Uğur Cumaoğlu yazdı: Türkiye nin Toplumsal Muhayyilesi

Uğur Cumaoğlu yazdı: Türkiye nin Toplumsal Muhayyilesi

Uğur Cumaoğlu yazdı: Türkiye nin Toplumsal Muhayyilesi

14.12.2018 - Uğur Cumaoğlu
Uğur Cumaoğlu yazdı: Türkiye nin Toplumsal Muhayyilesi

İbrahim Kalın’ın Küre Yayınları arasından neşredilen “Akıl ve Erdem” isimli kitabı “Türkiye yirmi birinci yüzyılda kendisine nasıl bir varlık alanı inşa edecek?” sorusuyla açılıyor. Kitabın arayışları ve meseleleri düşünüldüğünde Türk okuyucusunun daha önce karşısına çıkan kimi kitaplar akla geliyor. Kitap, Türk modernleşmesiyle hesaplaşması bakımından D. Mehmet Doğan’ın “Cumhuriyet Tarihine Giriş” ve Fikret Başkaya’nın “Paradigmanın İflası”yla birlikte okunabilir. Öte yandan “Türkiye’nin Ruhu”nu arayan Peyami Safa, Kemal Tahir ve Oğuz Atay gibi yazarların çabalarını da hatırlamak ufuk açıcı olacaktır. “Düzenin Yabancılaşması”nı tahlil eden İdris Küçükömer’i ve “Türkiye’nin Düzeni”ni yazan Doğan Avcıoğlu’nu da İbrahim Kalın’ın “Türkiye’nin Toplumsal Muhayyilesi”nin köklerini ortaya çıkarma gayretini okurken hatırlayabiliriz.

Tarihten psikolojiye, sosyolojiden iktisada Türkiye’yi anlama ve Türkiye’nin yürüyebileceği yolu işaret etme gayretindeki birçok eserden farklı olarak İbrahim Kalın, “Akıl ve Erdem” kitabında hikmet denizinden ve felsefe disiplininden istifade ederek benzer bir gayreti ortaya koymuş. İbrahim Kalın’ın çalışmasında ayırt edici ve özel olan husus, bir fikirler manzumesi ya da düzen teklif etmekle sınırlı kalmamasıdır. Yukarıda ismini andığımız eserlerin pek çoğu geçtiğimiz yüzyılın katı, yüksek perdeden seslenen ve soğuk ideolojiler çağının hastalıklarından izler taşıyordu. “Türkiye’nin düzeni” ya da “Türkiye’nin Ruhu” değil de “Türkiye’nin Muhayyilesi”nden söz eden İbrahim Kalın, artık iflas eden modern dünyanın hastalıklarına kapılmadan 21. Yüzyıl Türkiye’si için tefekkür etmiş. Yazar muhayyile kavramını, modern dünyadaki fantezi ya da kurgudan ayırıp “varlık ve bilgi mertebesi olarak muhayyile, akletmekle hissetmek, düşünmekle eylemek arasındaki irtibatı sağlar” diye tanımlıyor. Bu kavram nedeniyle “Türkiye’nin Toplumsal Muhayyilesi” eserin temel tartışmalarını şekillendirdiği lokomotif bir terkiptir.

Eserin temel sorularından biri ‘’Nasıl bir var-olma biçimi?’’ sorusudur. Felsefeden bilime, siyasetten sanata, eğitimden ekonomiye, kültürden dış siyasete kadar hayatımızın temel alanlarının şekillenmesinde merkezî öneme sahip bir sorgulama biçimidir bu. Sorgulama sayesinde Türkiye’nin çarpık modernleşmesiyle yüzleşerek, Türk modernleşmesinin başarılarını ve hezimetlerini tanıklar aracılığıyla gösteriyor. Kitabın ilk iki bölümünde Türkiye’nin var-olma problemine ve bu mücadelesinde modernitenin ve aydınlanmanın Türkiye tecrübesinde denk geldiği yer tespit edilmeye çalışılıyor. “Muhasebe” ve “İnşa” kavramlarına yaslanılarak kendi benliğiyle barışık, dünyaya yabancı olmayan, ben-tasavvurunu inşa edebilmiş ve ortaya koyabilmiş, dünyayı tanıyan bir düşünme biçiminin sonuçları tartışılmıştır.

Eserin ışık tuttuğu önemli kavramlardan birisi de medeniyettir. “Bir dünya görüşünün zaman ve mekân boyutunda tezahür etmesi ve yeni bir boyut kazanması” olarak tarif ediliyor medeniyet. Yazar medenî ve medeniyet kavramlarını birbirinden ayırıyor. Kalın’a göre Medenîlik, barbarlığın karşıtı olarak insanî-hukukî-ahlakî tutum ve davranışları ifade ediyor. Medeniyet ise bunların sonucunda ortaya çıkan fikrî, fizikî, siyasî, iktisadî düzeni ifade etmektedir. “İlmî ve teknik açıdan üstün olmak medenî olmak mıdır?” sorusuyla yazar meseleyi tefekkür sahasına çekiyor. Yazar, medeniyetlerin kurulmasını da yükselmesini de diğer medeniyetlerin muhtemel tahakkümlerine karşı direnebilmesini de sağlayan temel unsur olarak “ben-idraki” üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Modern dönemde yitirdiğimiz, irfanın yegâne yolu ve yeniden sahip olmamız gereken tefekkür kavramı ise yazarın üzerinde en çok durduğu konu denebilir. Hatta yazarın çabası düşünüldüğünde kitabın lokomotif kavramı muhayyilenin yanına tefekkürü koymak bir gereklilik oluyor. Bir zihin jimnastiğinden çok derinlikli bir eylem olan tefekkürün, hem İslâm hem de Batı düşüncesindeki yeri örneklerle (Mevlânâ, İbn Arabî, Molla Sadra, Parmenides, Heidegger, Derrida) saptanmaya çalışılmış.

“Kültürel Daralma, İrfan ve Açık Ufuk” makalesiyle kültürün tek başına bir varlık olmaktan ziyade daha geniş bir anlam ve özgürlük alanına ait olduğu ifade ediliyor. Aynı yazıda kültür üretebilen bir millet olmanın, bağlı olduğumuz geleneğin bize sunduğu hayat alanını canlı tutmakla mümkün olabileceği dile getiriliyor. Eserde, Türkiye’nin bir kültür stratejisi geliştirebilmesi için iki vehimden kurtulması gerektiği savunuluyor. Birincisi Türkiye’nin kendini “modern dünyanın hasta adamı” olarak görmesi ikincisi, kendini Ortadoğu’nun “üvey çocuğu” olarak görmesi.

Müstakil bir makaleyle Osmanlı’da kurulan ilk medresenin başmüderrisi olan ve Osmanlı düşünce geleneğinin teşekkülünde çok önemli bir yere sahip olan Davut el-Kayserî ele alınıyor. Metafizik öğretileriyle, hem medrese kurumunun ortaya çıkmasında oynadığı önemli rol, hem de temsil ettiği düşünsel sentez itibariyle ortaya koyduğu aklî ve naklî ilimler harmanı ile Osmanlının şekillenmesinde kilit bir rol oynadığı ayrıntılı bir şekilde dile getiriliyor.

Eserin son makalesi “Osmanlı’dan Cumhuriyete Beş Müellif Beş Eser” başlığını taşıyor. Davut el Kayserî ile ele alınan Türk düşünce geleneği bu makaleyle Cumhuriyet devrine kadar getiriliyor. Bu makalede şu eserler ele alınmış: Mîzânü’l-Hak - Kâtip Çelebi, Felatun Bey ve Rakım Efendi - Ahmet Mithat Efendi, Renan Müdafaanamesi - Namık Kemal, Peyami Safa - Türk İnkılâbına Bakışlar, A’mâk-ı Hayal - Filibeli Ahmet Hilmi

Akıl ve Erdem

İbrahim Kalın

Küre Yayınları

416 Sayfa

Bu yazı daha önce Mostar Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Uğur Cumaoğlu - 14.12.2018

,

1110

Uğur Cumaoğlu Hakkında

Uğur Cumaoğlu
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin