Tarık Tufan’dan Bir “Kaybedilme”nin Romanı: “Kaybolan”

Tarık Tufan’dan Bir “Kaybedilme”nin Romanı: “Kaybolan”

Tarık Tufan’dan Bir “Kaybedilme”nin Romanı: “Kaybolan”

04.12.2020 - Tuba Yavuz
Tarık Tufan’dan Bir  “Kaybedilme”nin Romanı:  “Kaybolan”

Tuba Yavuz yazdı...

I.

Kaybolmanın tarihi yazılsaydı insanın yaradılışına kadar uzanırdı muhakkak. Hz. Âdem ile başlayan bu dünya hikâyesi hep kaybolmalar, bulunmalar ve yeniden kaybolmalar devingeninde. Belki de bu dünya, sadece kayıpların âlemi. Bulunma yeri için yahut buluşma yeri için bekleyenlerin âlemi… Bulanlar elbet arayanlardır diyenlerle aramakla bulunmaz diyenlerin yola birlikte revan oldukları âlem bu dünya.

Ruhunu önce kaybeden sonra bulan dervişlerin, çölde kaybolan Kays’ın Leyla’dan geçip Hakkı arayarak Mecnun’a dönüşünün, gerçeğin peşinde “kendini bulmak istiyorsan kendin için düşün” diyen Sokrateslerin, “Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır?” diyen Yunusların,” Dünyayı bildi kendini bîçâre bilmedi” diyen Bağdadilerin, kendilerini aradıkları; ararken kayboldukları dünyayı anlatma ve anlama çabasıdır bizimkisi.

Kadim tarihin tüm öğretileri neticede bizi tek yola götürüyor: Kendini bilmek (bulmak). Kendini bilmek için önce kendini bulmak gerekiyor. Varlığını fikren, kalben ve madden idrak etmediğimiz hiçbir şeyi elbet bilemeyiz. O nedenledir ki kişi önce kendini bulup sonra bilecek. Tüm bu meşakkatli yolculukta zaman zaman kaybolacak. Bulmak kolay mı? Değil elbet. Yolunu yitirecek, şaşıracak, düşecek, kalkacak yahut hiç kalkamayacak… Ama illa ki arayacak, kaybolacak.

İşte yüzyıllardır insanı anlatmak ve anlamak için yazılan onca metin, söylenen onca mısra bu arama ve kaybolma yolculuğundan ibaret. İbaret dediysek kolay sanılmasın. Bu yalınlık zamana paralel değil dikey bir yolculuğu barındırıyor. Toprağı kazmak gibi, göğü delmek gibi, denizi geçmek gibi…

Kimi kendini ararken bir eşya suretinde aradı, kimi makam mevki suretinde, kimi aşk suretinde, kimi de şehir… Aranan hep birdi ama aranılan başka imiş gibi göründü.

Zaman aktı. Durgun değil çağıl çağıl aktı. Kaybolanlar ve arayanlar geldi geçti. Yeni dünya düzeninde karmaşa, kaos ve kalabalık öyle çoğaldı ki… İçimizin kalabalığından çıkıp o kendini arama yalınlığına gitmek, giderek zorlaştı. Bu çağın karmaşık düzeni insanın özünü iyice derinlere hapsetti. Yüzü hep insana dönük olan edebiyat da bu çıkmazdaki insana ayna tuttu. Bazen bir roman sayfasında kişi kendi yolunu kaybetti yahut bir şiir mısraında kendini buldu. Kaybolmak ve bulmak ikiz kardeş gibi oldu bu süreçte.

İşte Tarık Tufan’nın Hakan’ı ile biz de bu çağın kayboluşunu seyredip onun peşinden kendimize döndük.

II

Romanın adı Kaybolan olsa da esasen kaybedilen bir hayatı temsil ediyor romanın başkişisi.

Kaybolmakla kaybedilmek arasındaki edilgenlik farkı Tarık Tufan’nın bu romanındaki temel çatışmayı oluşturuyor. Kayboldum sanıyor aslında kaybediliyor yahut kaybettim sanıyor aslında buluyor. Kitap tüm bu gel gitler arasında başından sonuna hep aratıyor, aranıyor…

Roman Hakan, Yıldız, Reha İleri, Sonay, Mert kişileri etrafında şekillenirken ana kahramanımız Hakan ve onun gözünden yaşanan olayları işliyor. Bazı bölümler birinci kişi ağzından Hakan ile aktarılırken bazı bölümlerde müşahit anlatıcı tercih ediliyor.

“Yaralı bir hayvan gibi saklanmak içim kendime kuytular arayıp dururken acı gerçeği kabullenmek zorunda kaldım: Kayboldum” diye Hakan’ın uyanışı ile başlıyor roman.

“Bugün benim doğum günüm; kırk yaşına girdim ve kayboldum.”

Hakan kırk yaş doğum gününde kendini, evliliğini, geçmişini sorgulamaya başlıyor. Elbette kırk yaş bunun için en doğru yaştı. Her şey gibi aramanın da bir çıkış noktası bir başı olmalıydı ve Tarık Tufan metaforik kırk rakamını ve yaş gününü seçiyor ve ani bir uyanışla başlıyor roman. İlk bölümlerde Hakan’ın fark edişini görüyoruz. On altı yıldır aynı işi yapan evli bir adamın rutin hayatını durup sorgulaması ile olayların başka bir boyuta taşınacağını henüz ilk bölümden sezdiriyor bize yazarımız.

Hakan’ın eşi Yıldız ise çocuk sahibi olmak istemiş ama tüm uğraşlara rağmen olamamış ve katalogla satış yapan bir şirkete bağlı olarak evde çalışan bir kadın. Tam bu noktada Kaybolma hikâyesinden bağımsız olarak Hakan, eşinin işiyle alakalı; Batılı ticaret ve rekabet algısına, kapital düzenin getirdiği kazanç ve kazanmak odaklı yaklaşıma sert eleştiriler getiriyor. Bu eleştirilerde Hakan, Tarık Tufan oluyor, onun dilinden düzene ve çağa yönelik fikirlerini duyuyoruz.

Hakan’ın gözünde Yıldız bu kadarken, sonraki bölümlerde Yıldızı ve babası Reha İleri’yi tanıdıkça okur onların da kaybolma ve arama öykülerine tanıklık ediyor. Yıldız’ın katı yürekli, öfkeli ve kuralcı babası Reha Bey otoriteyi, baskıyı ve şiddeti temsil ediyor. Yıldız’ın çocukluğundaki travmaları, annesinin ölümü, kardeşinin Yurt dışına gitmesi ve yaşlanan Alzaymer hastası Reha İleri’nin sorumluluğunun kendinde olması gibi yaşadığı pek çok mücadeleden aslında kocası Hakan’ın da haberi yoktur. Roman boyunca Hakan ve Yıldız etrafındaki olayları bölüm bölüm okurken ikisinin de çocukluklarına, anne babalarına, akraba ilişkilerine tanık oluyoruz. Tarık Tufan diğer kitaplarına nazaran burada olaylar zincirini daha uzun tutmuş ve kahramanlarını bize çok boyutlu yansıtmak istemiş. Kimi okura gereksiz gelen bu detaylar belki de Hakan’ı ve Yıldız’ı daha iyi tanımamıza vesile oluyor. Tarık Tufan belki de kaybolmanın herkesten ve her şeyden bağımsız olduğunu sanmayalım istemiş. Yıldız da Hakan kadar yalnız, kimsesiz, kaybolmuş ve boğulmuş bir kadın. Onun da yaşadıkları az değil, fakat bu roman Hakan’ın romanı olduğundan Yıldız hep onun gölgesinde anlatılmış. Yıldız’ın baskılanan çocukluğundan fedakâr ablalığından, tüm uğraşlara rağmen elde edemediği anneliğinden ve içinde babasına karşı büyüttüğü nefretten çok uzun bahsedilmese de okur olarak biz Yıldız’ı anladık. Nefretine hak verdik, onunla birlikte Reha İleri’ye kızdık.

Fakat tam bu hislerdeyken bize Reha İleri’nin çocukluğunu gösteriyor Tarık Tufan. Ama durun diyor. Bu adamın böyle davranmasının sebepleri var. Bu defa da Reha Beyin babasının ona davranışını, ablasının ölümüne neden oluşunu ve kardeşleriyle olan mesafeli ilişkisinin nedenlerini öğreniyoruz. Boğulmak üstünde uzunca duran Tarık Tufan, boğulan çocukların büyüdükçe nasıl boğan olduklarını da anlatıyor.

III.

Herkesin başından çok büyük olayların geçmesi (evlatlık verilmeler, depremler, cinayetler, ölümler…) romanda beni biraz tedirgin etti. Okurken buna gerek var mıydı dediğim birkaç yer yok değil? Tarık Tufan belki de modern dünya insanının ancak büyük olaylar ya da büyük travmalar yaşayarak arama yoluna gideceğini düşünmüş olabilir, haklılık payı da vardır. Hakan evlatlık olmadan da kaybolabilirdi, Reha İleri kardeşinin ölümüne yol açmadan da boğulabilirdi, Mert’in yaşadıkları olmadan da vicdan muhasebesi yapabilirdi Hakan ama tüm bunlarla vakanın ruh hâline tesiri daha net gösterilmek istenmiş olabilir.

Garip bir tesadüfle Hakan çocukluğuna, yaşadığı deprem gecesine dönünce aslında aradığını bulmaya yaklaştığını fark ediyor. Yıllar evvel aşık olduğu Sonay ile karşılaşması onun iç hesaplaşmasının dışa vurumu oluyor biraz da.

“Kaybolmuş bir insanın, kendisini ancak bir başkasında bulabileceğine bütün kalbimle inandım. Mühim olan o insanı bulabilmek.” diyerek aslında Sonay’ı bulurken kendini bulduğunu da bize dillendirmiş oluyor.

Olay örgüsünü bu kadar dallandırarak ana rotadan uzaklaşıyor mu Tarık Tufan, sadece Hakan ekseninde dönmesi vakaların daha mı isabetli olurdu, bu kadar tesadüflere ve büyük olaylara lüzum var mıydı yoksa bunlarla daha mı iyi şekil buldu bu kayboluş? Romanı okuduktan sonra biz de bu sorularda kayboluyoruz biraz.

Kaybolan, Hakan’ın yüzleşme romanı neticede ve okuru da kendisiyle yüzleşmeye çağıran bir roman. Yer yer öyle etkili cümleler kullanıyor ki Tarık Tufan, sadece o cümlelerle bile okurun kafası yeterince bulanıyor. Tam bu noktada okur da kaybolmaya meyledecekken bizi sakinleştiriyor: “Çünkü herkes hayatının bir yerinde kaybolur." diyor, yalnız değilsin diyor. Ekliyor:

“Herkes hayatında en az bir kere deliriyor, düşüyor, kayboluyor ve hiç kimsenin delirmesi, düşüşü yağır kayboluşu bir başkasınınkine benzemiyor.”

Hakan’ın da Yıldız’ın da kendini bulmaları ile biten romanda okur kendini bulur mu bilinmez.

Kaybolan ve kaybedilenlerden arayan ve bulanlara ulaşılmasını dilerim.

Tuba Yavuz - 04.12.2020

,

3479

Tuba Yavuz Hakkında

Tuba Yavuz

1982 yılında Erzincan’da doğdu. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra Ankara’da çeşitli kurumlarda çalıştı. 2008’den bu yana Edirne’de Milli Eğitimde öğretmen olarak görev yapmakta. İki çocuk annesi.

Türk Edebiyatı, Hece Öykü, Ihlamur, Balkan Türküsü, Poyraz gibi çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı.

2014’te “Sitare” öykü kitabı çıktı. (meserret yayınları)

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin