Toplumun Kuruluşu; Etik İktisat Ve Siyaset

Toplumun Kuruluşu; Etik İktisat Ve Siyaset

Toplumun Kuruluşu; Etik İktisat Ve Siyaset

23.01.2017 - Sait Alioğlu
Toplumun Kuruluşu; Etik İktisat Ve Siyaset

Tarih boyunca en basitinden en karmaşığına, şu ya da bu oranda ve kendine özgü belli bir biçimde kurulan toplumların/toplumun kuruluşunda, ona ivme kazandıran saiklere bakıldığında, en önemli sebebin ekonomi(iktisat) olduğu görülecektir. Zira toplumun, fertleri bağlamında bir geçimliliğe ihtiyaç duyacağı içten bile değildir. Konumuza açıklık getirmek adına, toplumun en temel ve ilk biçimi olan ailenin kuruluşunda, hemen her dönem –merak kabilinden bile olsa- sorulan ‘evladımız ne iş yapardı?’ sorusu, mes’eleyi anlamamız açısından önem arzetmekteydi… Hele bir de insanlığım ilk iktisadi uğraşısı olduğunu bildiğimiz avcılı/toplayıcılıktan, ilkel tandaslı tarımsal işleyiş biçiminden, esnaflık ve ticaret formu ile, belli bir iş bölümünü, bir niteliği ve sermayeye bağlı sanayi tarzının oluşumu, aynı zamanda, o iktisadi forma uygun toplumunda kuruluşu olarak sayılabilirdi.

İslam inanışına göre, Allah’ın “mutlaka” ‘bir geçimlilik ve imtihan için’ yeryüzünü insana musahhar kılması (Lokman-20) hakikatine bakıldığında, yeryüzünün imarı ile birlikte, en küçük birim olan aileden, en büyük birim sayılabilecek devlete kadar, toplum için oluşan yönetsel yapıların –kuruluş maksadı ve işleyişi farklı olsa da- kendini ortaya koyduğu görülecektir. Ve anlaşılan, o ki iktisadın da, devir, anlayış ve düşünüş farkı bağlamında, varolan toplumlar için önemli bir yer tuttuğuydu… Dedik ya, bir geçimlilik ve amiyane tanımla evlad-ı iyal mes’elesi, iktisadı, Müslümanlarda da olduğu üzere, hemen her çeşit toplum için birinci saik olarak sayılmayacaksa bile, toplum kurucu unsur olarak önemli bir yer tutmaktaydı.

Toplumun oluşumu ile birlikte, değişen üretim ve buna bağlı olarak iktisat biçiminin, özellikle de, belki de modern paradigmanın da etkisiyle, birçok aydın, entelektüel ve düşünürün, bir açıdan haklı olarak, ama çoğun kez de, “insan unsuruna binaen” ‘kötü ve yanlış’ uygulamalardan ötürü ona yüklenen kutsallık ve zorbalık vasıfları öne çıkarılarak devletin sorgulandığı bir vasatta, iktisadın kendisi hem gerekli, hem yıpratılmışlığı ve hem de ne olup olmadığı ya da ne olmaması gerektiği konuları sürekli ilgi ve merak konusu olmuş olup ve bu merak ve ilginin ilânihaye süreceği söz konusu edilebilirdi…

Olaya ister batılı/klasik, ister, doğulu klasik, ister modern paradigmalarr eşliğinde ve batının üstünlüğünü içerdiği savlanan o bitimsiz ilerlemeci mantık içre ve isterse de, Kur’an’ın öngördüğü, ama ne yazık ki, dinin iktidar aracına dönüştürüldüğü ve apaçık araçsallaştırıldığı Emevi döneminden itibaren üzeri örtülen hakikatlerden beslenen bir yapıda olsun, iktisat, her zaman ve her toplum için kayda değer öneli bir etmendi vel’hasılı kelam…

***

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, insan, devletten de önce toplum olma adına, onun en küçük ve belki de en önemli birimi olan aileyi kurmuştu. Haliyle bu ailenin bir mekânı da olmalıydı…

Yazar Ümit Aktaş, “Toplumun Kuruluşu; Etik-İktisat-Siyaset” adlı yeni eserinde, ilk insandan ve haliyle ilk insan topluluğundan hareketle, iktisadi alanda ilk adım sayılan avcılık, toplayıcılık ve daha sonra nitelikli iş bölümünün devrede olduğu klasik iktisadi çabalarla, günümüzde kapitalizmle karşımıza çıkmış bulunan ‘modern’ ekonomik formun önem kazandığını; bunun da, ta devletin ortaya çıktığı dönemde başlayan ve bir tahakkümü içeren zorlu halleri anlatmaya çalışmaktadır. Bunlara bağlı olarak toplumun kuruluşunda üç önemli öğeyi işaret etmektedir. Bunlar; etik, iktisat ve siyasettir.

***

Ümit Aktaş, insan, aile ve mek’an bağlamında, Hannen Arendt’in “insanlık durumu”nda insan etkinliklerini “emek, iş, eylem” olarak tasnifine karşı bu “iş, amel, cehd” olarak tasnif edilse yeğdir. Ama bu cehd ya da amel (emek) işe ya da parasal kazanıma koşulmuş bir cehd ya da emek olmayıp, genel anlamda insani faaliyetlerdir olumlu anlamdaki tüm üretimlerdir.” (1) tespitinde bulunarak, insan, aileye mekân üzerinden, bir iktisadi faaliyetin gerekliliğinden ve masumiyetinden bahsetmektedir. Böyle bir iktisadi işleyiş ve çabanın insanı gönendirdiğini düşündüğümüzde, üretim ve tüketim ilişkisinin değiştirilmesi ‘ne adına olursa olsun’ düşünülmeyecek bir anlayış sunardı. Ama İnsani ve ‘normal’ olan bu iktisadi işleyişin, ideolojik saiklerle, ‘her iki yakası ‘bir daha bir araya gel(e)meyecek olan işleyişin insanı ezecek orana ulaşması aynı zamanda modern anlamda toplumun siyaseten yönetilmesini de içermektedir; “Günümüz insanının uzun çalışma süreleri ise, doğrudan üretimden çok, kışkırtılan gereksiz tüketimin karşılanması kadar, disiplim ve denetim ağlarına, yani toplumsal siyasal iktidarların mecburiyetlerine de dayanmaktadır.” (2)

İnsani bir ihtiyaçtan oluşan iktisat ve dolayısıyla da üretim biçim(leri)nin kapitalist işleyiş içerisinde külli bir değişime uğraması sonucu, iktisadın bir araç(ihtiyaç) olmasından ziyade, ona tutunarak dünyevileşme düşüncesini sistematize etmeye çalışan zevatın, bu hareketiyle dengeleri sarstığı ve yerinden oynattığı ve kendi koşullarını dayattığı görülecektir; “…insan, her haliyle zaten dünyalıdır. Ama dünyevileşmek, yaşamsal amacın bu koşullara bağımlılaşması gibi bir anlama gelmektedir.” (3)

***

Marksist teorinin, üretim biçimlerinden hareketle en son evrenin komünizm evresi olacağı savının, günümüzde kapitalist işleyişin daha da perçinleşmesi sonucu, artık bir teori olarak telafuzunu bile imkânsız hale getirmektedir. Onun karşısında bir başka işleyişlin çıkıp çıkmayacağı tartışıladursun, insanlık tarihi, aslında Marksizmi bir yanılsamaya hapseder oranda; avcılık-toplayıcılık ve göçebelik hayatı ile tarımsal yerleşik kültür ve şehirlilik ile endüstriyel kürsel kapitalist ekonomiler ve aynı zamanda da siyasetleriyle var olan dönemden bahsedebilirdik. (4)

Temsil ve mübadele…

Yazar bu konuda şunları söylemektedir, “Her dönem için cari olan farklı bir mantık sistemi vardır. Her mantıksal sisten ise bir sonsuzluk (kendi sonsuzluğu) ile şimdi arasında oluşturulan bir mesafe kavramı (alan) üzerinde oluşan (kimi sistemler zamansal değil de mekânsal alanlar kullanırlar veya her ikisini birden kullanan sistemler de olabilir, dolayısıyla bunu sınırsızlık ile yerellik üzerinden de tanımlayabiliriz.)” … “Bu mantığın verileri ya da göstergeleri, kendine özgü evreyi geç kalarak da izleyebilir.” (5)

Daha düne kadar, bir çiftçinin, bir esnafın, zanaatkârın günlük maişetini karşılamak için evden çıkışı, hemen her zaman olduğu üzere rutin ve ‘ ihtiyaca binaen^gerekli bir çabayı içermekteydi. Küreselleşen ve hatta neredeyse sanal alana taşındığı görülen ürettim ve bununla birlikte tüketim olgusunun, kişiyi gönendireceği, onaracağı yerde onu köleleştirdiğinden bahsedilebilirdi; “Kadim toplumlar açısından daha çok bir oyun, ibadet, serbest faaliyetler alanı olan hayat, günümüzde insanı kendisine uyruklaştıran (proterleşme ya da köleleşme) endüstriyel üretim tarafından belirlenen bir faaliyet alanı haline gelmiştir.” (6)

Yazar “Değiştirilen nesnelerin üretimsel nitelikleri (değeri) ile pazardaki nitelikleri (değeri) aynı değildir. Kullanım değerinin de aynı olmayacağı gibi…” (7) dedikten sonra, bu konuda, meseleyi vuzuha kavuşturmak için şunları alıntılamaktadır; “İktisatçıların (Smith, Marx…) bahsettiği gibi, mübadele esnasında değiştirilen, kullanım değeri değil, değeridir.” (8)

İktisatçıların dediği her ne kadar doğru ise de, işin aslına bakıldığında, oluşan eylem değiştirilmeden ziyade eşyanın bir kullanım değeri takasıdır.

Kapitalizm değer ve faiz…

Maddi ve manevi anlamda kullanılan araç, edevat, dil, söylem ve yaşanılan zamanı tesmiye etmekle birlikte mantığı irdeleyip incelediğimizde, yapısal açıdan insanın yüzlerce yıldır pek de fazla değişmediğini görebilirdik. Buna binaen, yapısal (fıtrî) bir bütünlük ne kadar doğru ise, tüketimden ziyade ürertim ilişkilerinde ideolojik etmenlerden ziyade, bir sonrakinin devamı, başlangıcı hükmünde üretim biçimlerini izinin farkına varmış oluruz.

Günümüzde, artık neredeyse ‘tek gerçek’ sayılan kapitalizmin izini, yukarıda yaptığımız izahatı dikkate aldığımızda uzak geçmişte bulabilir ve ona belli bir başlangıç noktası tayin edemezdik “Kapitalizme belli bir başlangıç noktası biçmek mümkün olmasa gerek. Ya da tüm köken bilimsel tutumlar gibi, buradakiler kazanılan çabamızda da, hep daha derinlere doğru giden ama kesin bir başlangıç noktası yakalayamayan bir sonsuzluğun girdabına düşeriz.” Denildikten sonra, şu ifadeler calib-i dikkattir; “Âdem’in öyküsü ister nesnel isterse sembolik olsun, bizi işte bu girdaptan kurtaran bir başlangıcı simgeler.” (9)

Dönemine ait kapitalizmlerin, arkaik olduğu ve günümüzdeki kapitalizmin ise, batı tipi bir yönünün bulunduğu ve biz Müslümanları ilgilendirir anlamda Calvinizmim eseri sayılabilecek bir sıfatla vasfedilebileceğini belirtmiş olalım. Ki bugün kendilerini, Müslüman olmalarına rağmen, her şeyden ziyade iktisadi anlamda tanımlarken, İslami değil de, muhafazakâr tandaslı bir kapitalizmin içerisinde oldukları apaçık ortadadır. Bunu en çok da yalancıktan da olsa “altın nesil” aldatmacası söyleminde Gülenmizm (ya da FETÖ) hareketinde gözlemlemekteydik…

Yazar konu ile ilgili Âdemoğlu Habil ile Kabil arasında var olan ve daha sonra gelen inanların mücadelesinde öne çıkan, bir takım uygulamaların kapitalistçe bir girişim olduğunu vurgulamaktadır. Bizde bu girişimin başında, daha sonra bulunan para nesnesinin bir mübadele aracı olmasının yanına, bu aracın riba ve faize dönüştüğüdür.

Modern kapitalizmin kökeni konusunda Sombart modern kapitalizmi doğrudan Yahudi tefeciliğine ya da İtalyan şehir devletlerindeki ticari girişimlere dayandırıyor. Bu şıktan ilkini kabul ettiğimizde, bun yaklaşım daha doğrubir yaklaşım olup meseleyi vuzuha kavuşturmaktadır bizce…

“Eğer kapitalizmin doğuşu açıkça Calvin’in riba hakkında mektubundan (1545 dolayları) başlamış olsaydı her şey çok kolay olavaktı. Bu bize bir dönüm noktası vermiş olurdu. İktisadi hayat hakkında yeterince bilgili güçlübir zihnin, ribanın doğurduğu sorunlara dair bu keskin gözlü tahlili, vuzuhun kendisidir…. Calvin’e göre bir çeşit bozulmaz manevi altyapıolan (ilahiyat (teoloji) ile beşeri kanunlar, yargıç, hukukçu ve hukuk ilmi arasında bir ayrım yapılmalıdır. Riba tacirler arasında (faiz hadlerinin % 5 gibi mütevazı olması şartıyla) meşrudur; yardımseverliğin karşısına dikildiği zaman meşru değildir.” (10)

Yazarın Calvin’den ve onun oluşturduğu düşüncelerinden elde ettiği bulgulara bakıldığında, modern kapitalizm ile Yahudilik arasında kopmaz bir bağ bulunmakta ve faizin, belli bir kısmının yasal (meşru) olarak görülmesi, bu minvalde değerlendirilebilirdi.

Üretim ve bölüşüm modelleri…

“…kadimler, tabiata dokunmayı bile bellli kurallara ve mesafelerle bağlamışlardır. Üretim ya da tüketim açısından tabiatla hep belli bir sıkıdüzen içerisinde ilişki kurmuşlar; keyfi bir üretim (istismar) kadar tüketim (israf)’den mümkün olduğunca uzak durmuşlardır.” (11)

Bu böyle olunca kadim toplumlarda esas kriterin adalet olduğu söz konusu olmaktadır. Kadimlerin ‘adalet’ anlayışı hemen her şeyin kendi doğal seyrinden gitmesi, haddi aşmaması şeklinde olmuştur. Ama bu da bir anlayış yetersizliğindendir oysa…

Neden? Zira insanın haddini aşması içerisinden bulunulan bir sınırlılıktan sınırsızlığa doğru yapılan bir yolculuk insanın kendi asli şahsiyetine doğru bir yolculuğa çıkmaktır. Günümüz toplumuna gelince ise, kadimlerin haddi aşma konusunda ketum davranmalarına zıt bir oranda bölünmüş bir toplum imajı vermektedir. Haddi aşma tehlikesine karşılık zoraki bir eşitliğin tesisi yanında, haddi alabildiğine aşarak, hem eşitsizliğe ve hem de adaletsizliğe davetiye çıkarmak da o kadar tehlikeli ve zorludur işin sonucuna bakıldığında… İşe salt ideolojik bakıldığında ideolojilerin toplumun kuruluşu değil de, onun nasıl kullanılacağı düşüncesi ağır basardı, kendi ile toplum arasında kurmaya çalışacağı yanlış bağlara bakıldığında. Ama toplumun kuruluşunun klasik toplumlarda ve günümüz toplumlarında olduğu üzere, temel saikin ve platformun kalkış noktasının iktisat olduğu düşüncesi sonucuna varılabilirdi. Sistemi kendi elinde tutanların, haddi uygulamalarına koşut olarak, üretimde hak ve adalet içre bir paylaşım ve bölüşüm söz konusu olduğunda, adalet mekaniması da iyi bir şekilde öalışır ve randıman alınırdı.

Dipnotlar;

1)Ümit Aktaş, “TOPLUMUN KURULUŞU; Etik-İktisat-Siyaset” Sh. 11

2) age. Sh. 13

3) age. Sh. 13

4) age. Sh. 35

5) qge. Sh. 35

6) age. Sh. 37

7) age. Sh. 37

8) age. Sh. 38

9) age. Sh. 55

10) age. Sah. 57-58

11) age. Sh. 85

Sait Alioğlu - 23.01.2017

,

761

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin