Taşradan Futbol Hikayeleri

Taşradan Futbol Hikayeleri

Taşradan Futbol Hikayeleri

03.04.2015 - Serkan Parlak
Taşradan Futbol Hikayeleri

“Anılarımın taraftarıyım,” diyor Necdet Özkazancı: “Yalnızca falanca futbol takımının taraftarı değil, anılarımın taraftarıyım diyebilirim. Anılarının taraftarı olan birçok futbolsever gibi...” Taraftarlarının üstten bagajlı, burunlu otobüsler, minibüsler ve traktörlerle maça geldiği köy takımları etrafında dönen hikâyeler var bu kitapta. Angara’nın kenar mahallelerinin ve Polatlı’nın takımlarının sarmaladığı hayatlar var. Polatlıspor, Malıköy, Esentepespor, Gülverenspor, Kayaşspor, Altınokspor, Çalışkanlar Spor Kulübü ve diğerleri, karakter oyuncularından ibaret aslında. Mahalle aralarında kurulan “Ataryemez”-“Yeratamaz” familyasından takımların ruhunu yaşatan karakter oyuncuları…

Tanıtım yazımı kitabın çağrışımlarından hareketle, benliğimin futbolla ilgili temel travmasını oluşturan anıyı çözümleyerek oluşturmak istedim.

Bir Bozüyüklü nasıl Samsunsporlu olur?

İlköğretim 2. kademenin ortaokul olduğu yıllardı; 6. sınıftaydım. Bilecik ili, Bozüyük ilçesi, Cihangazi köyünde yaşıyordum. Seyitömer’de çıkarılan taş kömürünün çevrede kasaba ve kentlerde pazarlanmasıyla geçinen köylüm insanının Bedford ya da BMC kamyonlarının çamurluklarında yazan en etkileyici söz benim için “Yaşamak Direnmektir”di. Üç İstanbullu dışındaki takımları figüran gözüyle gören oligarşik yaklaşıma göğüs germenin onlar dışındaki bir takımı tutmakla mümkün olabileceğini seziyordum. 84/85 sezonunda Samsunspor 2. ligde şampiyon, Tanju’da gol kralı olmuştu. İngiltere, Almanya, Fransa 2. liglerinde Şampiyon olup bir dönem 1. ligde fırtınalar estiren takımların Türkiye’deki karşılığı Samsunspor olabilirdi, oldu da.

Babası Fenerbahçe taraftarı olan bir çocuk kilometrelerce uzağında, deyim yerindeyse taşrasında yaşadığı bir kentin takımını niçin tutar? Samsunspor’u tutmamın temel nedeni “Emin, Erol, Savaş, Orhan ve Tanju”nun varlığıydı. Görünümleriyle ilgili radyodan, televizyondan edindiğim sınırlı bilgileri hayal gücümle tamamlıyordum. Kasetlere ses kaydetmede kullanılan ufak mikrofonu elime alıyor, Samsunspor’un üç İstanbulludan biriyle yaptığı maçın hayali spikeri oluyordum. Kişilikleriyle ilgili fikrim, üstün yetenekleri konusunda ise şüphem yoktu. Ancak televizyonun gösterdiği, radyonun da anlattığı kadarıyla gollerde ön plandaydılar.-Televizyon gösterimlerinde kamera genellikle topun olduğu kısmı gösterdiğinden, sahanın diğer kısımlarında olan bitenden pek haberdar olmayız. Bu konuyla ilgili ayrıntılı çözümlemeler için Ümit Kıvanç’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabı Kesin Ofsayt’a bakılabilir.- Demokratik yapısı nedeniyle kasaba arsalarının, köy çayırlarının vazgeçilmez oyunu futbol çocuklar için modeller üretir. Ben de ayağımda topla bazen Tanju, bazen Orhan, bazen de Erol oluyor; cikletlerden çıkan fotoğraflarını cüzdanımda biriktiriyor, isimlerini cep takvimimin kenarına yazıyordum. Bazen büyüklerin de katıldığı futbol muhabbetlerinde üç büyükler özellikle Fenerbahçe’ye -ki o dönemde de az çok kibri simgeliyordu- karşı alınan galibiyetler; aykırılığın da desteklediği bir güvenle ön plana çıkmamı sağlıyor, Tanju’nun gol krallıkları ise şampiyon olamasak bile, ligin en iyi golcüsünün bizde olması nedeniyle haz duymamı sağlıyordu.

Travma Tanju ve Savaş’ın transferiyle başladı. Bu iki futbolcu takımla, takımın başarısıyla özdeşleşmişti. Galatasaray’daki başarıları garip bir biçimde mutlu ediyor ama onları sarı kırmızılı formayla görmek kafamı fena halde karıştırıyordu. Karmaşayı o dönemde çözümleyemedim. Türkiye özelinde kişilik, yetenek ve görüntüleriyle ön plana çıkan oyuncuların üç büyüklere transferinin Anadolu takımlarını tutan taraftarın bağlılıklarını nasıl etkilediği konusunda bir araştırmaya henüz rastlamadım. Ancak -ki haklı olarak, futbolcunun ve kulübün para kazanması gibi futbolun maddi süreçleriyle ortaya çıkan bu durumun takımı bırakmaya, hem memleket takımını hem de üç büyüklerden birini tutmaya ya da üç büyükler oligarşisine ve transfer olan futbolcuya karşı hınca neden olduğunu düşünüyorum.

Süreç kazayla devam etti. Taşrada ve köylerde yetişen birçok genç gibi liseyi parasız yatılı okudum. Gece saat onda yurdun tüm ışıkları söndüğünde battaniyeyi kafama çekip ağlıyor, Mete’nin Galatasaray’a attığı golü unutamıyordum. Takımın yapısını bozan bu acı olayın ardından Samsunspor, yıllarca başaltı takımı olarak kaldı. Geçen sezon sonuna kadar Türkiye toplumu orta sınıf bireylerine benziyordu. Ne alt sınıfa düşer, ne de üst sınıfa yükselebilirsin. Kulübün geneliyle ilgili bu durağanlık halinin takım başarısına yönelik taraftar beklentilerini de olumsuz etkilediği söylenebilir.

Samsunspor, 80’li yılların 2. yarısında; insanların mutsuzluklarının temel kaynaklarından olan ancak fark edilmeyen hiyerarşik yapılara -kabaca ast/üst ilişkilerine- direnişin futbol alanındaki sözcüsüydü. Sonraki yillarda Kocaelispor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği gibi takımlar onun yerini aldı. Sonuç olarak ülkemiz öncelikle ekonomi alanında geliştiğinde daha yaşanabilir olacak demokratikleşme sürecinin futbola da yansıyacağını, her anlamda daha eşitlikçi bir lig oluşacağını umut ediyorum.

Serkan Parlak - 03.04.2015

,

2848

Serkan Parlak Hakkında

Serkan Parlak

1975 yılında Bilecik'te doğdu. Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. MEB'de öğretmen olarak çalışıyor. İstanbul'da yaşıyor.

Çeşitli türde yazıları Notos Öykü, Radikal Kitap, Futbol Extra, Edebiyat Otağı ve Kırmızı-Beyaz-Siyah'ta (Samsunspor Kitabı, İletişim Yayınları) yayınlandı.

Derlediği "Başka Semtin Öyküleri" adlı öykü kitabı Bilgi Üniversitesi Gençlik Çalışmaları Birimi tarafından, ilk romanı "Ormanın Kıyısı" ise Roza Yayınları tarafından yayınlandı.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin