Toynbee'nın Dünya ve Garbı

Toynbee'nın Dünya ve Garbı

Toynbee'nın Dünya ve Garbı

24.10.2014 - Sait Alioğlu
Toynbee'nın Dünya ve Garbı

"Doğu, batı, güney ve kuzey sonuçta birer yön olduğu gibi, aynı zamanda birer olgudurlar; İslâm da, bu olguların tümünü kapsar mı, kapsamaz mı?"

 

20. yüzyılda yaşamış Bir  İngiliz Tarihçi olan Arnold Joseph Toynbee tarihin konusunun kültürler olduğunu söyleyen, kültürlerin ise dinamik yapılar olup, özelliklerini yaratıcı kişilerden aldığı, dolayısıyla tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak yerine, kültürleri anlamaya çalışması gerektiği düşüncesiyle seçkinleşen tarih felsefecisidir. (Wikipedi) Tarihçinin insan türünün birtakım temel bölümlerinin yaşamlarını ele aldığını, toplum denen söz konusu varlıkları seçip incelediğini dile getiren Toynbee, tarih araştırmacısının toplumlar arasındaki ilişkileri yalnızca belli kavram ve kategoriler altında incelediğini savunur.

Kendisi bilhassa Yunan ve Doğu Medeniyetleri üzerine önde gelen tarihçilerden biri olup eserlerinde ehliyetli bir bilim adamı tarafından yapılan yüksek kaliteli yorumların ağırlığı hissedilir. Ufkunun genişliği ve anlatım gücü, dünya tarihini 26 medeniyete bölerek, yükseliş ve çöküşlerini "tehlikelerle yüz yüze gelme ve bunlara cevap verme" dönemlerine göre analiz ettiği, en önemli eseri olan, on iki ciltlik A Study of History - Tarih bilinci isimli eserinde de görülmektedir.(Wikipedi)

Yukarıda başlığa isim olarak verdiğimiz "Dünya ve Garb" adlı eser, eserin mütercimi tarafından; "B.B.C.'de 1952 de Prof. Dr. Toynbee tarafından verilen konferanslardan meydana geldiği Önsöz'ünde ifade edilen bu küçük fakat kesif(yani yoğunluklu S:A) eser daha o sıralarda Oxford Üniversitesi Matbaası tarafından neşredilmiştir." (s.7/8)Dediği eserdir.

Toynbee bu kısacık, ama yoğunluklu ifadeleri içeren eserinde, kendisinin de bir mensubu bulunduğu batının coğrafi keşiflerle birlikte, 'çoğunluğu' deniz aşırı olan ülkeleri, toprakları ele geçirme ve sömürme gerekçesiyle işgal girişimini, bu girişim karşısında, kendisine yönelik tavırları 'doğu ve batı ekseninde değerlendirmeye çalışmaktadır.

O ufkunun genişliği ve anlatım gücü, dünya tarihini 26 medeniyete bölerek, yükseliş ve çöküşlerini "tehlikelerle yüz yüze gelme ve bunlara cevap verme" dönemlerine göre analiz eden, geçen asrın ender bir batılı tarihçisi olarak, batının o dönemin batı dünyasının dışında bulunan "Rusya, İslam âlemi, Hindistan ve Uzak Doğu'ya" yönelik olan batının ilgisini, emellerini, işgal girişimlerini, oraları ele geçirme durumunu, onu hem başarısızlığa ve hem de başarıya ulaştıran metodunu; sebep ve sonuç ilişkilerini işlediği bir tarihçidir.

Aslında o, tarihçi olduğu kadar, tarihi kupkuru bir alan meselesi olarak görmeyen, aksine, işe dinamik bir bakış açısı yaklaşımıyla hareket eden birçok çağdaşı tarihçiden farklı bir profil çizmeye çaba sarfetmektedir. Dünya ve Garb adlı risalesi de, yukarıda resmetmeye çalıştığımız profilin bir resmi hükmündedir, sonuçta...

O bu önemli ve tarihçilik açısından pozitif yanlarına rağmen, hatta yer yer kendi mensubu bulunduğu batıyı da eleştirmesine rağmen, son raddede bir batılı olduğundan maada, onun analizlerinde batıyı öven, haklı çıkaran, doğuyu ise, tabiri caizse "yerden yere" vurmayan, ama o iflah olmaz edayla, batı adına analizler yaptığı gözlemlenen "komple" bir tarihçidir de aynı zamanda...

Ki, bu konuda, mütercimin, "Şüphesiz müellifin Dünya ve hususiyle Türk ve İslâm âlemi üzerindeki görüşlerinde ve eserinin bölümlerinde temas edilecek birtakım noktalar bulunabilir."(s.8) tespitinde bulunmaktadır. Ki, bu konuya açıklık getirmek açısından, onun, sivil alanda vuku bulmaktan ziyade askeri planda başlayan ilk Osmanlı batılılaşmasını yeterli bulmayıp aksine başarısız olduğuna yönelik "Asgari dozda garblılaşma politikasının kusurluluğunun ve başarısızlığa uğramaya mahkûm olmasının sebebi "  " ilk askeri ıslahatçıların hakikatleri görmemeleridir." (s.31) tespiti öne çıkmaktadır.

Rusya ve batı bağlamında

Hıristiyan dünyada yer bulmasına rağmen, gerek Avrasya coğrafyasında yer alması ve gerekse de, seküler anlamda bir batılılaşma olgusu ile hemhal olmamış bulunan Rusya'ya yönelik olarak birçok tespitinin yanında, en önemli tespitlerinden birisinin, batının modern dönemde hem düşünsel planda ve hem de üretmeye başlanan düşünsel formlarla birlikte, bu formların açık adresi hükmünde bulunduğu aşikâr olan hayat biçimlerinin karşı taraf açısından kabulü konusunda, bir batılı olan Marks'ın, düşüncelerinin, batıda karşılık bulmasından ziyade, ta Deli Petro döneminden eri ""kerhen de olsa" batılılaşma sevdasına kabul gördüğünden bahsedilebilir.

Kendi geleneksel devlet ve toplum yapısını sürdüren, üretim ilişkisi büyük oranda tarıma dayalı Rusya'nın, kendi inkişafını tamamladıktan sonra, batılı olmayan toplumları 'batılılaştırma' ve sömürgeleştirme çabalarına uyacak bir şekilde, kendisi adına üstünlüğünün işareti sayılan 'yeni' silahlarla hareket ettiği gözlemlenen batının bu çabası, önceleri karşı reflekslerle boşa çıkarılmak istenmişse de; hâkimiyet kurmanın maddi görüngüsü sayılan silahlarla birlikte düşünce kalıplarının da alıp baş tacı edildiği ve bu düşünce kalıplarının bir kısmının, yine "son batılılaşma" hamlesi ile birlikte "komünizm" adı altında içselleştirildiği ve uygulama alanına sokulduğu bilinmektedir.

Burada yatan temel espride, hem batıya karşı mukavemet etmek, karşı çıkmak ve hem de onun sunduğu maddi ve düşünsel silahlarla, batıya mağlup olmadan(!) batılılaşma ameliyesi öne çıkmaktadır. "Batıya karşı bir silah olmağa yaramak üzere Garbin bir ideolojisini Garb'a ait bir sınaî inkılâp ile birlikte ödünç almak suretiyle Bolşevikler 1917 de, Rus tarihindeki  yeni büyük bir cereyanı husûle getirmekte idiler."(s.20)

Batının ilk Rusya girişiminde, onun silahının kendisininkinden farklı olması ve haliyle de farklı sonuçlar alması meselesi Deli Petro'yu batılılaşma konusunda ikna etmiş görünürken, Bolşeviklerin, bu imkânı alabildiğine kullanmalarının yanında birde, Rus halkına yönelik olarak söyledikleri; "...Komünizm size Batıya karşı direnme kudreti verecektir." (s.23) ifadeleri maksadı anlatmaya sanırız kâfi gelecektir. Ki,Rusya bağlamında hem batılılaşmak(DeliPetro) ve hem de (Komünist dönem) batıya karşı, batının kendi öznel şartlarında oluşan komünist bir düşünce skalası içerisinde, batıdan yine batıcılık adına karşı çıkmak, intikam almak belirginlik kazanmaktadır, sözün kısacası...

İş bu, Maksadın hâsıl olması buna denirdi herhalde!

 

İslâm Âlemi ve Garb

İslâm dünyasının batı ile ilişkisi, Rum Suresi'nde de vurgulandığı üzere, döneminin süper güçlerinden olan Bizans'ın, kendi toprağı olarak değerlendirdiği kuzey Arabistan'da, yine döneminin bir diğer süper gücü sayılan Sasanilerle vuku bulan ve Kur'an'da da konu olan savaş ve o savaşın sonucu bağlamında başladığını söyleyebiliriz. Ki, burada varolan temel esprinin, Bizans'ın "ehli-kitap" hükmünde olması ile alakalı olduğu gerçeğidir.

Bu savaşta Bizans'ın yenildiği (Ğulubeti'l-Rum=Rum Yenildi!) Müslümanlara hatırlatılmakta ve daha sonraki süreçte ise, onun "ehl-i kitap" olmayan Sasani'ye karşı zafer kazanacağı belirtilir. Ki, burada, Müslümanlara verilen mesaj, tevhid inancına sahip olmanın avantajlı bir şey olduğu anlatılmak istenmektedir. Tevhid inancına sahip Müslümanların, bir müddet sonra her ülkeler fethetmek ve hem de esas olanda odur-ehl-i kitab'a bağlı toplumların aynı inancç manzumesine davet edilmesi söz konusudur.

İşte ilk fetihlerin daha, ilk yıllarda, İran'la birlikte, Anadolu üzerinde yoğunluk kazandığı görülmektedir. Emevilerden, Selçuklulara kadar Anadolu'da fetihlerin olduğu, buraları kendilerine yurt kıldıkları, daha sonra ise Endülüs'le başlayan, Balkanların tamamına yakınının İslam topraklarına katıldığı bilinen bir gerçektir.

Müslümanların batı ile ilk karşılaşması Endülüs'le başlamıştı, Osmanlı ile devam etti; bu süreçte batı Müslümanlardan birçok şey tevarüs etmişti. Ondan önce, batının Kudüs'ü ele geçirme sevdası sebebiyle Haçlı orduları düzenleyip seferler düzenlediği de bilinmektedir.

Her iki toplumda, birbirlerinden etkilenmişler, haliyle yekdiğerini de etkilemişler, çoğu kez iç içe olmuşlar, birlikte yaşamaya başlamışlardı. Ne zaman ki, batı, kendi gelişimini sağlar sağlamaz, bunlarla birlikte coğrafi keşiflerinde etkisiyle, bu gelişmişlik olgusu içerisinde, kendi sanayi devriminin ortaya konmasının akabinde, üretim için gerekli olan ham maddelerin teminini 'olabildiğince' kolayca elde etmek açısından, başta birçok Müslüman toprağı olmak üzere, Afrika'yı ve Asya'yı işgal etmiş; buralarda kendilerine uygun 'sömürge' yönetimler oluşturmuş ve bunların başına da, çoğu kez, yerli halktan olan, ama ruhu batılaşmış idarecileri yerleştirmişlerdir.

Olaya bu çerçeveden bakıldığında, ta başından beri batı ile ilgili kurduğu dilin, ilahi mesajın paylaşılması, kabul edilmesi ve bir bütünlük içerisinde olmak temelinde iken, batının ise, İslam'a ve Müslümanlara bakışı farklı, karşısına 'ne olursa olsun' teslim olmama, karşı çıkma, değişik bir psikolojiyi yansıtan hakimane bir durumu ve dili yansıtmıştır. Ki, bu dil ve durum, batılılaşma sürecinde ve 'hatta' günümüzde de devam etmektedir. Burada, Batılılaşma hareketlerinin 'batı dışında' hemen her yerde, onun son raddede elde ettiği modern değerleri alma isteğinden ziyade, askeri alanda kendini yenileyememenin neticesinde oluştuğu gözlemlenir. Ki, Toynbee Türk/Osmanlı batılılaşmasını anlaşılması açısından şunları söylüyor; "1789 da tahta çıkan III. Selim'in önayak olduğu askeri reformlar, 1768-74'deki  büyük Rus-Türk harbinde Rusya tarafından Türkiye'nin mağlup edilmesinin tevlid ettiği şok neticesinde başlamıştır." (s.27)

Toynbee, askeri alanda oluşan mağlubiyetlerin sonucu oluşan bu batılılaşma çabasının, daha sonrasına denk düşen Tanzimat dönemi batılılaşmasını ciddi bulmadığının altını çizmektedir.  Toynbee, Osmanlı ordusunun savaş yenilgilerinin akabinde başlayan ve öncelikli olarak askeri alanda başladığı bilinen Türk batılılaşmasından sonraki dönemlerde oluşan ve bize göre yıkıcı yönleri olan Tanzimat dönemi batılılaşma hareketini yeterli görmemektedir. "...tarihin bu ilk safhasında, Türkiye'de, inanmış Garb taraftarları bile, iradî olarak memlekete soktukları yabancı batı medeniyetine karşı yürekten bir sevgi beslemiyorlardı." (s.31) diyerek bir tespitle bulunmakla birlikte, çok açıktır ki memnuniyetsizliğini de dile getirmektedir. Sonuçta o batılılaşma konusundan adresi Mustafa Kemal olarak vermektedir.;Mustafa Kemal Türkiye'ye daime felaket getirmiş olan yarım garblılaşmanın artık kahredici olabileceğini görecek bir basirete sahipti."(s.33)der.

Tonynbee bir yerde de; "...diğer İslâm memleketlerinin, Türk rehberlerinin ışıklandırdıkları bu yolu takip etmeleri şar değildir. "Bu bizim Batı medeniyetimizin Arapça konuşan kavimlerce aynen kopya edilmesi çok acıklı olan bir kötü tarafıdır." (s.35-36) demeyi de ihmal etmemektedir.

Hindistan ve Garb

Batılılaşmanın bir ucunda ise, Rusya ve İslâm âlemi(büyük oranda ise Osmanlı) ile birlikte, Uzak Doğu'yu ve kendine has özellikleriyle başlı başına bir âlem olan Hindistan'ı görmekteyiz. Hindistan'ın batılılaştırılması hususunda öne çıkan tarafı, o güne kadar, genişbir coğrafyada dokuma alanında önemli bir yer işgal etmesi;bu durumun ise, geleneksel üretimin batının başlatmak istediği ve batı sanayisinin bir kulu olmaya aday dokuma/tekstil alanında, kol gücünden ziyade, üretimi daha da arttıracak makineleşmeye evrilmesidir. Hatta, bu konuda, İngilizler'in Hindistan'ı işgalinde, geleneksel üretimin sona erdirilmesi açından kırk bin dokuma ustasının bil elerinin işgalci güçler tarafından kesilmesi hadisesinin bizzat Karl Marks tarafından hararetle desteklendiği görülür. Marksistlerin buna mutlaka bir izahları vardır!

Toynbee, Hindistan'ın batılılaştırılması mevzuunda şöyle bir tespitle bulunmaktadır; "Hindistan'ın garb tecrübesi Çin veya Türkiye'ninkinden daha fazla, Rusya ve Japonya'nınkinden pek daha zillet verici olmuştur. Fakat bilhassa bu sebep dolayısıyla da çok yakın bir münasebet kurulmuştur. Hindliler ve Garblılar arasındaki şahsi temaslar daha çok olmuş ve biz Garblıların cevheri ihtimal Hind'in ruhuna daha derin bir şekilde nüfuz etmiştir.(s.39)

O İngilizlerin Hindistan'ı işgal girişimini, kendileri tarafından yararlandıkları ikinci Moğol mirası olarak not düşmektedir; "Hindistan'a yabancı fatihler tarafından zorla kabul ettirilmiş bulunan bir imparatorluk sisteminde itiyadın zorlanması suretiyle Hind kalp ve kafalarının razı edilmesi hali, Moğolların Britanyalı muakkiplerinin faydalandıkları ikinci Moğol mirasıdır." (s.40)

Toynbee, kendisi de bir İngiliz olduğundan maada, İngiliz sömürge yönetimini Hindistan özelinde "barışçı Britanya idaresi" olarak da tanımlamaktadır.

Gelelim Uzak Doğu'ya...

Uzak Doğu'yu başta İslam dünyası ve Rusya ile birlikte Hindistan'la bir kıyaslama yapma gereği duyan Toynbee; "Hindu tarzı, İslâm âlemi, Rusya ve Batının müşterek mirası olan Grek ve Yahudi asıllı maddelerden bir ufak habbeden daha fazlasına malik değildir." Der ve ekler; "Uzak Şark ise Garbla, Hindu âleminin kendi kültürel zemininde sahip olduğundan daha az müşterek noktalara sahiptir."(s.53) Ki, bu bize bazı ipuçlarını da vermektedir.

Bu kıyaslama doğru bir kıyaslama olmakla birlikte, bunun temelinde yatan şeylerden birisinin, onun üzerinde basa basa durduğu; Hıristiyanlık ile İslam'ın birer Yahudi dini olduğu ile alakalı olma iddiasından ileri gelmektedir, görebildiğimiz kadarıyla...

Yine onun düşüncesine göre, İslam âlemi, elde ettiği başarılarını bu medeniyete, yani Yunan Roma medeniyetine borçludur. İslam, hem bir din ve medeniyet olarak batıdan birçok şey almıştır. Bu Hindistan içinde geçerlidir, ama Uzak Doğu bu konuda aynı imkâna sahip olamamıştır, ona göre...

Batılılar Uzak Doğu'ya ilk girdiklerinde, erek Japonya, Kore ve gerekse de Çin halkının msütevlilere karşı inzivaya çekilmiş bir şekilde krallıklar ihdas ettikleri; daha sonra ise, bu ülke halklarının, batılların üç asır sonraki ikinci gelişlerinde, onların hayat tarzlarını benimsemede, daha hazır oldukları belirtilir.(s.56)

Bu durum, Uzak Doğu halklarının, batılılar tarafından fiili işgallerine, onların zorbalıklarına rağmen, batıya karşı duran ve temelinde onları tarih sahnesinde var kılan dinleri ve asırların birikimi olan derinlikli kültürleri ve onların hülasası olan medeniyetlerinin sağlamlığı karşısında, ciddi formlara sahip olamadıklarıyla alakalı bir durum olduğunu söyleyebilirdik. Ki, batının felsefesine koşut olarak doğunun(İslâm) hikmeti benzeri formların Uzak Doğu'da olmayışı, sömürüye hazır hale, çarçabuk ve kendiliğinden gelmesini gerektirmiş olabilirdi!

Toynbee, bu eserinin son kısmında mücadelelerin kendine has, bir psikolojisinin altını çizerek birbirleriyle mücadele içerisinde olan tarafların, yapmış oldukları bir psikolojisinden bahsetmekte ve son mevzu olarak dünya üzerinden Yunanlıklarla birlikte Romalılar mevzuunda şunları söylemektedir; sonuçta; "Yunanlılar ve Romalılar Dünya'yı silah kuvveti ile fethettikten sonra Dünya, bu fatihlerini hükümrânlar ve tâbiler veya Yunanlılar,Şarklılar ve barbarlar arasında tefrik yapmaksızın bütün insanların ruhlarına hitap eden yeni dinlerine döndürmekle onları esir almış oldu." (s.93)

Toynbee 20. yüzyılın önemli tarihçilerinden olmakla, doğru düşünmeye çalışmakla, doğru tespitleri sıralamakla birlikte, aynı zamanda, bir batılı olduğundan maada, yer yer batılı refleksler de göstermektedir. Bununda bilinmesi gerekir, diye düşünelim...

Dünya ve Garb, Arnold J. Toynbee, Çeviren Emin Bilgiç, yayına hazırlayan Eyüp Kalemli 1.Bs. İST. 1956, 2. Bs. İST 2014 Yeni Zamanlar Yayıncılık, s.96

Sait Alioğlu - 24.10.2014

,

2088

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin