Sonra Konuşuruz Diyerek Susan Adam: İbrahim Varelci

Sonra Konuşuruz Diyerek Susan Adam: İbrahim Varelci

Sonra Konuşuruz Diyerek Susan Adam: İbrahim Varelci

11.06.2021 - Tuba Yavuz
Sonra Konuşuruz Diyerek Susan Adam: İbrahim Varelci

Yazarlarla yapılan röportajların klişe sorularından “niçin yazıyorsunuz?” u duymaktan sıkılan tek ben miyim? İnsan neden yazar sorusu neden konuşur, neden uyur, neden yürür neden düşünür demek kadar abes gelir. Yazmak bir sonuçtur. Öncesinde uzunca bir yol gidilmiş, molalar verilmiş belki kazalar yapılmış, yararlanılmıştır. Varmaktır yazmak. Varan insana neden vardın denir mi?

Bir yazarın yazma eylemini başlatmadan önceki süreci bilmek, anlamak ya da düşünmek belki de en iyi tahlil yöntemidir. Gerçi yazmasa çıldıracak gibi olanlar ya da “ben yazmasaydım var ya neler kaçırırdı edebiyat dünyası” diyenler hatta “ne demek yazmamak, yazmak yaşamaktır” gibi büyük laflar edenler de olabilir. Bunlar mevzumuzun dışında. İbrahim Varelci yazmasam edebiyat dünyasına kayıp değildir ama benim için kayıptır diye düşünür. Derya içinde bir damla olduğunun farkındadır. “Sonra Konuşuruz”un bu bilinçte bir kalemden çıktığını bildiğimden okuyunca aklıma şu soru takıldı:

Edebi metinden hareketle bir yazarı tanımak mümkün müdür, diye düşündüm ama cevaplayamadım. Sonra soruyu tersten sordum, bir eseri yazarı tanıyarak daha iyi çözümlemek mümkün müdür? Biraz durdum yine çıkamadım içinden. Soruyu azıcık büktüm, bir yazarı hangi edebi metinle daha iyi tanırız? Evet, bir yazarı metle ilişkilendirerek yorumlamak mümkün mü? Mümkünse ne ölçüde? Poetikalar, metin tahlil kitapları, kuram eserleri ve daha pek çok kaynakta bu tür mevzular tartışıldı kuşkusuz. Fakat ben hepsini bir kenara bırakıp amatör bir okur olarak şu sonuca vardım. Bir yazarı eseriyle çözümleyeceksek en iyi ilk eserinden tanırız. Çünkü bu ilk eser en çok demlenendir çünkü bu ilk eser en çok anıları barındırandır, çünkü bu ilk eser ilk aştır, çünkü bu ilk eser çocukluktur, annedir, babadır. Metin ister roman ister şiir ister öykü olsun derinlikli yaşanan, görülen, hissedilen ve daha amatörce tadılan duyguların tezahürüdür bu ilk eser. Hatta Freudçu bir tutumla daha da ileri gidip şunu da savunabilirim:

“ Sanatçı gerçekte yaşayamadığı hayal dünyasında yaşadığı şeyleri sanat yoluyla nesnelleştirir. Sanatçıyı, yazarı sıradan insanlardan ayıran da bu aktarabilme, nesnelleştirebilme, dönüştürebilme yeteneğidir. Yani kendi psikolojik düzleminde olan biteni, başka bir düzleme, edebiyat metni düzlemine çevirebilme yeteneği” (Erkmen & Akerson, 2010, s. 156). Tamam tamam o kadar ileri gitmeyeceğim ama eserden hareketle yazarı anlama çabamı da saklamak taraftarı değilim.

Sonra Konuşuruz”u kapatır kapatmaz zihnimde bir resim belirdi. Yeşil bir dağ, ahşap bir ev, parçalı bulutlu hava, ciddi bir baba ve koltuk altına kitap sıkıştırmış bir çocuk. İbrahim Varelci ismini İzdiham’daki yazıları ve sosyal medya hesaplarında duymuş fakat şahsen tanımamış olmama rağmen bende bu resmin bu kadar net canlanması elbette kitaptaki öykülerin samimi dilindendir. Eseri incelerken satır aralarına saklanan İbrahim Varelci’yi de yakaladıkça sobeledim. Sobeledikçe de kitabı daha da sevdim.

Dil ve Üslup

Hangi form kullanılırsa kullanılsın tüm edebi metinlerde ne anlattığımızdan ziyade nasıl anlattığımızdır mesele. Fakat bu “nasıl anlattığımız” yani “üslup” bazı türlerde daha çok önem kazanır. Bu bağlamda öykü ve roman farklıdır. Öykü akıcı değil vurucudur. Öyküde anlar, kesitler, durumlar, ya da zihnin bir görüntüsü vardır. Romanda ise akan anlar, birbirine bağlanan kesitler ve zincirli durumlar söz konusu olunca öykünün okuru yakalaması romana göre daha güçtür. İşte öykü bu zorlukları iyi bir üslupla ancak aşacağından yazarın kamburu daha da artar. İlk eserde dil ve üslup tartışmak biraz yazara haksızlık biraz da peşin hüküm olsa da “Sonra Konuşuruz” kendi sesini oluşturan bir öykücünün habercisi. İbrahim Varelci deneme ve eleştirilerinde okura belli çizgi sunan, duru, samimi yer yer de ironik dil yapısını öykülerine de taşımış. İzdiham’daki temiz dili “Sonra Konuşuruz” da da kendini göstermiş. Fazlalıklardan arınmış gereksizce ustalık gösterme yarışından uzak durulmuş, söz oyunlarından kaçınılmış, oldukça net, duru, ılık, hafif bir anlatım hâkim. Uzun cümleler arasına tek eylemden ya da tek kelimeden oluşan kısa cümleler öyküleri hızlandırmış. Ritim bu uzunlu kısalı cümlelerle daha da akışkan hale gelmiş.

Kapak Tasarımı ve Kendini Susturan İbrahim Varelci

Kitabın adı “Sonra Konuşuruz”. Bu cümlede konuşmayı sonraya erteleme işini özne kendi istiyor. Dur şimdi sonra konuşalım diyor. Fakat kapakta ağzı kapatılmış bir suret var. Öznenin ağzını kapatanın kim olduğu belli değil. Kendi ya da başkası. Başkaları da olabilir: toplum, kurallar, devlet… Ağzını kapatan her kimse şunu diyor: Sonra konuş. Yahut sonra da konuşma, sus! Kitap kapakları beni pek az etkiler. Fakat İbrahim Varelci’nin “Sonra Konuşuruz” unda Sinem Ay Yılmazer’e ait bu tasarım oldukça başarılı.

Kapak tasarımından eserin adıyla başlayan yazarı “sobeleme” oyunu hemen başlatayım. Sonra konuşalım diyerek susan, “insan en çok ‘utanma duygusuyla kendine çekidüzen verir”(Mahcubiyetin Müthiş Yüzü Yazısından) diyen az konuşan çok yürüyen bir yazar İbrahim Varelci. Genç bir kalem fakat edebiyatın on beş yıldır mutfağında türlü yazılarla kendini kabul ettirmiş, belli bir okur kitlesine kavuşmuş. Sezai Karakoç kitabı ile de kitaplı yazarlar arasına katılmış olsa da henüz okurları ona dair çok şey bilmiyor. Bu yazıyla biraz da bu noksanlığı kapatma gayretindeyiz.

Sonra Konuşuruz”daki öykülerin hepsinin kahramanı ya da anlatıcısı erkek. Her öyküde bir şekilde hayal ya da hayat kırgınlığı yaşayan bir adamın hisli iç dökümlerini görüyoruz. Kimi bir kamyon şoförü, kimi bir kahveci çırağı, kimi öğrenci, kimi sevdiğini kaybeden bir âşık. Hepsinde bir erkeğin gözünden başka bir erkeği, babayı, kadını, aşkı, yalnızlığı seyrediyoruz. İlk öykü kitaplarında yazarlar genelde kendi kimliklerine yakın kahramanları kurgular. Yazarımız da her öyküye bir yanını bırakmış anılarının. Elbette kurgunun imkânlarını kullanarak ve dilin sınırlarını zorlayarak bunu yapmış ama metinler arasında çok aranacak kadar da gizlenmemiş. Biraz bakarsanız buradayım işte demiş. Ben de buldukça ve yakaladıkça sobelemeye çalıştım.

Konuşmaktan ziyade yazmayı hatta ondan evvel okumayı yeğleyerek büyüyen bir çocuğu her satırda hissediyorsunuz öykülerde. İbrahim Varelci de iyi bir okur. Her yazısında her röportajında buna vurgu yapıyor ya da bunu hissettiriyor. Zaten iyi yazmanın iyi okumaktan başka yolu olmadığını da metinler kanıtlıyor. Eserdeki öykü kahramanları da kendisi gibi Varelci’nin. Okuyan, düşünen ve sonra yalnızlaşan (ki bu bilinçli bir tercih) ve nihayetinde de susan:

İnsan gerçek düşüncesini konuşurken değil, sustuğunda fark eder.”(s.64)

“içimdeki sesler, harfler, cümleler boğazıma yapışmış beni susturmuştu.(s.80)

İyi bir okur olan İbrahim Varelci başka türlü bir öykü kahramanı hatta başka türlü bir insan düşleyemediğinden kahveci çırağının da eline kitap tutuşturmuş, âşık bir ergenin de. Hayatın hangi sahnesinde olursa olsun insan okur, okudukça insan olur ve başka türlüsü olamaz der gibi.

Erkek Kahramanlar ve Baba

Kitaptaki on bir öykünün pek çok ortak noktası var. Bunlardan en dikkat çekici kısmı ise hepsinde erkek anlatıcı olması. Fakat bu sizi yanıltmasın sakın. Yazarımız sıklıkla eril otoriter tutumunu eleştiren tavrını çekinmeden dillendirmiş. Her ne kadar kahramanları erkek olsa da tutumları ataerkil otorite yanlısı değil:

Kahvehaneleri ne kadar havalandırsan da içeride mutlaka sigara kokusu kalıyor. İçerisi işsiz insan, karısına dayak atan erkek, evinde huzuru bulamayan adam kokuyor, içerisi buram buram erkeklik kokuyor.” (s.36)

Beni biraz daha erkekleştirmek, daha hırçın daha güvensiz, daha kafası karışık, daha çok bağlanma sorunu olan, daha yırtıcı yıpratıcı, daha gaddar, daha acımasız ve daha fazla koca yapmak için zikrediyordu adımı.”(s.81)

Her öykü farklı çatışmalar etrafında şekillense de hepsinde “yadırgama” dikkat çekiyor. Bazen düzeni bazen insanları bazen devleti bazen aşkı. En çok da kendini. Bu yadırgama kendinden erkek olgusuna ve oradan da baba figürüne yöneliyor. Öykülerde bazen silik bazen de netleşen farklı baba figürleri metin aralarında saklansa da onları yakaladığımda zihnimde Hasan Ali Toptaş’ın şu mısraları canlanıyor:

“Yalnızlık bir boşluktur içimizde

Sisli yamaçlarında babalarımızın dev gölgeleri dolaşır” (Toptaş, 2020, s. 37).

Çelişkili ve Yola Çıktığında Üşüyen İbrahim Varelci

Sonra Konuşuruz”da on bir farklı öykü var fakat “ Çelişki” ve “Yola Çıktığımda Üşüyordum“ öykülerini özellikle yazarı tanımak bağlamında incelemek gerektiğini düşünüyorum. Bu iki öyküde belli bir olay örgüsü yok. Anlatıcı birinci kişi ve daha çok kendi kendine seslenme ya da monolog şeklinde yazılmış. Hakan Sazyek; Roman Terimleri Sözlüğü’nde gösterme tekniğine dair şöyle der: “Gösterme yönteminde figür olmayan anlatıcı kendisini devre dışı bırakır. Bu durumu Booth okuru kurmaca dünyayla biran önce ve aracısız olarak karşı karşıya getirme yolunda anlatıcın bir hilesi olarak değerlendirir. Böylelikle figür iç yaşantısını olanca özgürlüğü, doğallığı ve karmaşıklığı ile ifade etme imkânına kavuşur” (Sazyek, 2020, s. 147) Hatta bana kalırsa bu iki öyküde figür İbrahim Varelci’dir ve gördüğümüz onun içidir. Bu iki metinde İbrahim Varelci kurgunun baskısından çıkıp daha özgür bir dili seçerek kendini, zihnini, çelişkilerini, korkularını anlatmış. Anlatırken diğer öykülere göre daha şiirsel bir üslup seçtiğinden satırları mısraya çevirseniz şiir okuyormuş gibi hissediyorsunuz.

Başta da dediğim gibi yazarı satır aralarında yakalamak istedim ve bazen çok aradım, zorlandım. Ama sıra bu iki öyküye gelince arkama yaslandım ve işte gördüm: sobe dedim.

“Çelişki” öyküsüne yazarımız şöyle başlıyor: “Korkuyorum. Kendimle çeliştiğimi fark ettikçe kendimin dışına çıkmak istiyorum.”(s.57)

Susmayı, hüznü ve kasıtlı bir yalnızlığı talep eden Varelci, yaşadıkları ile yaşamak istedikleri, mevcutla olması gerekenin çatışmasını yaşarken kendiyle çelişkiye düşer. Bu çelişki bir iç çatışma yaratır ve sonucunda ortaya çıkan sessizliği, suskunluğu da bu iki öyküde (anlatıda) şöyle aktarmış Varelci:

Hayatım daha iyi bir yaşamın müsveddesi gibi. Yaşam sürekli karalayıp durduğum bir defter. Yazdıklarımı yırtıp atıyorum çoğunlukla kimsenin haberi olmuyor. Başkalarına kendimden bahsetmiyorum.”(s.58)

“Ben de diyorum ki insan acılarını tanıdıkça kendini tanıyabilir ancak. Tepeden tırnağa hüzünle dolu olsak kaderimiz bizi bir ıstıraptan başka bir ıstıraba sürüklemiş olsa belki kendimizi daha kolay tanıyabilirdik. “(S.62)

“Yalnızım, elimde kendi harflerimden, kelimlerimden ve cümlelerimden başka hiçbir şeyim kalmadı.”(s.63)

Karadeniz, Yağmur ve Renk

Sonra Konuşuruz” bir renk olsa kesinlikle kahverengi olurdu. Zaten kendisini “ Ben aslında kahverengi bir ölümüm” (s.27) diye tanımlıyor kitap. Hem toprak hem ağaç. Biraz toprak çokça ağaç. İbrahim Varelci Rizeli. Karadenizli pek çok yazarın ortak imgesi yağmura o da sık sık yer vermiş.“Karadeniz’in yeşili, nemi ve dağlara serpilen üç beş hanesi öykülerinde buğulu da olsa fark ediliyor. Islanmak, yağmur, bulutlu bir hava yine sıkça karşımıza çıkan imgeler eserde. Kasaba insanı, dedikodu, kırsalın sade yaşamı, kahvehaneler, çamur, yeşil, öksüren kentler aslında Rizeli olduğunu bilmesek de kırsal ve kentli çatışmasını içinde barındıran bir yazarı işaret ediyor. Yağmuru hep hırçın, kahvehaneleri hep dolu, kadınları çalışkan bu Karadeniz’in.

Son Sözü Keskinleştirelim

İlk öykü kitabı olsa da uzun yıllar edebiyatın içinde hatta mutfağında olan Varelci’nin usta işi denemeleri ve film eleştirilerini takip eden bir okuru olarak “Sonra Konuşuruz”da beni rahatsız eden birkaç noktayı da söylemeden geçmeyelim. On bir öykünün pek çoğunda aynı adamı görmek biraz tekdüzeleştirmiş eseri. Benzer anıları, benzer hüzünleri ve benzer yalnızlıkları farklı erkek kahramanlardan dinlemek gibi. Elbette ilk kitapta daha çok kendisi oluyor insan fakat ben yine de İbrahim Varelci’nin kadın bir kahramana, bir çocuğa, bir meczuba yahut uçurum kenarındaki bir ağaca biçeceği rolleri de merak ediyordum. Belki bundandır devamı gelsin öykülerin isterim.

Denemeden öyküye öyküden şiire esasen çok fark görmeyen yazarımız bu üç türde de kalem oynattığından olsa gerek öykülerin arasında zaman zaman deneme parçaları sızdırmış. Belki kasıtlı belki değil. Beni rahatsız etmedi fakat kuralcı öykü okurları bundan rahatsız olur mu bilmem.

İlk kitaplar yazarların en çok emek verdiği en çok üstüne titrediği ve en çok beklediği (neyi beklediği yazara göre değişir elbet o nedenle beklemek açık bir eylem olarak kalsın) eserleri belki de. O nedenle haksızlık da etmek istemeyiz. Öykülerin yeterince demlendiği ve titizlikle işlendiği de aşikâr.

Farklı alanlarda okumalar yapan, sinemayla kalemini besleyen, bir derginin içinde habire yoğrulan bir yazar İbrahim Varelci. Onun genç ama tecrübeli kalemi” Sonra Konuşuruz” un geç kalan bir kitap olduğunu da gösteriyor. Edebiyat dünyasının acımasızlığından popüler kültürün giderek kirletmesinden etkilenen her dergi, her yayınevi ve nihayetinde her yazar bu çarka teslim olmamak çabasında. Bu çaba bazen gaflete düşüp fazlaca sanat yapma hatta gereksiz bir hüner gösterisine de çekebiliyor genç yazarları. Bu yazarlık gösterme yarışında samimiyetse uçup gidiyor. “Sonra Konuşuruz”u neden sevecek okur derseniz işte buradadır cevap: gösterişsiz ve samimi anlatım.

Kaynakça

Erkmen, F., & Akerson. (2010). Edebiyat ve Kuramlar. İstanbul: İthaki Yayınları.

Sazyek, H. (2020). Roman Terimleri Sözlüğü. Ankara: Hece Yayınları.

Toptaş, H. A. (2020). Yalnızlıklar. İstanbul: Everest Yayınları.

Varelci, İ. (2021). Sonra Konuşuruz. İstanbul: İzdiham Yayınları.

Tuba Yavuz - 11.06.2021

,

389

Tuba Yavuz Hakkında

Tuba Yavuz

1982 yılında Erzincan’da doğdu. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra Ankara’da çeşitli kurumlarda çalıştı. 2008’den bu yana Edirne’de Milli Eğitimde öğretmen olarak görev yapmakta. İki çocuk annesi.

Türk Edebiyatı, Hece Öykü, Ihlamur, Balkan Türküsü, Poyraz gibi çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı.

2014’te “Sitare” öykü kitabı çıktı. (meserret yayınları)

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin