Şiir Taşlamaktır, Taşa Tutmaktır, Taşa Yüz Sürmektir

Şiir Taşlamaktır, Taşa Tutmaktır, Taşa Yüz Sürmektir

Şiir Taşlamaktır, Taşa Tutmaktır, Taşa Yüz Sürmektir

22.06.2015 - Ayşe Bağca
Şiir Taşlamaktır, Taşa Tutmaktır, Taşa Yüz Sürmektir

Sıra dışı, sert söylemli, muhalif, hayatın kıyısında durmayı seçmiş fildişi kulelere de pek itibar etmemiş bir şair olan Kemalettin Bal ile söyleştik. Bir şairin şahsında şiiri ve şairi konuştuk.

 *Yaşama karşı muhalif bir duruşunuz var. İsmet Özel'in tabiriyle "ortama uymuyorum, çünkü dünyada evimde değilim" yargısının neresinde buluyorsunuz kendinizi?

Kendi kalma çabasında olan her insan bir miktar duruş itibariyle muhalif(uygunsuz)tir. Muhalifliği, “ola ki biri gelirse boş bulmasın” mantığı içinde nöbet yerini terk etmemek biçiminde de yine İsmet Özel'den yola çıkarak açıklayabiliriz. Yahut yine İsmet Özel'den devamla “siz neden muhalif değilsiniz?” diye sormak gerek. Kaldı ki şiir yazan herkes en basit haliyle bakarsak, oluşturduğu dil itibariyle zaten yaşamın dışındadır. Şiir dili başlı başına yabancı bir dildir. Ve sen cıncık boncuktan bahsediyorken bile zaten hikâyenin başka yerindesindir. Ortam yani sınırları maddi alem olarak belirlenmiş her şey insan için zaten yabancıdır. Bir miktar kalınan ama mutlak yoluna devam edilen bir ara bölümdür. Oyunun dışında kalmak oyunu bozmaktır biraz da bütün düzen kurucuların en zayıf yanları işte bu oyunun dışında kalmak için “Henry sen neden buradasın?” Sorusuna muhatap olmaktır. Bu elestte ki “bela” ile kopmaz dostluktur…

Sonuç olarak şöyle sorayım siz bana insanın gerçeğine uyan bir gerekçe söyleyin ben “yaşam”a uyayım…

*Şairler bir bakıma toplumun aynası ve toplumdan süzülen öz suyu olduğu gerçeğiyle bakacak olursak siz toplumun hangi damarını temsil ediyorsunuz?


Toplumun aynası bensem toplum sahiden külhaş bir halde, bu gibi görüşlerin şairi göbeğinden kurala, düzene bağlama ve şairi toplumun(yığının) arkasından götürme uyanıklığı olduğunu düşünüyorum. Şair hiç bir şeyin aynası değildir ve temsil ettiği bir damar da bulunmamaktadır. Ancak topluluklar şairleri takip eder yahut onların yolundan yürürler. Şair bireysel ve biriciktir. Kendi özgürleşme yolunda, aynı özgürleşme çabasında olanlarla yolda karşılaşır ve birlikte gölgelenir, kumanya paylaşır, yahut tehlikelere karşı ortak savunma hattı oluşturur. Bu tek tek özgürlük yolcuları, dışarıdan topluluk, halk, millet olarak görünüyorsa bu daha çok bakanın görme bozukluğudur. Ayrıca toplumdan süzülen şeyin toplumun neresini sıktığınıza göre de değiştiğini bilmek gerekir.


*Şairlerin toplumu değiştirebileceğine inanıyor musunuz?

“Şiir hakikatin tek kalesi kaldı” bu bana ait şu an kurduğum bir cümle mi yoksa birilerinden zihnimde kalmış olan bir özlü söz mü bilmiyorum. Ama batıla ve emperyal olan her şeye ( insanın çabası insan kalmaktır. Bu bağlamdan düşündüğümüzde “insanı” tehdit eden her şey batıl ve emperyaldir) karşı şair ve şiir tek kaledir. Bunun yanında yer alan hattını şiirle çizen savunmasını ve yeri geldiğinde saldırısını bunun üzerinden kuran her insan topluluğu değişmek yerine kendine sahip çıkmış olacaktır. Değişim insanlığa yutturulmuş başka bir zokadır.Bu yüzden değişim yerine direnmeyi tercih ediyorum…

*İki farklı şehirde ikamet ediyorsunuz, mekanın şiir üzerindeki dönüştürme gücünü nasıl müşahade edersiniz?

 Mekan mevsim eşya kısaca “şeyler” şiirin özüne dokunmasa da onun şekil bulmasında(kelime-imaj-imge sembol) kendini hesaba kattırır. İki farklı şehirden çok denizi olan şehir(Aydın) ve ırmağı olan şehir(Sivas) arasında, kalışı ırmakta çimmiş bir çocuğun denizdeki tedirginliğini yaşıyorum. İçimdekileri bir türlü denize boşaltamıyorum yahut boşaltmak içimden gelmiyor. Başka bir ırmağa eklemlenmek, onunla yan yana yürümek, uzun bitmeyen bozkır zamanlarında başka ırmaklarla söyleşmek... biraz şiirimi buna benzetiyorum. Yani benim şiirim zaman zaman egenin kışkırtıcılığına kapılsa da ırmak şehirlerinin sesini andırıyor.


*Yaşamın kıyısında durup taş sektiren şair, hangi hakikati görmüştür ki, oradadır?

 Taşın suya çarptığında hiç benzemeyen seslerinin olabileceği fikri beni anların benzemezliğine eylemlerin tekrarsızlığına götürdü. Hakikatin milyonlarca milyarlarca sesi var ve bu kavrayış bana bir başka şiir yazma düşüncesini makul gerekçelere oturtmamı sağladı. Ve şiir taşlamaktır, taşa tutmaktır, taşa yüz sürmektir...


*Şairin keder ve aşkla ünsiyeti?

Hakikat yönüyle varlık kederli bir şeydir zaten. Ve insan hem kederlidir, hem farkındadır, hem de kederin-yükünü yüklenmiş sorumluluk almış yani seçilmiş muhatap kılınmıştır. Şair bu kederi trajediyi tek dillendirendir belki de. “Aşk” bu konuya girmeyelim. Çok satan kitaplar ve popüler şiirler aşkı zaten gayet güzel anlatıyorlar…


*Şiiri öldüren sebepleri soracak olursak...

 İnsanı öldüren sebeplerle aynıdır şiiri öldüren sebepler. Özgürlüğün bittiği yerde kendin olamazsın kendin olmadığın yerde de şiirin zaten işi olmaz. Ama illa somut bir sebep istiyorsanız. Evlilik şiiri öldürmez ama şiir evliliği öldürür mesela…


*Şiir mi şaire, şair mi şiire hükmeder?

“Hüküm Allah’ındır” diye kamyon arkası yazılarla cevap vereyim böylece hem yüzeysel hem derinlemesine taşı kuyuya atmış olayım. Sezai Karakoç “ şiirin ilk mısraını şair devamını şiirle beraber yazar” diyordu. Hükmetmek olarak çok uçlara taşımadan söyleyecek olursak, şiir ve şair birbirinin ortak alanıdırlar, kaderi ve kederidirler.

*Şairin sukûtunu şerh edecek olursak neler söylersiniz. Şair neden susar?

 Şair susamaz susabilseydi Nuri Pakdil susardı. Şair susmaya niyetlense bile kapitalizm popilizm, modernizm ve şairin üzerinden hesap denkleştirmek isteyecek kuzgunlar susturmaz. şair, ya şiiriyle kendini ve şiirini savunmaya devam edecektir. Yahut düzen mutlaka onu ve şiirini bünyesine katmanın bir yolunu bulacak ve şairi muhalif olmaktan çıkaracaktır… Bu vesileyle şunu söyleyim Nuri Pakdil’i kaybettik, başımız sağolsun... elimizde sistemin yutamadığı tek şair kaldı Sezai Karakoç…

*Son olarak bunca birikmişliğin sonucu olarak sizden bir kitap beklentisi içine girebilir miyiz?

Beklenti iyidir, insanı diri tutar…

 

Teşekkür ederiz...

Ayşe Bağca - 22.06.2015

,

3221

Ayşe Bağca Hakkında

Ayşe Bağca

1983 Haziran ayında doğdu. Yüksek öğrenimi Cumhuriyet Üniversitesinde başladı ve şuan Anadolu Üniversitesi AÖF Sosyoloji porogramıyla devam ediyor. İlk yazıları 2001 yılında Yitik Düşler dergisinde yayınlandı. Zaman içerisinde çeşitli dergi ve edebiyat sitelerinde yazdı. Yolcu Dergisi ve Kitap Haber'le yoluna devam ediyor. Şiir yazdığına dair bazı rivayetler var.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin