Var Olmak Yasaktır

Var Olmak Yasaktır

Var Olmak Yasaktır

11.07.2016 - Serkan Parlak
Var Olmak Yasaktır

Milenyumla birlikte orta sınıf yaşam biçimi, özellikle tüketim ilişkileri medya aracılığıyla daha görünür oldu. Bu olgu ister istemez edebiyatın günümüzdeki lokomotifi romana da yansıdı. Kurmacanın gereklilikleri doğrultusunda insan ilişkilerinin giriftliği çözümlenmeye çalışıldı, çalışılıyor. Müjde Alganer’in ikinci romanı “ Var OlmaYasaktır”da; çoğunluğu orta sınıfa dâhil edilebilecek kahramanların evlilikte, çalışma hayatında belli bir süre geçtikten sonra ortaya çıkan amaçsızlık, yalnızlık ve boşluk duyguları temaları oluşturuyor. Romanın başkişilerinin daha ilk bölümden de rahatlıkla fark edebileceğimiz gibi Aylin ve İpek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Aylin emlakçi, kendini deyim yerindeyse yoktan var etmiş, bulunduğu konuma tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş bir kadın. Kızı ergenlere has klişe sorunlarla- sosyal medya bağımlılığı, madde kullanan arkadaş çevresi- canını sıkıyor. Kocası Kenan iyi bir bankada üst düzey yönetici. Ancak evlilikte on yılı devirdikten sonra ilk günlerin heyecanı gitmiş. İkisi de çözümü yeni ilişkilere yelken açmakta buluyor. Çiftlerin karşılaşmaları tesadüfi gibi görünse de aslında buna duygusal ve zihinsel olarak çoktan hazırlar. Kenan bankadan iş arkadaşı Nilüfer; Aylin ise kendisine ev bulmada yardımcı olduğu fotoğrafçı Nuroj’la yakınlaşıyor. Kenan, Aylin’in düzenli ve kontrollü kişiliğinin yarattığı daralmışlığı Nilüfer’in rahatlığı ile; Aylin ise Kenan’ın geleneksel erkek defolarını Nuroj’un sanatçı ruhuyla bütünleşerek aşmaya çalışıyor. Benzer sıkıntıları farklı kişiliklerle bir araya gelerek azaltma yaklaşımı, romanın öteki baş kahramanı dergi yöneticisi İpek’le eşi gurme Selçuk’un ilişkisinde de geçerli. Selçuk’un mükemmeliyetçiliğini Fransız şarap üreticisi Johan’la pekiştirir ve farklı deneyimlere girişirken, İpek ise özel okulda çalışan ve çocuklar için kurdukları dernekte gönüllülük yapan edebiyat öğretmeni Ümit’in yozlaşmamış yardım sever kişiliğiyle hayatın anlamını sorgulamaya çalışıyor. Ayrıca kadın kahramanlarımızın yakın arkadaşları güzellik uzmanı Svetlana, onun yardımcısı masajcı Temoçin; Selçuk’a ve Johan’a şantaj planları bir türlü tutmayan Ferit’te ucundan kıyısından hikâyeye dâhil oluyorlar. Bu kısa özetten hareketle zihnimizde oluşmaya başlayan güçlü, üreten, kendini var etmeye çalışan iyi kadınlar romanın merkezinde; onların çelişkilerini ortaya çıkarmaya yarayan kötü erkekler ise yan kişiler konumunda gibi tersine çevrilmiş klişe ikiliklerin tuzağına düşmüyor neyse ki yazarımız.

Romanın teknik sorunlarına bakacak olursak, odak bir olay üzerinden kurgulanan çatışma bir türlü berraklaşmıyor; her ne kadar ilk romanlara özgü bir sorun olarak görünse de kişilerin bazılarını atmaya kıyamamak, gereksiz bölümleri ayıklamamak bu sorunun temel nedenini oluşturuyor. Üçüncü tekil kişi (gözlemci) ve her şeyi bilen anlatıcı aracılığıyla roman kişileri arasındaki ilişkileri aktarma yolu seçilmeseydi keşke. Ne var bunda diyebilirsiniz doğal olarak, bu yazarın tercihidir, mutlaka üzerine düşünmüş ve karar vermiştir. Ancak zaten her bölüm bir kişi adıyla başladığından girişte ve yeri geldiğinde hemen hemen bütün kişiler okuyucuyla konuşur bir havada kendilerini tanıtıyor, itiraflar ediyorlar. Bu bölümler birinci tekil kişi anlatıcı (kahraman) aracılığıyla kurgulansaydı hem okuyucu roman kişileriyle daha rahat özdeşleşebilecek- her ne kadar modası geçmiş bir estetik teorisi olsa da- hem de kişilerin hayatlarıyla ilgili çelişkiler derinleşerek daha bir gün yüzüne çıkabilecekti. Kişiler anlatılan değil, davranışları gösterildiği için canlanan karakterlere dönüşeceklerdi. Ha bu durumda metin daha hacimli olabilirdi ama ne gam günümüz orta sınıf kadın-erkek ilişkilerine yakından bakmak çok keyifli. Yazar acele etmiş açıkçası. Dikkatli okur, kendisine çelişkileri derinleştirebileceği iki kahraman seçebilir ve yazardan bu kişilerin yeni bir hikâyesini yazmasını pekâlâ dileyebilir.

Orta sınıftan alt sınıfa kolay kolay düşmezsin, üst sınıfa da zıplayamazsın öyle ha deyince. Kendini bir kere içine attın mı olduğun yerde debelenip durursun. Maaşı dolgun iş, nezih sitede ev, son model sıfır araba, popüler beldede yazlık, çocukların havalı özel okulları, banka kredileri falan derken bir bakmışsın hayat geçip gidiyor; ne yapıyorum ben diye çakar yalnız arada sırada. İşte bu aşamada ben aslında yokum, varoluşumu gerçekleştirmem için bir şeyler yapmam lazım diyenler olur. “ Var Olmak Yasaktır” romanının başkahramanları çıkışı yeni birlikteliklerde arıyor. İnişli çıkışlı maceralardan sonra vardığımız yer ise ya ailenin güvenilir limanına dönüş ya da boşanmak. Sonuçta biraz ideolojik düşünürsek fark edeceğiz ki var olan aile yapısı, üretim biçimi ve işbölümü bütün bu rutini ve sıkıntıları bize dayatıyor. Orta sınıfın en temel kaygılarından biri de güvenlik olduğu için bu durumu değiştirmek ancak kişisel devrimlerle - kariyer değiştirmek!- mümkün olabiliyor. Ya da sanat ya da zanaatla uğraşmak gerekiyor romanın bazı kahramanları gibi.

Sanatçı ruhlu insanlar çevresini iyi gözlemler ve bütün bu olup bitenlerdeki ideolojik çerçeveyi problem haline getirir. Müjde Alganer “ Var Olmak Yasaktır”da bunu alçakgönüllü bir biçimde başarıyor. Orta sınıf insan ilişkilerine dair inceliklerle dolu bir roman var elimizde.

Müjde Alganer, Var Olmak Yasaktır, GOA Yayınları, İstanbul.

Serkan Parlak - 11.07.2016

,

1669

Serkan Parlak Hakkında

Serkan Parlak

1975 yılında Bilecik'te doğdu. Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. MEB'de öğretmen olarak çalışıyor. İstanbul'da yaşıyor.

Çeşitli türde yazıları Notos Öykü, Radikal Kitap, Futbol Extra, Edebiyat Otağı ve Kırmızı-Beyaz-Siyah'ta (Samsunspor Kitabı, İletişim Yayınları) yayınlandı.

Derlediği "Başka Semtin Öyküleri" adlı öykü kitabı Bilgi Üniversitesi Gençlik Çalışmaları Birimi tarafından yayınlandı.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin