Sueda Kurt yazdı: Omuzumda Biri Var

Sueda Kurt yazdı: Omuzumda Biri Var

Sueda Kurt yazdı: Omuzumda Biri Var

25.12.2017 - Sueda Kurt
Sueda Kurt yazdı: Omuzumda Biri Var

"...bütün gerçekler delilik mi ah! "

Müzeyyen Çelik, 1983 Kütahya doğumlu bir öykücüdür. İlk, orta ve lise öğrenimini Kütahya'da tamamlamış, "Kamu Baş Rüyacısı" ilk kitabıdır. "Omzumda Biri" kitabı, Hece yayınlarından çıkmıştır ve ikinci kitabıdır.

Edebi hayatı, kariyeri, eğitimi bir yana, kendisinin de tanımı ile Ali Mahir'in annesidir. Yazılarının geneline yayılan (Ali Mahir) evlat, sevgisi pek çok öyküye sirâyet etmiştir. Zehra öyküsünde "Anne olmadan nasıl ölebilir ki bir kadın? Ölmemeli efendim." cümlesinde bunu açıkça görürüz.

Öykülerinde kullandığı pek çok mekâna adres olacak Kütahya şehrine hâkimiyeti, yalnızca buranın fiziki yapısı ile ilgili değildir. Yaşadığı süre boyunca mekânlara adeta birer kimlik kazandırmıştır ve sokakları, köyleri, komşu teyzeleri, kapıları birer kahraman olarak karşımıza çıkarmıştır.

Eşyaya, çevreye yön vererek onları kendileştirmesi, bizlere mekâna ait olma hissini tattırır. Girişteki "Miras" öyküsü ile başlar sokaklarla, evlerle tanıştırılmamız. "Böylece senelerdir kapısı açılmayan evin birazcık yüzü gülüyor. Değişen kiremitleri eve güven veriyor. Rüzgâr estiğinde, çatırdayan yerleri birden iyileşiyor. Küflerinden kurtuldukça sanki derin derin nefes alıyor" cümlesinde bu karşılaşmayı tadarız. Öykülerinin geneline yayılan ve Müzeyyen Çelik'in diline kimlik kazandıran en baskın şeylerden biri, şüphesiz kullandığı taşraya has bir dildir. Büyüdüğü şehir ile kurduğu ünsiyet onun kalemine yerleşmiştir. Taşra'nın bâtıl inançları, saflığı, bazen cahilliği, onun sıkça değindiği noktalar olmuştur. Şüphesiz onun öyküleri, bu gözlemlerine, yaşadığı zamanın, siyasi, sosyolojik, değişimlerinin tanıklığını giydirerek, çevresine duyarlı bir hâle büründürülmüştür. "Enstitü" öyküsündeki "Allah'ım evladımı affediver. Ben cahil bir kadınım başka kelam edemem. Molla Hasan'ın samanlığında saklı gizli öğrendik iki Allah kelamı öğrendiysek. Jandarmalar geldi onu da götürdü sen gördün ya Allah'ım." cümlesi, Köy Enstitüleri'nin toplumdaki izlerine bir örnektir.

Seçtiği konular, okurlar üzerinde bu konudan da nasıl öykü oldu şaşkınlığı uyandırabilir. Nasıl sokakları, evleri kişileştirdiyse karakterleri de en az mekânlar kadar sakince geçer aramızdan. Büyük hedefler, şaşalı sözler değildir yazarın hedefi. Yaşadığı zamana sorumluluk duygusu taşır çoğu zaman. “Aziz Ol Oğlum” öyküsü, bu duruma bir örnektir. Seçtiği sıradan ve basit hayatların her biri kendi ailelerinde, kendi arkadaş çevrelerinde ya da kendi içlerinde önemli insanlar olabilir fakat çoğu zaman dışarıdan fark edilmezler. Karakterler, bazen görülmeme hissine öyle bürünürler ki varlıklarından kendileri de emin olamazlar. " Gençliğindeki ellerini hayal ederek bakıyordu gittikçe kemikleri belirginleşip boğumları şişen kalın damarlı ellerine. Kendi de toz oluyor muydu? " cümlesinde bunu fark ederiz.

Betimlemeleri güçlü ve ayrıntılıdır. Cümleleri sade, anlaşılır ve yalındır. Çoğu zaman uzun cümle kurmaz ve anlamı öykülerin içerisine serpiştirmiştir. Öykülerde tek tip zaman kullanımı yerine bazen keskin bir şekilde, kullandığı zamanı değiştirir ve bu sayede sığlığı terk eder, hareketi karşılar.

Öykülerindeki sade dil ile anlamdaki yoğunluk, gözlem kabiliyetinin tanığı yapar bizleri. Anlamdaki yoğunluğu ve mânâyı bazen de metaforlar ile gizler. Bıçak, ile kendini hep mutlu edeceğini sandığı heveslerini, isteklerini simgeler. "İnsanın gücü de güçsüzlüğü de korkutmuştur beni. Belki de bu bıçak bunu ifade ediyor... O benim ya da biziz." cümlesi buna örnektir.

Anlatmak istediği, aslında okurun anlamak istediğidir. Öğretici bir üslûp değil, tanıklıklarını sergileyici bir tercihi vardır. "Profesörün Sabunları" ile çoklu bakış açısını sunduğu bir öykü ile karşılaşırız. Akıp giden sabun aslında ömrü simgeler ve hiç bir şey dışarıdan gözüktüğü gibi değildir.

Karakterlerinde baskın kadın dili yoktur. Bazen “Zehra” öyküsü ile anne, “İbrahim” öyküsü ile güzel bir eş olur. Bazen fark edilmeyen vefakâr bir arkadaş, bazen uzaktan seven biri olur. Tüm yazılarına yansıyan karakterler her birimizin tanıdığı fakat pek de ilgilenmediği kişilerdir. Bu kişiler bazen taşradan gelip büyük şehirlerde okurken, gelenekleri, inançları ile yeni çevre arasında sıkışıp kalmış gençlerdir. Bazen vefa ve saf duygu ile âşık olan ama ille de geriden gelen ve es geçilen kişilerdir.

Kitaba adını da veren "Omzumda Biri" öyküsü ise yine metaforik bir öyküdür. "Doktorlar sinir sıkışması diyordu, ben vicdan sıkışması." sözü içindeki derdin somut hali olan bir cisimle karşımıza çıkar. Karakter yine hemen her öyküsünde olduğu gibi durumun farkındadır, başta çırpınsa da dert sahibi olma halinin bakîliğini bilir. Müzeyyen Çelik'in belki de her öyküsünde söylemek istediği aslında budur. Çevresi ile uyumsuz ama gerçekler ile iç dünyasında gayet uyumlu ikili ilişkiler kurar. Bu durum, Müzeyyen Çelik ve karakterlerini -kapılar, sokaklar buna dâhildir- yalnızlaştırır, bazen ötekileştirir. Belki de bu sebeple içimizde derin iz bırakan şu cümleyi sarf etmiştir. "...bütün gerçekler delilik mi ah! "

Omzumda Biri

Müzeyyen Çelik

Hece Yayınları

110 Sayfa

Sueda Kurt - 25.12.2017

,

892

Sueda Kurt Hakkında

Sueda Kurt

Fehminaz Sueda KURT. 1993 doğumlu.  Mimarlık yapmakta. Yazarken ve çizerken  yıllardır ne olduğunu bilmediği bir duygu ile hırpalanmakta. Bunun cevabını bulamayacak olsa da yazarak o şeyi  aramakta.

Ayın Çok Okunanları
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin