Üsküp Kokan Şiirler

Üsküp Kokan Şiirler

Üsküp Kokan Şiirler

17.04.2020 - Necla Dursun
Üsküp Kokan Şiirler

Yazmak bu günü geleceğe taşımaktır. Bu gün kaleme alınan bir cümle yarın okuyucuyla buluşacak bir kitabın ilk cümlesi olabilir. Yazının gücü şiirde daha çok hayat buluyor kanımca. Kısa ve net cümlelere birçok duyguyu sığdırmak, anlaşılır olmak ve okuyanın iç dünyasına hitap etmek çok da kolay değil.

Üsküplü Yazar-Şair Leyla Şerif Emin’in “Bir Üsküp Masalı” isimli şiir kitabını okurken, “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” deyişinin üşütmekten çok beni nasıl yaktığını gördüm. Özlem, bekleyiş, kaygı, vefa, nostalji, hüzün, sevinç, çaba, geçmiş, gelecek hepsi bir fırtına oldu ve beni “deryaya kardı.” Tüm bu duygular içinde merkezde şehir vardı, yani Üsküp… Şairin doğup büyüdüğü ve “şehrin büyüsü sardığında etrafımı, kenara sıkıştığımda, onunla savaştığımda, şehirle bir sevda içinde olduğumda, onunla dertleşmek istediğimde şiir koştu imdadıma” [1] dediği, şiirlerine konu ettiği Üsküp... Hayatını sürdürdüğü, ekmeğini yiyip suyunu içtiği şehre borcu olduğunu düşünüyor ve bu kitapla ilk taksitini ödediğini söylüyordu yazdığı önsözde.

Şehrinde yaşadığı sonbahar mevsimini yiyeceklerle özdeşleştirir Üsküplü Leyla Şerif Emin. Ne de olsa yemek, sosyolojik bir meseledir. Bir yerde tarihin ayrı düşürdüklerini birleştiriverir. “Vardar ile sınır koyarız aramıza, kırmızıbiberi közleriz severiz de, acılı olanı varsa hele değmeyin keyfimize, diner belki içimizdeki fırtına banarsak ekmeği şuşkaya*, rabuşlu* der annem hangi dilden gelmiş bilemem, patlıcanın sıfatı vardır bizde “kara” derler ona, tek bir kazana sığardı belki hayallerimiz, bazımız duvarlara dizeriz, sonbaharda ara sokaklara sinen kokuya hasretiz, komşudan kepçe isteriz bazen de soba isteriz, varsa kocaman bir tenceren ona da hayır demeyiz, sakın kavanozları atma kışa yorgun gireriz, ne varsa ayvarda* var gerisine hikâye deriz.”[2]

Aslında 2016 yılında yazdığı “Güle Tutunmak” isimli şiirinin ilk mısralarında bir sırrını ele verir. Öyle çokça çabalamadan, aniden gelerek şiirin kendisini yazdırdığını söylemektedir.

“Ben şiir yazamam denerim yazmayı

Deneme olur sonra hepsi

Akar çünkü bilirim,

Şehrimin ortasına yağmur gibi”[3]

Yazdığı mısralar, yoğun duygular yaşadığı zamanların ürünüdür. 20’li yaşlarından itibaren şiir yazsa da bir şiir kitabı çıkarmayı planlamamıştır. Çünkü şiirin çok başka bir mecra olduğunu, ince bir işçilik gerektirdiğini düşünmektedir.[4]

“Şar dağı gibi birikir içimde dertlerim,

Vardar olup akasım gelir”[5]

Leyla Şerif Emin’in şiirlerinde yer bulan Şar Dağı, hasbihal edilecek bir dert ortağıdır. Dilinde daima var olan Üsküp’ü ikiye ayıran Vardar Nehri ise duyguların çağladığı bir nehir… Bir yanı Kosova bir yanı Makedonya olan asırlık ağaçları ve bitki örtüsü ile yeşilin her tonunu barındıran Şar Dağları, şarkılara, şiirlere, kitaplara, halk hikâyelerine konu olmuştur. Örneğin, meşhur “Vardar Ovası” türküsünde “Mayadağ’dan kalkan kazlar” denilen yerin o coğrafyada bir dağ bulunmaması nedeniyle aslında Şar Dağları olduğu söylenmektedir. Bir diğer örnekte ise; çığ olup esir aldığı üç çobanın serbest kalmak için dağa yalvarışları konu alan halk türküsünde ana karakterdir.

“Raspukala, raspukala Şar Palnina.

Ajde raspukala, raspukala Şar Planina.

Mi pothvati mi pothvati tri ovçara.

Ajde tri ovçara, tri ovçara, tri çobana.”

(Anlamı: Yere eğildi Şar Dağı. Heyelan olup üç çobanı çığ altında bıraktı.)

“Şehirler konuşur mu peki?

Herkesle değil

Kiminle

Yüreğine dokunanlarla sadece, dedi…”[6]

Şehirlerin konuşup konuşmadığını sorgulayan mısralar şairle aynı fikirde olduğum bir konuya atıfta bulunuyor. Ben şehirlerin ruhu olduğuna, konuşabildiklerine, sadece yaşanan yer değil anlam barındıran bir yer olduğuna inanıyorum. Tıpkı üzerinde yaşadığımız yeri kara parçası olarak adlandırmayıp ”vatan” bildiğimiz gibi. Üsküp şair için bazen sırdaş olur, bazen arkadaş, bazen de çocukluğu oluverir. Türk çarşısına olan sevgisi, tarihi kaleden bahsedişi, camilere olan ilgisi, hanların ayakta kalması ve tanınması için verdiği çaba… Şehrin olanca karmaşası içinde “Ben kimim?” diye sorgulamalarıyla hep bir yaraya parmak basar, hiç dile gelmemiş sıkıntılara kelimelerden elbise giydirmenin yanında onları görünür kılar şiirleriyle.

Bana göre “sonbahar şairi” dir Leyla Şerif Emin. Hatta “Eylül şairi” desem abartmış olmam. Kitapta yer alan şiirlerin kaleme alınış zamanları yoğunluklu olarak sonbahara tarihlenmiştir. Eylül ayı birçok şiirinde yer alır. “Hep Eylüldendi bu huzursuzluk”[7] “Biraz Eylül biraz şiirden ver.”[8] “Bilirim Eylüldendir bu duygular.”[9] Geçmiş yıllarda yazdığı bir köşe yazısına “Eylül Sendromu” başlığını veren Leyla Şerif Emin eğitimci kimliğiyle değerlendirme yaparak bu noktaya açıklık getirmektedir: ”Eylül okul demek, kim ne derse desin çocukluğumuzdan beri bu hep böyle. Eyvah panikledik değil mi? Kuzey Makedonya ve birçok Balkan ülkesinde eğitim yılı hep 1 Eylül’de başlar.”[10](10)

Vatan sevgisi Üsküp sevgisi ile özdeşleşmektedir O’nun kaleminde. İlk şiir kitabına adını veren Üsküp, bir sevdadır O’nun için. Her sayfasında “şehir” diyerek Üsküp’ü anlatan şair kitabını “Üsküpçe Bir Şiir Bu” isimli şiiriyle noktalayarak “Üsküpçe” seslenmektedir okura:

“Bakmayasın kusuruma ben manzume derim ona

Vardir bir muçkasi* loçkasında*

Üle demişidi doktoruna

Gel de yakma şimdi telleri

Sarmiş pusto* düşman dört tarafimi”[11]

Gönlünün sığınağı Üsküp’ü çok sever Leyla Şerif Emin. Köprü kurar şehirle arasında. Türkoloji bölümünde öğrenci olduğu yıllarda arkadaşlarıyla el ele vererek “Köprü” dergisini çıkartmaya başlaması en büyük köprüsüdür. Ha bir de gömleğin iki yakasını birleştiren bir ilik gibi Vardar’ın iki yakasını birleştiren Taşköprü… Fatih Sultan Mehmet Köprüsü olarak bilinen bu köprü şehrin sembol yapılarındandır. Birkaç yıl önce şehre dikilen devasa heykellerle ihtişamına gölge düşse de (bir anlamda) şair için metafor niteliğindendir. “Bizi birbirimize bağlasın diye “Köprü” dedik. Hem geçmişi hem de bu günü geleceğe bağlasın, sımsıkı tutunsun diye. Yazdığımız denemeler. Şiirler o kadar yakındı ki birbirine, milli ve manevi değerlerimiz hep ön plandaydı. Çünkü eskiye nazaran bu gibi konularda yazmak biraz daha kolaydı. Artık komünist rejim yoktu, demokrasi vardı. Bizler bu gibi konularda yazmaya ne kadar açmışız meğer onu anlamıştık. En basiti Yahya Kemal Beyatlı’nın “Kaybolan Şehir” şiirini yayınlayabilmek bile mutluluk vericiydi. Eskiden bu şiiri her yerde okuyamazdınız. “Üsküp ki Yıldırım Beyazıt Han diyarıdır…” demek öyle kolay değildi. İlk yazdığım deneme de “Kaybolmayan Şehir” başlığı altında oldu. Çünkü kaybolmamalıydı, farkındaydık.”[12](12) diyerek Köprü’nün ne anlam ifade ettiğini tarif etmektedir. Yine aynı yazıda “Üsküp deyince bir şehri kastetmiyorum.” demekte ve kendi dünyasındaki çok veçheli Üsküp’üne vurgu yapmaktadır.

Her ne kadar mütevazı bir tutumla şiirlerini değerlendirse de, O Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından tertip edilen “Türkçenin Uluslararası Şiir Şölen” nde Makedonya’yı temsil etmiştir. 2019 yılının sonlarına doğru düzenlenen şölende Azerbaycan, Gürcistan, İran, Irak, Avusturya, Almanya, Belçika, Hollanda, Bosna Hersek, Başkurdistan, Tataristan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Kosova, Gagavuz Yeri, Bulgaristan, Romanya, Kırım, Kuzey Kıbrıs, Uygur Bölgesi, Yunanistan gibi farklı ülkelerden gelenlerin durağı Edirne’dir ve şölen Mimar Sinan’a adanmıştır. Bu buluşmanın ne kadar önemli olduğunu anlatırken Vardar gibi coşku doludur. “Şiir bizi orada birleştirdi, kocaman bir aile olduk. Birbirimizi tanımıyorken tanıştık, konuşulan lehçelerin güzelliğinde kaybolduk. Ardından yine sınırları geçtik. Gümülcine’ye gittik, oradaki gençlerin çalışmasını gördük… Bir şiir ne yapar demeyin, yeri gelir hepimizi birleştirir. Kalemin gücü hiçbir zaman tükenmez.”[13]

“Biz yüz yıl önce vatansız kaldık, bayraklarımızı yüreğimize gömdük. Kalelerimiz evimiz oldu….Emanet bıraktıklarınız için buradayız bizler, yetim kalmasın bütün bu minareler diye buradayız biz. Sanki bir anne giderken bizi tembihlemiş gibi “sakın bu evi terk etme” demiş gibi, kapıyı hiçbir yabancıya açmadık.”[14] Bu duygularla yazdığı şiirlerinde yarım kalmış hikâyeler var, belki de bu yüzden okurken hüzün kaplıyor insanın kalbini. Bir özlem uyanıyor eskiye dair. Kaybettiklerini bir bir sayarken şehirle kıyasıya bir mücadeleye sevk ediyor O’nu. Bir nevi hem severim hem döverim örneği. Kıyamaz bir yandan ama bir yandan da çekişir, kendince şehriyle. Üsküp’ü merak edip görmek istiyorsunuz, şiirleri okuyunca. Pes etmeyen bir direnç var yazdıklarında. Kimliğine sahip çıkarken gösterdiği dirayet ve direnç açıkça görülebiliyor. Bu direnç sahip olduklarının mazide kalan bir hatıra olmamasına çabalamaya dönüşüyor bir yerde. Yani bir masal gibi anlatılmasın istiyor, sahip olunanlar yaşansın yaşatılsın istiyor. Bu sebeptendir ki Üsküp’ü bir masal şehri olarak kitabının adı yapıvermiştir.

Yahya Kemal Beyatlı, eserlerini elinden düşürmediği değerlisidir Leyla Şerif Emin’in. Ne de olsa Beyatlı gurur duyduğu hemşerisidir. Ondan çokça ve övgüyle bahseder, anar, yâd eder… Arka planında hep bir tarih barındıran Beyatlı, eserlerinde vatanı anne ile eşleştirmektedir. Tam bu noktada Beyatlı’yla benzer olduğunu düşündüm Leyla Şerif Emin’in. Emin için Üsküp sevgisi de vatan ile eşleşmekte bana göre. “Türkçenin çekilmediği yerler vatandır.” diyen İstanbul aşığı Yahya Kemal Beyatlı gibi Leyla Şerif Emin de bu uğurda yoğun çaba sarf etmiştir. Bu nokta şiirlerinde açıkça görülebilmektedir.

“Balkan harbi sonrası yaşanan göçleri ve büyük nüfus hareketlerini takip eden yaklaşık 30 yıllık bir sürede kendine yeni bir yol bulmaya/çizmeye gayret eden Makedonya’da kalan Türk azınlığı bugüne getiren en büyük değer kuşkusuz ana dili Türkçe olmuştur.”[15] Dil, din ve milliyet gibi bir toplumun varoluş ögeleri savaş ve üzüntülerle bezenmiş zaman akışında ihmale uğramış, zedelenmiş hatta kısmi olarak yok olmuştur. Büyük acıların yaşandığı bu coğrafyada “evald-ı fatihan” olarak anılan hatta benim çok da kullanmayı tercih etmediğim çünkü kalbimi sızlatan “misafirlikte unutulan çocuklar” dandır Leyla Şerif Emin. “Asi at yelesine tutunan neslin”[16] çocukları var oldukça umut hep var demektir.

Ve benim en sevdiğim duygu: “umut” …

Necla DURSUN

Nisan 2020

İstanbul

*şuşka: Kurutularak da tüketilen bir biber türü

*rabuşa: Oldukça acı ve yüzeyi tırtıklı bir biber türü

*ayvar: Közlenmiş kırmızıbiber ve patlıcanla yapılan bir tür sos

*muçka: Yüz, surat

*loçka: Canım benim

*pusto: Lanet

Kitap:

Bir Üsküp Masalı

Leyla Şerif Emin

Divan Yayıncılık

Kaynakça.

[1] s.13

[2] s.31

[3] s.28

[4] s.13

[5] s.28

[6] S.44

[7] S.61

[8] S.62

[9] S.67

[10] http://www.gercekhayat.com.tr/yazarlar/eylul-sendromu/

[11] S.100

[12] http://www.gercekhayat.com.tr/yazarlar/uskupten-gercek-hayata/

[13] http://www.gercekhayat.com.tr/yazarlar/siir-deyip-gecmeyin/

[14] http://www.tarihistan.org/biz-turklugumuzu-unutmadik-siz-de-unutmayin-yazan-leyla-serif-emin/15459/

[15] Özcan, Recai, Başka Tepeden Üsküp, Kurgan Edebiyat, 2015, s.5

[16] S.104

Necla Dursun - 17.04.2020

,

3851

Necla Dursun Hakkında

Necla Dursun

1976 Sakarya doğumludur. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yerel Yönetimler Anabilim Dalı Küresel Şehirler ve İstanbul Araştırmaları Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans’ını “Kuzguncuk Semt Tarihini İnsandan Okumak; Bir Seçki ile Şahsiyetler” konulu yüksek lisans tezini yazarak tamamlamıştır. İstanbul’da yaşamaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin