Türkiye Sen Kimsin? - Gündüz Vassaf
![]() Talha Dereci | Tarih | Okunma: 330 | 12.09.11
Pazar günleri NTV’de yayınlanan Gerçek Orada Bir Yerde programını izleyenler bilir, Türkiye’nin üç entelektüel insanı her hafta çeşitli konularda konuşur ekran başındaki izleyicilerine hayli keyifli ve verimli saatler geçirmesini sağlarlar. Bu isimler; Murat Belge, Şerif Mardin ve Gündüz Vassaf.
Tanıtacağım kitap Gündüz Vassaf’ın İletişim Yayınları’ndan çıkartmış olduğu “Türkiye Sen Kimsin?” adlı kitabı. Elbette hemen zihinlerde beliren ilk şey “Nereden çıktı bu meydan okuma?” sorusudur. Yazar bunu tahmin etmiş olacak ki önsöz kısmında ilk olarak bu konuya bir açıklık getiriyor; “Başlık aldatmasın. Bu Türkiye’ye meydan okuma kitabı değil. Değişime en dirençli önyargılarımızdan biri memleketimizle ilgili” diyerek başlıyor kısa bir Türkiye özetine. Kitapta çeşitli konularda birçok deneme bulunuyor. Denemelerin çoğu iki sayfayı geçmiyor. Bu da kitabın hızlı okunmasını ve okuyucunun sıkılmamasını sağlıyor. Vassaf’ın Türkiye’nin yakın tarihi hakkındaki izlenimleri önemli ve dikkate alınmalı. Sebebi dönemi yaşadığı ve daha da eskisini yaşayan çok yakın akrabalarının olması. 1946 doğumlu Vassaf Robert Koleji’nde liseyi bitirdikten sonra 1968’de George Washington Üniversitesi’nde psikoloji eğitimi görüyor. Sonrasında Hacettepe Üniversitesi’nde doktorasını yapıyor. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra öğretim üyeliği yaptığı Boğaziçi Üniversitesi’nden istifa eden Vassaf Mustafa Kemal’in halasının torunudur. Ve dönemin meşhur Tan Gazetesi’nin sahibi Zekeriya Sertel Vassaf’ın dayısı oluyor. Annesi Belkis Halim Vassaf’da dönemin tanınan simalarındandır. Bu gibi tanışıklık ve akrabalık ilişkileri ile dönemin tanığı olmak Türkiye’nin yakın tarihini yazarın izlenimlerinden okumak yerinde bir tespittir. Gündüz Vassaf kitapta birçok konuda yazmış olsa da sıklıkla bahsettiği iki kavram var; YÖK ve kurucusu İhsan Doğramacı ile 80 Darbesi ve Kenan Evren. Konular muhakkak bir şekilde buraya geliyor ister istemez. Haksız da sayılmaz. YÖK’ün kurulmuş olduğu andan bu zamana kadar geçirmiş olduğu evrelerde her daim aynı “misyon”u sergilemesi ve bu misyonun ülkenin eğitim sisteminden “geçirilen” kişilere hayli zarar veriyor olması Vassaf tarafından sıklıkla eleştirilen bir konu haline dönüşüyor. YÖK nezdinde Türk eğitim sisteminin sorunlarına da bir şekilde değinen yazarın eğitim hakkındaki şu tespitleri kayda değer; “Sanki birisi ΄Çocuklarımıza totaliterizme tabi olmayı nasıl öğretebiliriz?΄ diye sormuş, cevap olarak da okullarımızı göstermişler.” Yine aynı konudaki şu tespiti de önemli; “Üniversite, ordu gibi, milli menfaatleri korumakla yükümlü bir kurum değildir. Üniversitenin Türkiye’de olduğu gibi YÖK kanalıyla devletle bütünleşmesi, kritik düşünceyi susturarak bilimin gelişmesine ket vurduğu gibi, uzun vadede toplum ve devletin de aleyhine olduğunun vahim örnekleri tarihte çok görüldü.” Vassaf’ın ırkçılık ile ilgili bir tespiti var ki fazlasıyla dikkate değer bir tespit. Türkler ırkçı mıdır sorusunun yanıtını arayan yazar sonunda şu kanıya varıyor; “Irkçılıkla yabancı düşmanlığını sosyal bilimlerde birbirinden ayırt etmek çok zor. Bence Türkiye’de yaşananlar, ırkçılık değil bildiğim başka ülkelerde bu şiddette hiç rastlamadığım yabancı düşmanlığının bir ifadesi. Irkçılık; son kertede başkalarını aşağılamak, onları hor görmekle ilgili. Irkçılığın nezdinde, öteki aptaldır, çirkindir, uygar değil ilkeldir. Türkiye’deki durum ise başkalarını aşağılamaktan çok kendimizi üstün görmek söz konusu”. 1990’lara kadar bu kanının pek de geçerli olmadığını söylemek ile birlikte toplumumuzdaki her şeyin altında yabancı bir ülkenin parmağı olduğunu dile getirmek, “dış güçlerin oyunu” bu deyip sorgulamadan kabullenmek durumları bu kanıyı doğrular nitelikte. Din konusunda yazar birtakım çevrelerce eleştirilebilecek noktalara temas etmiş. Mesela dikkat çekmek istediği bir konu; dinlerin dokunulmazı ile ilgili. Herhangi bir dine ait olmamız seçim değil tesadüf sonucu olmasına rağmen dinimize aitliğimizi sorgulamadığımızdan ve sorgulatmadığımızdan dert yanıyor. Bu durumu bir örnek ile anlatmaya çalışıyor. Örneğe göre; Vatikan, Katoliklerin prezervatif kullanılarak cinsel ilişkiye girmesini yasakladığından dolayı, korunmaksızın ilişkide bulunan yüz binlerce insanın AIDS’e bulaştığı ve öldüğünü dile getiriyor. Hiç kimse de çıkıp Vatikan’ın bu uygulamasına itiraz edemiyormuş. Sözlerini ise şu satırlarla sonlandırıyor; “Aidiyetliklerinden kaynaklanan katılıkla dinlerin dokunulmazlığına sığınanlar, kendilerini inançlarının altında ezilmeye mahkum bırakıyor. Dinlerin dokunulmazlıklarında şahlanışını eleştirmeyen, engellemeyen müritlerin dinlerine en büyük tehditse kendileri. İnsan kıymet verdiğini eleştirir.” Ben eleştirmekten öte uygulamaların iyi yorumlanmasından yanayım. Hristiyanlıkta durum farklı olabilir. Nitekim İncil defalarca kez birtakım kimseler tarafından çeşitli amaçlarla değiştirilmiştir. Hatta varlığının sebebi dışında siyasi anlamda bir güç olarak da kullanılıp halkın kandırılmasında da etkin rol oynamıştır. Fakat Kuran diğer kitapların ve peygamberlerinde referans gösterdiği ve günümüze kadar değiştirilmeden gelen bir kitap olduğu için var olan uygulamaların eleştirilmesi bir yana yorumlanmasının dikkatli yapılması gerektiği kanısındayım. Yazarın sitem ettiği diğer bir durum; AB üyesi Türkiye için kullanılan “İslam Demokrasisi” kavramı ve Türkiye’nin başına “İslam” ve “Müslüman” kavramlarının Batı tarafından bilinçli olarak yerleştirilmeye çalışılması. Yanlış anlaşılmasın ülkenin İslam dinini benimsemiş olmasından yakınmıyor. Batının Türkiye’yi bu şekilde tanımlamasına itiraz ediyor. Şu örnekle anlatmak istediği şeyi pekiştiriyor; “İbret verici bir ilgisizlikle kimse sormuyor neden Japonya’dan Budist demokrasisi, Hindistan’dan Hindu demokrasisi, Kanada’dan Hristiyan demokrasisi, İsrail’den Yahudi demokrasisi diye söz edilmediğini... Türkiye’ye İslam markası takıldı. Türkiye kendisine İslam markasını taktırdı. Dünyanın egemen güçleri çıkarlarını AB’nin içinde ya da dışında olsun, İslam demokrasisi olan bir Türkiye’de görüyor…” Fazlasıyla eleştiriye açık bir cümlesi ise şu; “İslam adına kimi kadınların sanki peygamberin buyruğuymuş gibi sahiplendikleri türbansa, 1920’lerde Hollywood’lu film yıldızlarıyla Parisli şuh kadınların modası.” (s.205) Bu konuda birkaç kelam etmek gerekir. Birincisi “türban” denilen şey başörtüsüdür ki türban kavramını ortaya çıkaranlar, bu başörtüsünü siyasi simge gibi gösterip üzerinden politika üretenlerindir. İkincisi başörtüsünü ya da yazarın deyimiyle türbanı peygamberin buyruğuymuş gibi sahiplenmek kavramı kabul edilemez bir durum. Şüphesiz ki genel anlamda örtünmek (buna başını örtmek de dahil) Allah’ın emridir. Bunu da peygamberi aracılığıyla ayetler indirerek yapmıştır. Bakınız Nur Suresi 31. Ayet bu konuda ne diyor; “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut Müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!” Hakeza Ahzab Suresi 59. Ayet de bu konuyla ilgilidir. Şimdi bunları görmezden gelip “türban sanki peygamberin buyruğuymuş gibi sahiplenmek” diye niteleyip, aslında “türban”ın da kökünün İslam ile ilgili olmadığını anlatmaya çalışıp olayı Parisli kadınların modasına bağlamak böylesi entelektüel bir kişiliğe hiç yakışmamış doğrusu. Bir anekdot dikkatimi çekti kitapta. Ne kadar doğrudur bilmem lakin gerçekse dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır. Rahmetli Necmettin Erbakan siyaset atıldığı ilk zamanlarda Ankara Atatürk Bulvarı’nda, üstü açık Amerikan arabasında seçim propagandası yaparmış. Elinde ise mukavvadan yapılmış, folyoya sarılmış bir anahtar varmış. O anahtar cennetin anahtarıymış… Ortaçağ Avrupa’sında kilisenin yapmış olduğu bir hareketi Erbakan da yapmış olmasın?! Orhan pamuk Gündüz Vassaf için “düş gücünün avukatı, düz yazımızın en özgür ruhlu kalemi…” demiş. Düz yazı alanında kayda değer bir kitap ortaya çıkmış şüphesiz. En önemli yanı ise yazarın gözünden olaylara baktığımızda aslında çoğu konuda “taraf”lı bakmış ve objektif davranamamış olduğumuz. Son olarak birkaç derkenar notu; Dinler, bireylerin inançlarının ifadesi olmaktan çıkıp rejimlerin kimliğine büründükçe, kendinden menkul sözcülerinin iddia ettikleri gibi ahlaka değil totalitarizme araç olurlar. Totaliter sistemlerde birey güçsüz olunca, haksızlığa karşı gelemeyip durumunu değiştirmeyince “tanıdık”ların önemi artıyor. ABD’de kısa zamanda zengin olmak isteyenlerin yapabilecekleri en karlı işlerden biri hapishaneler yatırım yapmak. Büyük bir hapishanenin çöp ihalesini almak bile bol kazanç sağlıyor. Devlet sırrı düşmandan çok vatandaştan korkulduğu için gizlidir. Türkiye Sen Kimsin? Gündüz Vassaf İletişim Yayınları 18 Temmuz 2011
Talha Dereci İsmine Kayıtlı 5 Yazı Bulunmakdadır.
Talha Dereci İsmine Kayıtlı 5 Yazı Bulunmakdadır.
• Hedef Türkiye - Oktay Sinanoğlu |










