri -sahneye çıkışı ve ışıkların üzerine çevrilmesi- Lacan’ın çalışmalarıyla başlamıştır. Sese hak ettiği ilgiyi o göstermiştir. Lacan sesi psikanalize özgü nesne statüsüne, psikanalize kilit katkısı olarak gördüğü ‘objet petit a’ dediği şeyin başlıca cisimlenişlerinden biri statüsüne yükseltmiştir. O Freud’tan miras kalan nesne listesine iki yeni nesne eklemiştir: ‘Bakış ve ses.’ Yine de ses beklenilen ilgiyi görmemiş bütün bakışlar ‘bakış’ın üstüne yoğunlaşmıştır. (Belki de görsel kültürün güç kazanmasındandır.)

Tabii sesin psikanalizdeki hikâyesi çok da yeni değildir. Lacan’dan önce de ses psikanalizin beşiğindeydi ama sesi daha tam işitilememişti. Freud ‘’Rüyaların Yorumu, Gündelik Hayatın Psikopatolojisi ve Şakalar ve Bilinçdışıyla İlişkileri’’ adlı eserlerinde psikanalizin temeli olan bilinçdışı kavramını ortaya koyduğu anda ses de önem kazanmıştır. Çünkü bilinçdışı açımlanabiliyorsa, bunun tek nedeni konuşması, sesin işitilebilir olmasıdır. (sf-131) Lacan, Freud’dan yarım yüzyıl sonra ‘’bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır’’ diyerek hem dilbilimin hem de sesin psikanalizle ilişkisine yeni bir boyut getirecektir.

Özetle, konuşan bir canlı olarak insan sesi, varlığımızın en iç bölgesinden gelir, ama aynı zamanda bizi aşan bir şeydir, en yakınımızdaki ötedir. Adeta içimizdeki yabancıdır.

Sahibinin Sesi (Psikanaliz ve Ses), Mladen Dolar, Çev: Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, İstanbul, 2013

Mustafa BUĞAZ - 27.09.2021

,

247

Mustafa BUĞAZ Hakkında

Mustafa BUĞAZ

Hakikatin peşinde koşan, münzevi, mütecessis bir fikir işçisiyim.

Mustafa BUĞAZ ismine kayıtlı 8 yazı bulunmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin