Sur Kenti Hikâyeleri Maziye Çıra Yakıyor

Sur Kenti Hikâyeleri Maziye Çıra Yakıyor

Sur Kenti Hikâyeleri Maziye Çıra Yakıyor

01.03.2021 - Ülker Gündoğdu
Sur Kenti Hikâyeleri Maziye Çıra Yakıyor

Kentler ve insanlar birbirleriyle karşılıklı etkileşim içinde bulunmakta ve birbirlerine bağlı olan yaşam biçimleri sofistike bir biçimde meydana gelmektedir. Hayata bağlı olan kader düğümlerini sırlar sayfalara kitaplar. Tarihin farklı dönemlerinde farklı anlamlarla berceste olmuşlardır. Yaşadığı kentin, insan üzerinde bıraktığı tesir, yaşamına nasıl etki eder? İnsan yaşadığı kenti okuyabilir mi? Okudukları, insanı nasıl bir insan yapar? Ali Ayçil, oryantalist bakış açısıyla Sur Kenti Hikâyeleri eserinde kent ve insanın birbiri arasındaki kader etkileşimini okura sunmaktadır. Eser, zaman mefhumu belirsiz olarak tarihin değişik dönemlerini, insan hayatıyla paralel tasvir etmektedir. Sur Kenti Hikayeleri’ni, Doğu dünyası kültürüyle edebi dille okura kazandırmaktadır Ayçil. Kentin ve içinde yaşayan insanların hayatları birbirine dokunur, farklı ve aynı duygularla bütünleştikleri bir coğrafyadır. Zaman ve mekân netlik kazanmasa da tükenen insan yaşamı ve harabe olan Sur Kenti; kaderin dokunuşunda benzerlik göstermektedir. Eserleriyle gönül konuğum olan Ali Ayçil, mutlaka okunması gereken hikâye kitabı Sur Kenti Hikâyeleri, sahranın doğu esintileriyle kuşatan nadide bir eserdir.

Erzincan’da 1969 yılında doğan Ali Ayçil, ilk, orta ve lise eğitimini burada tamamladı. Erzurum Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Şiirleri ve şiir üzerine yazıları Dergâh, Hece, Kitaplık gibi dergilerde yayınlandı. Halen Dergâh Edebiyat dergisinin yayın yönetmenliğini yapmaktadır. Arastanın Son Çırağı, Naz Bitti, Bir Japon Nasıl Ölür şiir üzerine olan eserleridir. Ceviz Sandıklar ve Para Kasaları, Kovulmuşların Evi, Yenilgiden Dönerken, Usta Konuşmak İstiyor Deneme eserleridir. Birinci baskısını 2004 yılında yapmış olan Sur Kenti Hikâyeleri kahramanların yaşamı üzerinden Sur Kentini anlatmaktadır. Ali Ayçil, nasıl bir insan olduğunu bir cümlede bin anlamla şöyle tanımlamaktadır: “Bir köze benziyorum küllerime kanan da, şimdi parlayacak diyen de yanılıyor.”

Mekâna Bağlı Bir Anlatı

Sur Kentinin ilk kuruluşu milattan önce 3000’li yıllara dayanmaktadır. Ada üzerinde yer alıyordu, sonradan dolgu bir yol ile ana karaya bağlanmıştı. Bu gün Sur Kenti bir yarımada üzerindedir. Sur Kenti, Fenik Kolonisi idi. Rivayete göre Hz. İsa, Sur’a gitmiş ve havarilerinden Aziz Pavlus burada bir kilise inşa etmişti. Yavuz Sultan Selim’in 1516 Mercidabık Zaferinden sonra Sur Şehri Osmanlı ülkesine katıldı. Evliya Çelebinin seyahatnamesinde Sur Şehrine harap bir şehir olarak vurgu yapmaktadır. Arap-İsrail savaşı sonrasında Sur yoğun bir Filistinli göçü aldı. 1984’ten beri UNESCO tarafından bir dünya kültür mirası alanı olarak gösterildi.

Sur Kenti Hikâyeleri, birbirine sırlarla düğümlenmiş hikâyelerden oluşmaktadır. Türk edebiyatının görebileceği en güzel hikâye kitapları arasında yerini almaktadır. Böylesine şairane üslupla, mükemmel bir kurgunun incelikle bir araya gelmesiyle okuru bir vahaya çekmektedir. Söz sanatının erbabı, iyi bir yazar, huluskâr bir şairin yazdığı sözcükler, cümle dizilişi okura haz veren edebi zarafeti, kurgusal mimarisi ve gizemli diliyle; naif bir mutluluğa hoş seda bırakır. Eser hayal ve gerçek arasında bir yerde durur. Dilber Makbule’nin hikâyesiyle sırra vâkıf olacak, gözlerine mil çeken Sakine’nin hikâyesinin bırakacağı etkiyle kendinizden geçeceksiniz. Sevdiğinin kalbini kalbine konduran bir kuş nefesinde mucize barındıran Hüsrev’in, hikâyesiyle umuda dalarak elemden ve kederden kurtuluşun tadını tadacaksınız. Bütün hikâyelerle hazdan hüzne şehrayinlere dalıp çıkacaksınız.

Sur Kentinin Gözlemi

Orta çağın en büyük seyyahının seyahatnamesinden gözlemleriyle Sur Kentinin bıraktığı intibahla kent, renksiz resmedilir. Seyyah İbn Battuta, Saraycıkta üç cariyesiyle yeni yolculuğa hazırlanır. Tanca’da doğup ayrılalı sekiz yılı yollarda geçmişti. Bütün yolculuklarında her birini bir şehirden alıp başka bir şehirde sattığı sayısız cariyesi olmuştu. Bu seferinde seyyah Battuta’nın doğum yapan esmer cariyesi ve ilk çocuğunu kaybeder. Üç ölüm ve aldatılmayla utanç dolu çaresiz seferi tamamlar. Tancalı Seyyah, Sur Kentine gitmek için bir vadide beş gün at sürer kırk altı gün sonra varır. Sur Kenti belleğindeki sayısız kentin gözüyle mukayese edince; kasvet, hatıra, ölüm ve heyecanını yitirmiş bir kent olarak görünür. Sur Kentinin kalbini meydandan dinler. Taşları aşınmış cami, az müşteri olan çarşı, çatlamış bir bimarhane, üç attar, dört nalbant ve dükkânların çevrelediği bitkin meydan 1969 yıllık tarihi. İbn Battuta otuz yıl süren yolculuğunu bitirip ülkesine döndüğünde seyahatnamesini hazırlamasına yardım eden İbn Cüzeyy’e kayda geçerek, Sur Kentine varışını; Akılla tadılanın acı ve günaha yatkın olduğunu Sur Kentinin çoğu insanın yakınından geçemediği öbür sokakları öğrettiğini belirtmektedir.

Sur Kenti İnsanı Nasıl Bir insan Yapar?

Düşen bir yaprağın bile insanların huzurunu bozmaya yeterli olduğu günlerde, kentin damarlarından Konos kanı akmaya başlar. Gece nefesleri hırpalayan bir korku armağan eder. Son olduğunu kendisi de bilmeden son kez şehre iner. Gece yağmurun altında, şehrin meydanına ulaşmaya çalışır. İyi kalpli Muhyettin’in o gece asılacağını duymuş, eğer onu öldürürlerse adını koyamadığı bir şeyin eksileceğini hissetmişti. Mahkûmu kurtarmaya kararlıydı. Sur kentinin ermiş ve mahcup bir insan haline getirdiği Konos, kentle olan kavgasını göreceğini ve hesabı kalmayacağını artık biliyordu.

Sur Kentinin tutkunu Dilber Makbule, babası sarraf Nizamettin’in kalbine tutkundu. Onun, her bir mevsimde ayrı çarpan kalbi olduğunu biliyordu. Bu yüzden anlayışlı ve bilgeydi; bu yüzden katının karşısında yumuşak, uzağın yanında yakın, yalnızın arkasında yandaş gibi dururdu. Bir hakikat kendini ona açmadan, o asla önyargının patikalarında yürümeye kalkmazdı. Çift kanatlı kapı kendisi için çalınmaya başladığında, küçük kızken, hiçbir beklentisi olmadan oturdu perdenin gerisine. Bu haliyle, Simurg’a varmak için yollara düşen saf kuşlara benziyordu. Neyi aradığını, perdenin öte yüzünde bekleyenler söyleyecekti ona. Bu oturuş öyle uzun sürdü, öyle uzun sürdü ki, bütün kent onu konuşur oldu. Sur Kentinin sarayında, insanların çağıltısından uzak insanı zaman içindeki renkleri silmiş bir insana dönüştürmekteydi. Kentin son beyi Tuğluk, insanı ve kenti harabeye çevirecek kaderin işaretlerini görmekteydi.

Düşlenmiş Kentin Son Görüntüsü

Bozkırın ihtişamlı ordusu Horasan’a varmak için en kestirme yolu seçti kendine. Bir yamacın eteklerine geldiklerinde aşağıdaki ovada tavşan uykusuna çekilmiş bir kent gördüler. Öyle keskin baktılar ki ona istese de karşı koyamadı. “Eridi, çözüldü ve yok oldu. Yeryüzü unuttu onu.” (S157) Çekilmiş acının sırrını tutan Sur Kentinin sokaklarında, mahalle aralarında, ev içlerinde dolaşan insanların pek çoğunun mahrem yanları, onun yumuşak bakışlarına kayıtlıydı. Şimdi harabelerinden geriye hiçbir şey kalmamıştı, Sur Kentinin. Acı, hüzün ve keder… Bir şehrin hikâyeleri ile kendini insanların kalplerinden yakalamaya devam ediyor. Ali Ayçil, bu eseriyle dillerde ve gönüllerde birçok duyguyu yoğun bir biçimde işleyerek aktarmaktadır. Velüt bir anlatımla unutulmaz bir tad bırakıyor okurun dimağına.

Sur Kenti Hikâyeleri

Ali Ayçil

Dergâh Yayınları

Sayfa 157

Ülker Gündoğdu - 01.03.2021

,

2942

Ülker Gündoğdu Hakkında

Ülker Gündoğdu

Okumaya başladığımdan bu güne bulabildiğim her tür kitabı okumaktan duyduğum zevk daha fazla okumaya teşvik etti. Bir çok alanda okuma gayreti ile beni seçen kitapları okuyorum. Bilgi birikimimi paylaşma isteği ile uygun platformlarda okur yazar olarak okuma sevgisine farkındalık oluşturmak için kitaplara verdiğim anlamı aktarıyorum. Bibliyomani değilim sadece bir kitap daha okuyacağım…

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin