Tatar

Tatar

Tatar

Tatar
"Tatarlar; yani ele avuca sığmaz, görevlerine ölümüne bağlı, seçkin delikanlılardan oluşan "saray postacısı" ulaklar.. Bir Tatar, İstanbul'dan Belgrad'a, Üsküdar'dan Bağdat'a kadar son sürat ferman götürür. Çoğu defa Tatarların bindiği atlar acımasız sürate dayanamaz, çatlayıp ölür. Tatarların konup göçme ve hayvan değiştirmeleri için belirli mesafelerde menzilhaneler kurulur. Kıyafetleri özeldir. Tatar elbisesini ve uzun kalpağını başkasının giymesi yasaktır.."

Başlığı okudunuz. Bir soru geçti içinizden; "Tatar derken?" Cevap geldi...

" Tatar dediğin (çoğu insan bunu hayalleyemez ) daha onuncu at değişiminde sade gözleri görünebilen bir âdem evladıdır. Her yanı, bir ıslanıp bir kuruyan urbaları tuhaflardan tuhaf hatta korkutucu hallere bürünür. O sebeple her tatar, çocuklar ağlaşarak kaçışmasın, hatunlar ürkmesin diye hep köy kıyılarından, sancak ötelerinden yol alır. Görünüşü gerçekten karabasanlar misali kaçırtıcı ve yürek titreticidir. Tatar koştuğu sürece ne iklimlerin tadına varabilir ne de tabiatın... On iki gün bir de o kadar gece... Tatar Bağdat'a en erte on ikinci akşamda mutlaka erişmelidir." (syf 8)

Zannediyorum ki, şanlı tarihimiz Osmanlıdan çok sonra türedi şu "hayatım roman" tabiri. İlk romanın yazımını ya da matbaanın icadını kastetmiyorum. Değindiğim nokta şu; tarihimizde nice isimsiz kahramanlar ve şansız şöhretsiz kahramanlıklar olmuş. Birçoğu da olduğuyla kalmış tarihin tozlu raflarında. Fakat bugün önüne gelen acısını, aşkını, başarısını, düşüşünü, romantizmini, hüznünü hemencecik pazara sürüyor. Niçin? Hemen hemen herkese "Yazsan var ya hayatın roman olur" denildiği için! Ve yanlışlıkla okumuş bulunduğum bir şahsın hayatına ait romanların birçoğunun hüsranla sonuçlanmasının ardından, önemini daha da iyi kavradım; yaşasın tarihi romanlar! Ve yaşasın anlı şanlı isimsiz kahramanlar! Elbette acı, dram, hüzün, başarı, mutluluk paylaşılacak ama kendi ticareti için aşkı veya hüznü satan fikir ve his tüccarlarına dur denmeli! Mevlana, Yusuf ile Züleyha, Mecnun, Ortadoğu, sokak çocukları, gündelikçi ablalar, abdestli kapitalizm ve dizilerle Osmanlıdan bahsetmeyeceğim bile!..

Neyse, yazının özüne dönelim. Ne zamandır zaruri yoğunluklarımdan ötürü vakit ayıramadığım bu köşeme yazı yazmak için kütüphanemin raflarında göz gezdirirken rastladım Tatar'a. Üç sene evvel almış, hızlıca okumuş, pek de sevmiştim.

Tatar, bir isimsiz kahramanı, bir isimsiz roman yazarını, bir de isimsiz komşuyu konu alıyor. Tatar; Der-saadetten Bağdat'a ferman götüren hızlı postacı. Günümüz APS'sinin insan versiyonu. 95 sayfalık roman, kısa, öz ve tadında. Bir beyefendi, o sabah ilk kez karşı komşusu olan hanımefendiyle rastlaşıyor. Roman yazarı olduğunu belirtince, komşu hanım dinleyicisi olmayı talep ediyor ve her sabah yazdığı bölümü ilk komşu hanıma okumayı adet ediniyor. Romancı okurken, kahvesini alıp cama çıkan komşu hanımın yanına sokuluyoruz biz de usulca..
Tatar'ın vazife yolunda Hırvat'la karşılaşmasıyla başlıyor hikâye. Hırvat; on senedir kılıç arkadaşı, on gündür düşmanı. Ah Gülbahar... "Gülbahar, bindallılar içinde sülün salınışlı, bedir bakışlı, Bursa ipeği Gülbahar perde gerilerinden bakmasa, Tatar'ın geçeceği anlarda kapı kıyılarında öyle mahzun durmasa, Hırvat'la can yoldaşlığı gaza kardeşliği sımsıcak sürüp giderdi. Hırvat'ın Gülbahara nicedir bunca yangınlığını, dünyada bir Gülbahar bir de Hırvat sanmışlığını kimseler ona diyememişti. Hırvat ne vakit ki dünyası gümbürtüyle yıkıldı, gaza kardeşliğini olmadı sayıp köpük köpük öfkelendi ve Tatar'ı kıymaya hizalandı. Şimdiye kadar üç kere yakın düştüler, üç kere yatağanları karşılıklı sıyırdılar ama araya ortak yarenleri girdi, büyük ayıpladılar." (syf 15)
Tatar yine bir fermanla yola düşüyor, Gülbahar ile heyecanla gözlüyoruz dönüşünü, Gülbahar'ın Üsküdar'daki evlerinden denizi seyrederek... Hırvat peşinde ama, Tatar fermanla vazifeli olduğunu söylüyor. Atını çatlatırcasına sürüyor. At da o da yorgunluktan bayılacak gibi. Tatar olmak hiç kolay değil. "Belgrad'dan Topkapı'ya, Bağdat'tan Üsküdar'a erişende tatarları anacığı görse tanımaz. Öylesine bitik, şaşkın, uykulu, her yanı yırtılıp akılları eprimiş haller içinde hiçbir tatar attan inemez, düşer. Ve tatar gidip döndüğü günler kadar pelte misali yatacak, el içine çıkamayacaktır. Tatarların yirmi dördüncü gün çıka gittiği İstanbul'a yeniden ulaşıp, attan dirisinin değil ölüsünün düştüğüne çok rastlanmıştır. O yüzden tatar anaları, hanımları bahtı kıt hanımlardan bilinir." (syf 76)

Tatarlık zor yaşamaktı, ama Osmanlıya çok yakışmaktaydı. Yol üzerindeki menzilhanede konaklıyor Tatar. Bizim kalemimiz de konaklasın burada.. Devamı kitabı okuyana kalsın.. Tatar fermanı ulaştırabilecek mi? Hırvat rahat bırakacak mı? Aynı kıza sevdalanan iki kadim dost, dostluğu mu sevgilerini mi önceleyecekler? Gülbahar kimi tercih edecek? Ya da öyle bir hak sunulacak mı? Romancı komşu hanımdan neleri gizledi? Hem tarihle, hem de psikolojik desteklenmiş roman, okurken aldığınız haz ile de bitmiyor.. Yazarı Gürbüz Azak beyefendinin aziz Türkçemizle süslediği cümleleri de es geçemeyeceğim. Romancı ve komşu hanımın anlatıldığı bölüme yalın bir İstanbul Türkçesi hakim. Fakat daha güzeli, tatarın hikayesi bölümünün eski İstanbul Türkçesinin nezaheti ile yazılmış olması da münasip ve takdire şayan olmuş. Böylelikle, kısa bir romanla kelime hazinenizin latif bir tespihine nice boncuklar ekleniyor. İyi de oluyor! Kitaptan altını çizdiğim bir cümle ile bitirelim;
"Devlet, devlet gibi durana ilişmez!"

Güzel kitaptı. Tavsiye ederim. İyi okumalar!

TATAR
Gürbüz Azak
Babıali Kültür Yayıncılığı
95 sayfa
Meryem Betül Altuntaş - 01.07.2013

,

2273

Meryem Betül Altuntaş Hakkında

Meryem Betül Altuntaş

14 Eylülde Kocaeli'nde doğdu. Tahsil hayatı İstanbul'da geçti. Çeşitli eğitim kuruluşlarında Arap dili üzerine dersler veriyor. Bir Yardım kuruluşunda gönüllü çalışıyor.

Kocaeli'nde yaşıyor. İstanbul'u ve Kitapları seviyor.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin